9 Ağustos 2007 Perşembe

Kendini tanrı sanan "şeytanrı"ların kafası iyice karışık!

Henry A. Kissinger, Brzezinski ve Brent Scowcroft bir tv programına konuk olmuşlar. Kafaları o kadar karışık, o kadar çaresizler ki! Ama yine de onlara acimayin!

http://www.haber10.com/makale/8234/

21 Temmuz 2007 Cumartesi

Bir insî şeytan: Kissinger

Sir Henry Alfred Kissinger



Ünvanları: Knight Commander of St. Michael and St. George
İlk Yılları: 27 Mayıs 1927'de Fürth, Almanya'da doğdu. Louis ve Paula (Stern) Kissinger'ın oğullarıdır. 2. Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere üzerinden ailesiyle ABD'ye göçtü; 1943'te vatandaşlığa kabul edildi.
Askeri hizmeti: 1943-46 arası ABD ordusunda hizmet etti; burada ilk rehberi Fritz Kraemer'la karşılaştı; Kraemer AUS Karşı istihbarat Birliği'ndendi (AUS Counterintelligence Corps - CIC); Kissinger'dan şefkatle "benim küçük Yahudim" diye bahsederdi. Kissinger Ordu Özel Eğitim Programı'na katıldı; bu programla işgal Almanyası'nı yönetecek ekip yetiştirildi. Kraemer, Kissinger için Haberalma Servisi (Intelligence Division) merkezinde bir danışmanlık görevi ayarladı. İşgal Almanyası'ndaki bir köyde kısa bir görevden sonra Kraemer Kissinger'ı Oberammergau'daki Avrupa Karargah Haberalma Okulu'na (European Command Intelligence School) gönderdi. Burası İngiliz Wilton Park "yeniden eğitim" projesinin bir devamı idi; buradan İngilizler bir seri ajan kaydederek işgal Almanyası'nda önemli görevlere getirdiler. O dönem Wilton Park'ın başında Heinz Koeppler vardı; o aynı zamanda İngiliz Dışişleri, Siyasi İstihbarat Dairesi, Psikolojik Savaş Bürosu'nun da (Psychological Warfare Division, Political Intelligence Division, British Foreign Office) başkanıydı.

Ailesi: İlk evliliği Ann Fleischer'la 1949'da, iki çocuğu oldu: Elizabeth ve David; 1964'te boşandı, ikinci evliliği 30 Mart 1974'te Nancy Maginnes'le, Maginnes David Rockefeller'ın eski başkan yardımcısı idi.
Eğitimi: Fritz Kraemer ona "bir centilmen devlet okuluna gitmez" dedikten sonra Kissinger Harvard Üniversitesi'ne girişi kazandı; 1950'de "A.B. summa cum laude" derecesini aldı. 1952'de M.A., 1954'te Ph.D. derecelerini aldı. Tez danışmanı William Yandell Elliott ile Kissinger 300 sayfalık bir çalışma hazırladı: "Tarihin anlamı: Spengler, Toynbee ve Kant Üzerine Denemeler" (The Meaning of History: Reflections on Spengler, Toynbee and Kant).
Öğrenimi sırasında Kissinger bir Londra'daki Tavistock Enstitüsü'nün bir "grup terapi" programına gönderildi; program direktörü H.V. Dicks 2. Dünya Savaşı'nda İngiliz faaliyetleri için "delilik doktrini"ni (madness doctrine) geliştirmişti; o sıra Psikolojik Harp Araştırmaları, Müttefik araştırma Kuvvetleri'nde (Psychological Warfare Studies, Supreme Headquarters of the Allied Expeditionary Forces) başkan olarak çalışıyordu. Anlaşılan Tavistock'un beyin yıkama oturumlarının etkisiyle Kissinger "güvenli irrasyonellik" (credible irrationality) doktrinini benimsedi; bu SSCB'ye karşı taktik nükleer savaş ın temeli olacaktı.

Görevleri: "William Yandell Elliott'un yönetiminde Kissinger Harvard Uluslar arası Semineri'nin (Harvard International Seminar) direktörü oldu (1951 - 69). Kissinger Seminer'in yayın organı "Confluence, An International Forum"un editörlüğünü de yaptı. Bu dergi 1951'de kuruldu, 1958'de kapandı. Harvard Uluslar arası Semineri Wilton Park modelini örnek alıyor ve geleceğin sayısız lider adayları indoktrine ediliyor ve Anglo-amerikan "etki ajanları" olarak kaydediliyordu."Confluence" Elliott tarafından "novus nascitur ordo" ("yeni bir düzen doğdu") sloganıyla kuruldu; bu H.G. Wells'in 1928'deki "Açık Komplosu"na açık bir gönderme idi. Yayın aynı zamanda Smith Richardson ve Ford vakıflarınca da (John McCloy başkanlığında) desteklendi. Danışman heyetinde başka bir Elliott çömezi olan McGeorge Bundy de bulunuyordu. Derginin 1956'daki iki nüshası, Ku Klux Klan'cı ve "Wells'ci demokrat" Başkan Woodrow Wilson'a ayrıldı. Diğer yazarlar arasında İngiliz faşisti Enoch Powell'dan Karl Jaspers'a (faşizmin ideologlarından Friedrich Nietzsche'yi çok propaganda etmiştir) dek herkes vardı. " Elliott'un yardımıyla Kissinger bir seri ulusal güvenlik örgütünde göreve sokuldu; bunlar arasında Operasyon Araştırma Daire (Operation's Research Office) danışmanlığı (1950-61), Psikolojik Strateji Kurul (Psychological Strategy Board) Başkanlık danışmanlığı (1952), Operasyon Eşgüdüm Kurulu (Operations Coordinating Board) danışmanlığı (1955), ve Silah Sistemleri Değerlendirme Grubu (the Weapons Systems Evaluation Group) danışmanlığı (1959-60) vardır. " Kissinger, New York Dış ilişkiler Konseyi (New York Council of Foreign Relations) başkanı John McCloy'un ve CFR (Council of Foreign Relations - Dış ilişkiler Konseyi) üyesi McGeorge Bundy himayesinde CFR'nin Nükleer Silahlar ve Dış Politika Görev Gücü'nde (Nuclear Weapons and Foreign Policy Task Force) görev aldı. " Hükümet Dairesi, Uluslararası İlişkiler Merkezi, Harvard Üniversitesi'nde (Department of Government, Center for International Affairs, Harvard University) üyeydi (1954-69). Sıksık merkez direktörü Robert Bowie ile çekişir ve bölüm profesörlerince "Kissassinger" (İng. "kiss ass": kıç öpmek) olarak nitelenirdi. Aynı zamanda Kissinger Harvard siyaset yardımcı profesörüydü (1959-69); 1962'de profesör oldu ve 1969'a kadar görev aldı. Onun Uluslar arası ilişkiler Merkezi'ndeki görevi Harvard'daki işini garantiye aldı - kimi üst düzey yönetim itirazlarına rağmen. Elliott ve Bundy (o sıra Harvard'da dekan) muhalefeti aşmakta yardımcı oldular. " Özel Araştırmalar Projesi (Special Studies Project), Rockefeller Brothers Fund, Inc.'de direktörlük (1956-58). " Dışişleri Bakanlığı'nda danışmanlık (1956-69)." Kissinger ulusal Güvenlik Kurulu'nda göreve Başkan Ulusal Güvenlik İşleri Yardımcısı McGeorge Bundy'nin danışmanı olarak başladı (1961), ama sonra Başkan John F. Kennedy'nin emriyle işten atıldı, çünkü o yıl Berlin Krizi'nde taktik nükleer silahların kullanılması için ısrar etmişti. " Nixon ve Ford hükümetlerinde Başkan Ulusal Güvenlik Yardımcılığı (1969-75) yaptı. " Dışişleri Bakanı oldu (1973-77)
Kariyeri boyunca William Yandell Elliott'un bir çömezi olarak ve ona sadakatle Kissinger bir İngiliz ajanı olarak çalıştı ve bunu itiraf da etti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın (British Foreign Office) kuruluşunun 200. yıldönümü sebebiyle, Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) - Chatham House'da 10 Mayıs 1982'de yaptığı bir konuşmada bunu itiraf etti. Başkan Franklin Delano Roosevelt'in Sir Winston Churchill'in 2. Dünya Savaşı'nın bitiminde tekrar sömürgeleşme amaçlarına karşı çıkan tutumuna uzun ve temel bir eleştiri yapan Kissinger kabul etti ki, "Beyaz Saray'daki günlerimde İngiliz Foreign Office'i Amerikan State Department'tan daha çık haberdar ettim - ama bu pratiğin, İngiliz olan tüm şeylere zaafıma rağmen- kalıcı olmasını tavsiye etmem." Kissinger sözlerine devamla, İngiliz Foreign Office dokümanlarına dayanan bir politika formüle ettiğini "oysa hala işlemdeki yazı (working paper) ile kabinece onaylı doküman (cabinet approved document) arasındaki farkı tam bilmediğini" de söyledi.
Nixon hükümetindeki görevinin başından itibaren Kissinger İngiliz Foreign Office ve Downing Street No: 10 (İngiliz Başbakanlık Konutu) ile düzensiz temaslarla olsa da Dışişleri Bakanları William P. Rogers ve Malvin Laird'in işlerini baltalamaya koyuldu. Bunların ikisi ve Nixon da döneminin ilk zamanları Vietnam'dan çekilmek istiyorlardı. Dahası Bakan Rogers, Başkan Nixon'un desteğiyle, Ortadoğu sorununa bir çözüm aramış; ,Ortadoğu'nun Batı Avrupa'nın ortaklığıyla kalkındırılması ve sürece Rus yardımının da dahil edilmesini önermişti. Nixon'un yemin töreninden 2 hafta geçmeden "Rogers Planı" Ulusal Güvenlik Kurulu'na bakan yardımcısı Joseph Sisco tarafından sunuldu; Sisco ABD'nin İsrail ile Arap ülkeleri arasında sadece "dürüst" bir tutum takınmasının değil, İsrail'e baskı yaparak 1967'de işgal ettiği topraklardan çıkmasını da sağlaması gerektiğini vurguladı.
İngilizler hemen Kissinger'ı bu planı yoketmek üzere devreye soktular. O bunu başardı, ve dünyayı termonükleer bir savaş ve iktisadi çöküşün eşiğine getirdi. Başkan Nixon'ı ikna ederek, hem Vietnam hem de Ortadoğu'da SSCB'nin Amerikan "iradesini" test ettiğini ve asla bir barış ortağı olamayacağını söyledi. "Rogers Planı"nın çöküşünün sonucu 1973 Ortadoğu Savaşı ve petrol ambargosu ( 1) oldu. Sonraları Kissinger Suriye ve İsrail'e Lübnan'ı bölmeyi teklif etti; bu süreçte amaç FKÖ'nün parçalanmasıydı. Böylece Kissinger Lübnan İçsavaşı'nı sahneye koydu, ve bu İran'ın ve Ortadoğu'nun da uzun süre destabilize edilmesi için bir model oluşturdu.
1975 baharı, Lyndon LaRouche'un yeni bir altın rezervine dayalı uluslar arası para sistemini önerdiği esnada, Kissinger Paris'e gelerek LaRouche'un Arap ve İsrailli yetkililerle bu konuda yaptığı görüşmelere müdahale etti ve bir Arap ülkesini, LaRouche heyetini bir diplomatik misyon statüsüyle ağırlamaya devam etmesi halinde, Amerikan gıda ambargosu ile tehdit etti.
Vietnam savaşına gelince, o sürdü ve Amerikan asker cesetleri sayısı tırmanmaya devam etti; sonunda Kissinger 1973'te (hiç uygulanmayan) bir ateşkesi görüşmeye razı oldu ve ABD 1975'te Vietnam'dan çekildi. Bu süreçte Kissinger gizlice savaşı Kamboçya ve Laos'a da yaydı. Kissinger'ın gizli ve yasadışı Kamboçya bombardımanı 1970'te başladı, yüzbinlerce Kamboç köylüsü öldürüldü; kalanları soykırımcı Kızıl Kmerler'in kucağına sürüldü; onlar da kalan nüfusun birkaç milyonunu 1975-79 terör rejimleri sırasında yokettiler. Herhangi adil bir savcılık soruşturması kriterleri içinde Kissinger Kamboç soykırımından suçlanabilir.
Ama Kissinger'ın Kamboç soykırımı "buzdağının görünen kısmıdır". Sir Henry'nin global soykırım planlarına bakılmalıdır ki, bunlar Hitler'inkileri aşar. 110 Aralık 1974'te Kissinger ve Ulusal Güvenlik Konseyi kadrosu bir taslak hazırladılar: "Ulasal Güvenlik Etüdleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD'nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri" (National Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population Growth for US. Security Overseas Interests) (NSSM 200). BURADA SOYKIRIMIN ABD HÜKÜMETİNİN RESMİ MİLLİ GÜVENLİK POLİTİKASI OLMASI ÖNERİLİYORDU.
Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, Dünya nüfusunun ençok 8 milyarda tutulmasını ve 2075'te beklenen 22 milyardan kaçınılmasını öneriyordu.
Bu kadar nüfus artışının "savaşlar ve devrimlere" yolaçacağını söyleyen NSSM 200 "gıda kontrolünün" hızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını öneriyor ve modern ve yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine rağmen "çok fazla sermaye yatırımı" gerektirdiğini iddia ediyordu. NSSM 200'ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının, sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını tüketeceği idi.
NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçti; bunların Çin dışındaki nüfus artışının %47'sinden sorumlu olduğu varsayıldı: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Filipinler, Tayland, Mısır, TÜRKİYE, Etopya ve Kolombiya.
Kissinger, "yoluna çıkan" sayısız yabancı lideri öldürtmekle de suçlanmıştır. 14 Ağustos 1982'de İtalyan görevlileri İtalya başsavcısına bir dosya sundular: Bu dosyada İtalyan Başbakanı Aldo Moro'nun 1978'de kaçırılması ve öldürülmesiyle ilgili deliller vardı. Dosyada Moro'nun eşinin, kızı Agnese'nin ve oğlu Giovanni'nin ifadeleri vardı. Bunlara göre Kissinger 1975'te Moro'yu Hıristiyan Demokratların lideri olarak İtalyan Komünist Partisi'yle istikrarlı bir milli birlik hükümeti kurmak ve terörü önlemek yönlü çabalarından dolayı tehdit ediyordu.
Moro'nun kaçırılmasına dek geçen o dönemde (görünüşte Kızıl Tugaylar tarafından) ve sonra öldürülüşünde (cesedi 9 Mayıs 1978'de bulundu) NATO, İngilizlerin ve Sir Henry'nin tüm desteğiyle İtalya ve Moro'ya karşı bir "Gerilim Stratejisi" yürüttü, burada hem "kızıl" (sol), hem "kara" (sağ) terör ve darbe girişimleri kullanıldı. Bu terörün çoğu, ve özellikle faşistlere düşen kısmı, "Propaganda-Due" (P2) Mason Locası tarafından desteklendi, ki Kissinger ve yardımcısı General Alexander Haig (2 ) bu locaya gizili fonlardan para akıtmıştı.
Bundan sonra Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto'nun olayı gelir. 5 Temmuz 1977'de bir askeri darbe ile devrildi,ve hapsedildi ve 4 Nisan 1979'da asıldı. Ölümünden kısa süre önce Butto, devrilişini meşru gören bir hükümet bildirgesine karşı yazdığı cevapta (Ocak 1979'da "Pakistan Yazıları" - The Pakistan Papers - adı altında EIR dergisinde yayınlandı) Butto, devrilişinin asıl sebebinin Kissinger'la düştüğü anlaşmazlık olduğunu ve Kissinger'ın onun "idam fermanını" imzaladığını yazar. Kissinger'ın onu tehdidinin, Butto'ya göre sebebi ise, Kissinger'ın "Pakistan'a enerji bağımsızlığı kazandıracak uranyum işleme tesislerinin" geliştirilmesini durdurma ısrarını dinlememesidir.
EIR'in 1978'deki "Britanya'nın Kissinger'ını İhanetten dolayı Kovun" broşüründe anlatıldığı gibi Kissinger ve Haig, Beyaz Saray içinden Nixon'a karşı Watergate skandalını düzenlemişlerdir. Kissinger kendi, Oxford Üniversitesi'nden mezun ulusal güvenlik memuru David Young'ı, Watergate "tesisatçı ekibinin" (3 ) başı olarak göndermiştir. Washington Post gazetesinin "derin ses" kanalından bilgiler gelirken (bunlar sonunda Nixon'un istifasına yolaçtı) Kissinger gazetenin yayıncısı Katharine Graham'la kişisel dostluk ilişkisini sürdürmüştür. Aslında Kissinger ve Haig Beyaz Saray'daki tüm kilit karar mekanizmasını ellerine geçirmişlerdi, böylece ABD Başkanlık kurumunu yıkmaya giriştiler.
" 1977'de hükümetten ayrıldıktan sonra Kissinger Trilateral Komisyon'un Kuzey Amerika direktörlüğüne geldi; Zbigniew Brzezinski bu kurumun kurucu genel başkanıydı, ve Brzezinski, Kissinger'ın eski görevi olan, ulusal güvenlik danışmanlığına geldi; yeni gelen Başkan Carter'a danışmanlık yapacaktı." Kissinger, kendi şirketi Kissinger Associates, Inc.'in kurucusu ve başkanı olarak İngiltere'den Lord Peter Rupert Carrington'u kurucular kuruluna aldı. Bu "danışmanlık firması" İngiliz gizli servisinin gayrıresmi kolu olarak faaliyet gösterdi. Kurucu başkan yardımcısı Brent Scowcroft ve kurucu Genel Müdür Lawrence Eagleburger idi. Kissinger, daha sonra aynı şekilde Kent Associates'i kurdu.
Kissinger, Orta Amerika Partilerarası Ulusal Komisyonu'nun da (National Bipartisan Commission on Central america) başkanıydı (1983-84); burası Başkan Ronald Reagan'ca kuruldu; ve Reagan, kendi yönetiminin Kissinger'la hiçbir ilgisi olmayacağı seçim sözünden döndü. Komisyon raporu gelir gelmez, Başkan Reagan Kissinger'ı Başkanlık Dış Haberalma Danışman Kurulu'na atadı (1984-89). Kissinger bu makamı kullanarak sadece en gizli ABD istihbarat belgelerine vakıf olmakla kalmadı; birçok kirli operasyonu da başlattı.
"Kissinger şimdilerde Stratejik Ve Uluslararası Etüdler Merkezi, Georgetown Üniversitesi'nin mütevelli heyetindedir. "

Şimdiki görevleri arasında olanlar: Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği, Chase Manhattan Bank; Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği, Hollinger International, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, ContiGroup Companies, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, Freeport McMoran Copper & Gold, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, First-Mark Holding; Direktörler Heyeti üyeliği, The TCW Group, Inc.; Danışman Direktörler Heyeti üyeliği, American Express Co.; Danışman Direktörler Heyeti üyeliği, Forstman Little & Co.

Eserleri:
-" Nuclear Weapons and Foreign Policy (Nükleer Silahlar ve Dışpolitika - 1957). CFR projesinin bu kitabı Kissinger'ca yazılıp Gordon Grey'in adıyla basılmıştır. Feodal, sınırlı, "böl-parçala" (set-piece) taktik nükleer savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell'ın desteklediği Pugwash Konferansı'nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: "Askeri operasyonların aşama aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu, gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, "savaşlar feodal dönemin tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır." Bu, tam da Lord Russell'ın Pugwash dostu Dr. Leo "Strangelove" Szilard'ın ( 4) kendi Ortadoğu'da "dar alanda sınırlı nükleer savaş" senaryosunda savunduğu şeydir.-" A World Restored Castlereagh, Metternich and the Restoration of Peace 1812-22 (Yeniden Kurulan Dünya: Castlereagh, Metternich ve Barışın Yeniden Kuruluşu 1812-22) (1957). Bu kitapta İngiliz ve Habsburg oligarşik modelinin Viyana Kongresi'ndeki başarıları savunulur. Kissinger Avrupa tarzı güçler dengesi mekanizmalarının, bağımsız milli devletler ilişkileri düzenine üstünlüğünü savunur, ve İngilizlerin yanında Amerikan cumhuriyetçiliğine karşı yeralır. -" The Necessity for Choice: Prospects of American Foreign Policy (Seçim Zorunluluğu: Amerikan Dışpolitikasında Seçenekler - 1961)-" The Troubled Partnership: A Reapprisal of the Atlantic Alliance (Sorunlu Ortaklık: Atlantik İttifakı'nın Bir Değerlendirmesi - 1965)-" White House Years (Beyaz Saray Yılları - 1979)-" For the Record (Bunu Kaydedebilirsiniz - 1981)-" Years of Upheaval (Kaos Yılları - 1982)-" Observations: Selected Speeches and Essays (Gözlemler: Seçme Konuşma ve Yazılar - 1984)-" Diplomacy (Diplomasi - 1994)-" Years of Renewal (Yenilenme Yılları - 1999)-" Does America Need A Foreign Policy? (Amerika'nın Dışpolitikaya İhtiyacı Var Mı? - 2001). Bu kitapta Kissinger dünyanın "Westphalia Anlaşması sonrası" döneme girdiğini iddia eder. Bağımsız milli devletler dönemi kapanmıştır ve dünya hükümeti yeni dünya düzenidir..
Şimdiki Bağlantıları: Trilateral Komisyon Yönetim Kurulu, Uluslar arası Kurtarma Komitesi (International Rescue Committee) Direktörler Kurulu, CFR

Dipnotlar:1) Arap ülkeleri tarihlerinde ilk ve son kez birlikte ve OPEC bünyesini kullanarak savaşta İsrail'i destekleyen Batılı güçlere karşı petrol ambargosu başlattılar; Batı ekonomileri durma noktasına geldi. 2) Eski NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı; 1980'de Gen. Kenan Evren, onun "askerce sözünü" kabul ederek Yunanistan'ın NATO'ya dönüşüne Türk vetosunu kaldırdı; buna karşılık AB'ye Türkiye'nin girişine Yunan vetosu da kalkacaktı; ama böyle olmadı. (ç.n.) 3) Tesisatçı kılığında rakip partinin merkezine dinleme cihazı yerleştirenler (ç.n.)4) Peter Sellers'ın unutulmaz politik taşlaması "Dr. Strangelove" filmine gönderme
Kaynak: Zbigniew Brzezinski and September 11th, EIR Special Report, February 2002
Çeviren: Altay Ünaltay
Yarın dergisi

13 Haziran 2007 Çarşamba

1. Dünya Savaşı'nda bizi Araplar değil Siyonist Yahudiler arkadan vurdu- 3

Osmanlı'ya karşı

savaşan Yahudiler

2. Abdülhamid'in bütün çabalarına rağmen rüşvetle alınan topraklar üzerinde kurulan İsrail'in tarihi ibretlik derslerle dolu.

Bunlardan birini Mustafa Armağan Turkuaz'da yazdı: (KAYNAK: Zaman-Turkuaz eki, 06 Ağustos 2006)

***

1897 yılında kendi isteği üzerine Kudüs Valiliği’ne tayin edilen Mehmed Tevfik Bey (Biren), 4 yıl başarıyla görev yapar. Siyonistler onu sevmemişlerdir, çünkü Sultan II. Abdülhamid’in defalarca koyduğu yasaklara rağmen akla hayale gelmeyecek yollardan Filistin’e sızan ve bir kere girdiler mi, bir daha çıkarılması mümkün olmayan Yahudilerin göçüne engel olmaya çalışmış, görevinde gevşeklik gösteren memurları cezalandırmıştır. Ancak o zamanki şartlar göz önüne alındığında (sanki durum şimdi farklı mı?) İstanbul’da kanun çıkarmak ve bunu taşraya bildirmek yeterli olmuyor, icrada bulunanların da denetlenmesi gerekiyordu kanunun amacına ulaşabilmesi için. İşte Vali beyi de çileden çıkartan nokta buydu.

Başkentteki sarayında Abdülhamid Han istediği kadar “Musevilerin arz-ı Filistin civar ve inhâsında ma’dûd olan [sayılan] Suriye ve Beyrut vilayetleri dahilinde iskânları dahi mahzurdan salim olmayacağına” karar versin, Yahudilere toprak satışını yasaklamaya kalksın, iş Filistin’deki memurun masasına gelince bambaşka bir şekil alıyor, amaç orada tersine dönüyordu.

Onca yasağa rağmen her yıl Filistin’e göçen Yahudi sayısı artıyordu. Bu acziyet ve dahi beceriksizlik, yeni Osmanlı valisini kızdırmıştı. Meseleyi çözmeye karar verdi. Fakat...

Evet, fakat küçük bir sorun vardı: İltimas ve rüşvet. Kendisi de bir Yahudi olan dünyanın para imparatoru Baron de Rothschild kesenin ağzını açmış, yasal olsun olmasın, Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulması yönünde 1897 Dünya Siyonist Kongresi’nde alınan kararın hayata geçirilmesi için düğmeye basmıştı. En olmadık adamlar saraydan nişanlar alırken, dürüst adamlara istediği ödüller bir türlü gelmemektedir. Ümidi kırılır ama mücadelesine devam eder Tevfik Bey.

Kudüs’e güya ticaret maksadıyla gelen bir Musevinin, sarayda sözünün geçtiğini söyleyerek, olur olmaz kişilerden rütbe ve nişan vaatleriyle para aldığı, işin daha garibi, vaat ettiği rütbe ve nişanların bir süre sonra hakikaten geldiği duyulur. Olayı araştırınca doğruluğu ortaya çıkar. İşi büyüten İshak Ariye adlı bu Musevi tüccarın, eşkıyaya yataklık yapan, rüşvet komisyonculuğuna girişen, vergi kaçıran, yalandan davalar uyduran bir köyün ihtiyar heyeti üyesine bile para karşılığı “sâlise rütbesi”ni aldırdığı anlaşılınca devreye giren Vali, önce İstanbul’a bir telgraf çekerek durumu bildirir, ardından da Museviyi yakalatıp güvendiği bir başkomiser eliyle Saraya gönderir.

Sonuç olarak bu Musevi tüccarın, saraydaki bendegânı parayla ayarladığı ortaya çıkar. Durum Sultan’a intikal edince beklediği gibi derhal sorumluların cezalandırıldığı ve tüccarın da Edirne’ye sürgüne gönderildiğini öğrenir, görevini yapmanın huzurunu yaşar.

Bilmiyorum, bu olay, Filistin konusunda o kadar hassas davranan II. Abdülhamid’in çevresinin ne kadar büyük bir ahlakî çöküntü içinde olduğunu ortaya koyabiliyor mu? Yani Abdülhamid’in işi gerçekten zordu. Bir dışarıyla mücadele etmesi, bir de etrafındaki adamlarla uğraşması gerekiyordu. Muhtemelen kendi döneminde aleyhine oluşan havada, buradaki bendegân örneğinde gördüğümüz gibi, çalıştığı adamların da hatırı sayılır bir payı vardı. Mesele kendisine intikal ettiğinde müdahale ediyor, durumu düzeltebiliyordu ama hangi birine yetişsin!

Velhasıl, Filistin meselesi bir yandan İngilizlerin diplomatik baskılarıyla, öbür yandan Avrupalı hükümdarların “savaş müteahhitlikleri”ni üstlenen Yahudi para babalarının akıttığı sterlinlerin etkisiyle kangren haline gelecek, nihayet Birinci Dünya Savaşı içerisinde Balfour Deklarasyonu ile karara bağlanacaktı. İngilizlerin Yahudilere duydukları “aşk”tan kaynaklanmıyordu elbette bu karar. (Nitekim İslam dünyasının kalbinde bir toprağı cömertçe vadeden İngiltere, deklarasyonu yayınladığı günlerde kendisine sığınmak isteyen bir Yahudi mülteci gruba yüz vermeyecekti. Siyonist lider Lloyd George elinde şekillenen yeni Ortadoğu projesi için bölgede güvenilir bir “taş”a ihtiyaç duymuştu İngiliz emperyalizmi. O taş yerine konulacaktı.

Ancak bu projenin gerçekleşmesi için Yahudilerin de bir şeyler yapmaları ya da en azından kendilerine lûtfedilenleri “hak etmeleri” gerekiyordu. Bu beklentiyi, asayişi bozdukları gerekçesiyle Filistin’den kovulan ve Mısır’daki İngiliz birliklerine sığınan Yahudi örgüt elemanları karşılamaya karar verdi. İttihatçıların arasına karışarak adını değiştirip gazete bile çıkartmış olan Jabotinski ile Trumpeldor adlı bir Rus Yahudisi başı çekti. İngilizlere, onların saflarında Osmanlı’ya karşı savaşmak için hazır olduklarını bildirdiler. Niyetleri, İngiltere’ye bir Filistin cephesi açtırmak ve orada savaşmaktı ama o zaman böyle bir cephe açmayı gerekli görmemişti komutanlar. En iyisi onları, kıyametin kopmakta olduğu Çanakkale cephesine göndermekti!

Gerçi 18 Mart 1915 kıyameti geçmiş ve İngilizler deniz savaşlarında hiç beklemedikleri bir yenilgiye uğramışlardı. Şanslarını karada deneyeceklerdi bu defa. Mısır’da eğitilen Yahudi Katır Birliği iki gemiyle yola çıkarıldı. Toplam (subaylar hariç) 562 kişiydiler. 25 Nisan’da Gelibolu’da karaya ayak bastıklarında yakalarındaki sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik armalarından tanınıyorlardı. Doğrudan savaşmayacaklar ama katırlarıyla su, gıda, mühimmat vs. ihtiyaçlarını karşılayacaklardı birliklerin. İki gruba ayrılmışlardı. Gruplardan birisi Seddülbahir’de, öbürü Anzaclarla Arıburun’daydı. Ancak Anzaclar onları pek sevmemişti. “Türk”e benzedikleri için ara sıra -yanlışlıkla- onları da avlıyorlardı! Bunun üzerine ikinci grup geri gönderildi. Ancak Seddülbahir Grubu ulaştırma birliği olarak görevini canla başla getiriyordu. Nitekim İngiliz askeri istihbarat elemanı Aubrey Herbert, onların “oldukça iyi hizmet verdikleri”ni ve “olağanüstü cesarete sahip oldukları”nı yazacaktı hatıra defterine. (Gerçi disiplinsizlik cezası alanlar ve herkesin önünde yere yatırılarak kamçılananlar da yok değildi.)

Sonuçta Yahudi Katır Birliği 8 kayıp vermiş, 25 kişi de yaralanmıştı. Haziran ayında Kahire’den 150 kişilik bir takviye kuvveti istendi. Birliğin görevi 26 Mayıs 1916’da sona erecekti. Ancak belki iki bin yıldır bir orduda ilk kez görev alan bu Yahudiler, bugünkü İsrail’in kurucu gücü olacak ve içlerinden devlet başkanları, bakanlar, komutanlar çıkaracaktı. Nitekim hemen ardından açılan Filistin cephesinde General Allenby’nin ordusuna Yahudi Lejyonu adı altında katılacak ve bu defa “kendi toprakları” için savaşacaklardı Osmanlılarla.

1919 yılına gelindiğinde London School of Economics’den Halford J. Mackinder, bir yıl önce ele geçirilen Filistin topraklarının İngiltere’nin kurduğu Dünya-Adasının merkezi olacağını yazıyor ve bugüne kadar geçerliliğini koruyan projenin adını koyuyordu. Daha doğrusu, Abdülhamid’in Filistin konusunda neden bu kadar direndiğini kendi açısından izah ediyordu. Aradan geçen 90 yıl, bu direnişin şerhidir.


1. Dünya Savaşı'nda bizi Araplar değil Siyonist Yahudiler arkadan vurdu- 2

KAYNAK: 27 Haziran 2000, Salı Hürriyet

Develi Musevi Tugayları'nı

kuran Joshua Myron öldü

BİRİNCİ Dünya Savaşı sırasında Filistin'de İngilizlerin yanında yer alan ve Osmanlılara karşı savaşan ‘Develi Musevi Tugayları’nın kurucusu olarak bilinen Joshua Myron, 102 yaşında New York'ta öldü.

New York Times gazetesinin haberine göre, Myron'un en yakın arkadaşı olan Vladimir Jabotinski adlı Rus gazeteci, Birinci Dünya Savaşı'nı Osmanlıların kaybedeceğini farkedince, Musevilerin galip gelecek tarafı desteklemesinin kendi yararlarına olacağı görüşünü ortaya attı ve bu amaçla ‘Musevi lejyonu’nu oluşturdu. Gazeteye göre, Musevilerin kendi saflarında yer almasından memnunluk duyan İngilizler, Ortadoğu ve Avrupa'dan topladıkları Musevileri, develerle bir cepheden diğerine taşımaya başladı.

Bu aşamada devreye giren Joshua Myron, taşıma işini üstlendi ve ‘Develi Tugayları’ oluşturdu. Gazete, bu birliklerin, İngilizlerin savaşı kazanmasında önemli rol oynadığını yazdı.

Develi Tugaylar'ında yer almış ünlülerden biri de eski İsrail Başbakanlarından David Ben Gurion da bulunuyor.

New York Times, savaştan sonra ABD'ye göç etmeye karar veren Myron'a İngilizler'in pasaport vermediğini, Myron'un da bu nedenle ABD'ye ‘Türk olarak geldiğini’ kaydetti.

Myron'un New York'ta zengin olduğu ve İsrail devletinin kuruluşu aşamasında ülkesine para ve silah yolladığı belirtildi.

1. Dünya Savaşı'nda bizi Araplar değil Siyonist Yahudiler arkadan vurdu- 1

GİRİŞ YAZISI/SUNUM:

Artık bıkkınlık veren yalanlar vardır. Duyarsınız, cevabını bilirsiniz, yalan olduğu ayan beyandır; ama zaman zaman görürsünüz ki aynı yalan yeniden arz-ı endam etmiş, temcit pilavı gibi ısıtılıp yeniden ortaya sürülmüş.

Dünya Savaşı sırasında evet Araplar İngiliz emperyalizmine alet Osmanlı’dan ayrıldı ve kendi “sömürge devletlerini” kurma yoluna gittiler. Buraya kadar doğru. Osmanlı’ya sırt çevirmek, yok saymak, tarihi mirasını her şeyiyle ortadan kaldırmak suçsa bu faturayı herhalde en önce Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne koymak gerekiyor. Bu konu uzundur sadece değinip geçiyoruz.

Osmanlı’dan irtibatını koparanlar sadece Araplar değildi tabii ki. Aynı süreçte Filistin’de bir “Yahudi Yurdu” oluşturabilmek için uğraşan Siyonistler de vardı. Ve bunlar İngiliz emperyalizmi ile iş pişirip önce Çanakkale Cephesi’nde sonra da Filistin Cephesi’nde özel birlikler halinde Osmanlı’ya karşı savaşmışlardı.

Bu ve bunu takip edecek yazılarımızda bu konuya ışık tutmaya çalışacağız.

Yaptığımızın Yahudi düşmanlığıyla ilgisi yoktur. Eğer bir Siyonist, “Siyonizm karşıtlığını” ontolojik olarak “Yahudi karşıtlığı olarak” anlayacak ve anlatmaya çalışacaksa bu onun zeka seviyesiyle ilgilidir. Acırız. (Siyonizm bir “siyasi fikir”dir, başta Yahudi toplulukları olmak üzere karşısında bir çok “karşıt fikir” vardır.)

Önce konuyla ilgili olarak Cengiz Çandar ve Ali Bulaç’ın yazılarını okuyalım..

MUSTAFA AYDIN

***

YAZI: CENGİZ ÇANDAR

Sharon'cu vicdansızlar-

Filistin yalanları...

İsrail'in; Filistin halkına, Hz. İsa'nın doğum yeri olan Bethlehem'deki kiliseyi dahi sakınmadan 'Kutsal Topraklar'ın şehirlerine karşı giriştiği ve tüm dünyaya adeta meydan okuyarak gerçekleştirdiği saldırganlığa tepki göstermek için illa 'siyasi gerekçeler' gerekmez. Eğer, 'vicdan' diye bir şey var ise, eğer kafanın içinde bir nebze 'akıl' bulunuyorsa; buna tepki gösterilir.

Nazilerin İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudilere uyguladığı muamelenin bir benzeri, İsrail tarafından bugün tam 35 yıldır işgal altında yaşatılan Filistinlilere uygulanıyor ve bunun manzaraları her gün milyonlarca insanın televizyonlar sayesinde gözünün içine giriyor. Onmilyonlarca, yüzmilyonlarca insan, öfke ve hınç doluyor. Gözyaşları akıtıyor.

İsrail'in uluslararası vicdanda mahkum olmasının sebebi bu. Bu yüzden, bugüne dek pek az konuda sağlanabilen bir uluslararası seferberlik, İsrail'e karşı olarak, söz konusu.

Türkiye'de de durumun farklı olması mümkün değil. En başta, bizim halkımız 'vicdan sahibi'dir. Tarih beraberliği, kültür ortaklığı bir yana, bizim halkımız 'vicdan sahibi' olduğu için kan ağlıyor.

Peki, bu ülkede; İsrail ne yaparsa yapsın, nasıl bir fotoğraf verirse versin, ister 'Kasap Sharon' tarafından yönetilsin, Filistinlilerin uğradığı muameleyi onaylayanlar yok mu?

Var. Hem de bunlar önemsiz kişiler değiller. En önemlileri, İsrail tankları, Filistin halkının 'ulusal simgesi'nin, Yasir Arafat'ın karargahının duvarlarını yıktığı gün, Ramallah'ı işgal ettiği sırada 'tank modernizasyonu anlaşması'nı yangından mal kaçırır gibi imzalayarak, İsrail'e 688 milyon dolarlık çek gönderenler. Bunların ardından, bazı gazetelerin köşelerine ve bazı televizyon kanallarının ekranlarına kurulanlar geliyor. Bu ikinci grubun, İsrail tanklarının Türkiye'deki 'cephe gerisi'nden, açıkça adını koymadan başlatmaya çalıştıkları 'İsrail yanlısı kontratak' üç –ikisi yalan, biri çürük- iddiaya dayanıyor.

Birincisi, Türk toplumunun onyıllardır beynini yıkayan klasik 'Araplar bizi Birinci Dünya Savaşı'nda arkadan vurdu' iddiası. Dolayısıyla, bundan, İsrail'in Araplara yaptığı her zulmü mazur görebilir ve görmeliyiz sonucu çıkarılmak isteniyor.

İkinci iddia, kişiliği kirli, ilişkileri kirli, kafası kirli malum köşe yazarı bozuntusundan kaynaklanıyor: Arafat, PKK, ASALA vs. teröristlerini Filistin kamplarında yetiştirmiş –yani Türkiye'yi hedef almış olan terörün sorumlusu Arafat'tır.

Üçüncü ve çürük iddia ise, Arapların ve bu arada Filistinlilerin, Türkiye'yi Kıbrıs davasında desteklememiş olduklarıdır.

Önce, en yaygın olan birinci 'yalan'dan başlayalım. Bu o kadar uzun yıllar üzerinde hiç tartışılmadan söylenegelmiştir ki, adeta üzerinde tartışılması gereksiz bir 'dogma' haline almıştır: 'Araplar, Birinci Dünya Savaşı'nda bizi arkadan vurdu'.

Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in Hicaz'da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916'da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun 'askeri açıdan' tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği 'bağımsızlık vaadi' ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin'in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani 'asıl cephenin gerisi'nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur.

'Asıl cephe', önce Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi'nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin'de kurulmuştur. Filistin'de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da Türk kuvvetlerini 'arkadan vuran' herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul'a yani Türkiye'ye sadık kalmıştır. Cephedeki komutan, Şam Valisi Cemal Paşa, çok sayıda Arap milliyetçisini idam ettirmiştir. Cemal Paşa'nın ve İttihatçıların, kaba baskı politikalarının Araplarda büyük tepki yaratmasına karşılık, Arabistan Yarımadası'nın Hicaz bölümünden Akabe'ye kadar olan 'cephe gerisi' dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.

Peki, daha sonra İsrail'in kurucu kadroları olacak unsurların, Filistin'de İngiliz ordularının 'içinde' Türklere karşı savaştığını biliyor musunuz?

Bunu Yahudi tarihçiler anlatıyor. Yahudi kökenli ünlü İngiliz tarihçisi Martin Gilbert, yine ünlü 'A Complete History of First World War' (Birinci Dünya Savaşı'nın Tam Tarihi) adlı anıtsal kitabının 305. sayfasında "Birçok Yahudi Türkiye'nin yenilgisinin Filistin'de bir Yahudi özerkliğine yol açmasını umuyordu. O kış (1917) Londra'da bir Romanya doğumlu Filistin Yahudisi Alex Aaronsohn, Türkleri Filistin'den çıkartmanın bir yolunu bulmak amacıyla İngilizlere hizmet sundu. Ailesi, Filistin'de bir casus şebekesi kurmuştu bile. O, bu şebekeyi İngilizlerin hizmetine verdi. Gazze ve Birüssebi arasındaki çöldeki kuyuları ve su kaynaklarını iyi biliyorlardı. Bu bilgi, İngiliz kuvvetleri ileri harekata geçecekleri vakit, çok işe yaradı..."

Kitabın 373. sayfasında Balfour'a yazılan bir mektuptan şu satırlar: "Rusya'daki hemen her Yahudi bir Siyonist ve eğer Siyonist emellerin başarıya ulaşmasının Müttefikleri desteklemeye ve Türkleri Filistin'den kovmaya dayandığına ikna edilirlerse, kendi lehimize çok önemli bir unsuru kazanmış olacağız." Bu 'misyon'u gerçekleştirmek için öne atılan, bugün Sharon'un mensup bulunduğu Likud'un 'pir'i olan Vladimir Jabotinsky idi...

Sayfa 366: "... İngiliz hükümeti Filistin'deki Türk idaresini İngiliz idaresi altında bir Siyonist antite ile değiştirme düşüncesine yaklaştı. O yaz, Lord Rotschild Filistin'de bir Yahudi Ulusal Ülkesi kurulması için bir taslak sundu; böylece Yahudiler Müttefik ordularında görev alarak Türklerin bozguna uğratılmasını önemli bir amaç haline getirmeye teşvik edileceklerdi..." Buyrun, sayfa 429'a: "... Allenby ordusu, Yafa'nın kuzeyindeki sahilin yanıbaşındaki ovada Kudüs'ün kuzeyine doğru harekete etmeyi beklerken, birçoğu Rusya doğumlu 5000 Filistinli Yahudi silah altındaydı..."

Bir başka ilginç 'tarihi bilgi', İsrail'in kurucusu David Ben Gurion'un anılarında mevcut. Ben Gurion, Birinci Dünya Savaşı patladığı sırada, İstanbul Hukuk Fakültesi'nde. Amacını şöyle anlatıyor:

"... İktidar merkezine bu kadar yakın olarak, Filistin'deki Yahudilerin durumunu geliştirebilmeyi düşünüyordum. Çeşitli yollarla Yahudi özgürlük hareketini ilerletebilirdim; önce özerklik, nihai olarak tam bağımsızlık elde ederek. Akıl yürütmem böyleydi. İstanbul'da rasladığım Arap öğrencilerle bu konuda düşüncelerimin çok farklı olduğunu görmekten şaşırdım... Bu genç entellektüel Araplar, mücadelelerinin geleceğini Türk idaresinden bağımsızlık olarak görmüyorlardı. Hiçbiri Arap topraklarının bağımsızlığından söz etmedikleri gibi böyle bir amaç için çalışmıyorlardı. Tam tersine, birçoğu, daha geniş ve daha büyük bir Türk imparatorluğu görmek istiyorlardı..." (Ben Gurion Looks Back-Talks with Moshe Pearlman, s.46)

Peki, 1922 sonlarında Türk Milli Mücadelesi zafere doğru yürürken, 'bazı Filistinli Arap liderlerin Kemalistlere başvurarak, kendi kaderlerini tayin hakkı elde edebilecekleri Türk mandası istediklerini' biliyor muydunuz? Filistin, İngiliz mandası altına konulmuşken, Filistinli Araplar, 'Türk mandası' istiyorlar. Kaynak, yine bir Yahudi-İsrailli tarihçi; Y.Porath'ın 'The Emergence of Palestinian-Arab National Movement 1918-1929' (Filistin Arap Ulusal Hareketinin Doğuşu 1918-1929) adlı kitabının 160-165. sayfaları...

Artık söz konusu 'tarih yalanı ve çarpıtması'na son vermek zamanı geldi; çünkü bu 'yalan', İsrail vahşetini Türkiye'ye mazur gösterme boyutlarına gelip dayandı.

Basındaki 'tetikçiler'in, İsrail'in tank mermilerinin ardından Türk kamuoyunun beynine sıktıkları 'yalan mermileri'nden biri, Arafat'ın PKK ve ASALA teröristlerini kamplarda eğitmesi. Her iki kuruluşun, Suriye istihbaratı ile yakından ilişkili ve Arafat'ın her vakit Suriye ile amansız bir çekişme içinde bulunduğu gerçeği çarpıtılmak isteniyor. Sharon dahi bu kadar pervasızca bir yalan savurmadı.

Peki ya 'Kıbrıs davamız'daki destek eksikliği? Bu ne cehalet... Türkiye de, Filistin de İslam Konferansı Örgütü üyeleri. Rauf Denktaş, her İKÖ Zirvesi'ne katıldı. Kıbrıs'a ilişkin hangi kararda Arafat karşı çıkmış; Rauf Denktaş'a sormayı bir denesenize.

Ayrıca, İsrail'in, Türkiye'yi Kıbrıs davasında desteklemiş olduğuna dair tek bir BM kararı ya da bir başka uluslararası belge gösterebilir misiniz?

Güneş balçıkla sıvanmaz. Vicdansızlığınızı, akılsızlığınızı, bilgisizliğinizi; çalakalem yazdığınız gazete köşeleri, gelişigüzel ahkam kestiğiniz televizyon ekranları örtemez.

Vicdan sahibi Türkiye halkının önünde kişiliğinizi teşhir ediyorsunuz. Devam edin; görmeyenler de görsün; bilmeyenler de öğrensin...



ccandar@yenisafak.com

KAYNAK: 5 NİSAN 2002 YENİ ŞAFAK


ALİ BULAÇ

Kabile aydınlarının kan davası

Filistin’de yaşanan trajedi bizim insanlığımızın sınandığı bir turnusol kağıdı oldu. Mahzenlerde çürüyen cesetler, tank mermileriyle yerle bir edilen evler, doğuma giderken kocalarını kaybeden kadınlar, gözleri önünde babaları öldürülen çocuklar karşısındaki tutumumuz; dini, siyasi veya ulusal kimliğimizin ötesinde “insanlık telakkimiz”in ve dolayısıyla “insanlığımız”ın en belirgin göstergesidir.

Bir topluluğa, bir kültüre veya bir inanca sempati duymayabilirsiniz; ama yaşlı kadınların ve çocukların infaz edildiği bir katliam ortamında tarafsız kalamazsınız. İkinci intifadanın başlamasından bu yana 1.800 çocuk öldürüldü. 1982’de Sabra ve Şatilla kamplarında binlerce mültecinin –çoğu yaşlı, kadın ve çocuktu– infazından sorumlu Şaron’un yeni, amaçlı ve sistematik cinayetleri sürerken, katliama uğrayan Filistinli ve Arapların geçmişte “bize karşı tutumları”ndan söz edip “yoksa bizim ahımız mı tuttu?” diyenler, hiç kuşkusuz, Şaron’la suç ortaklığı içindedirler. Çünkü şimdi gündem bunlar değildir; gündemde olan süren katliamın bir an önce durdurulmasıdır. Siz eğer geçmişin bohçalarını orta yere seriyorsanız “psikolojik savaş stratejisi”ne bağlı olarak Şaron’un işini kolaylaştırmış olursunuz.

Ama bu orta yere serdiğiniz bohçanın içinden sizi de mahcup edecek şeyler çıkabilir ve bunların sayısı temiz olanlardan çok daha fazladır. Bunlara tek tek bakalım:

1. “Araplar bizi arkadan vurdu.” Bunun savunulur bir tarafı olmadığı açıktır. Ancak İttihat ve Terakkiciler, 600 yıllık bir imparatorluğu ölüme götürürken, Cemal Paşa’nın “Arapçayı yasaklamaya kalkıştığını”, Halep’te buna karşı çıkanlardan beş altı tanesinin her sabah muntazaman sokak ortasında sallandırıldığını da hatırlamak lazım. 900 yıllık Ezher’in tedrisat dilini, Arapçayı yasaklayıp Türkçe yapmaya kalkışmanın bir çılgınlık olduğunu ve bu çılgınlığın insanları çileden çıkardığını unutmayın.

2. “Araplar Kıbrıs davamıza sahip çıkmadı.” Evet doğru. Ama 1974 yılı 18 Temmuz günü Suriye’den Mısır’a camilerde “Müslüman Türklerin zafer kazanması ve şehitlerin ruhu için dualar okutulduğu”nu, Muammer Kaddafi’nin yardım talebine giden uçaklara bizzat kendisi mühimmat taşımak istediğini de unutmayın. Büyük Libyalı Şeyh Senusi’nin Mustafa Kemal’e destek olmak üzere Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşıp halkı Kurtuluş Savaşı’na hazırladığını da unutmayın. Daha önemlisi, BM’de İsrail’i tanıyan Türkiye kaçıncı sırada oy kullandı? KKTC’yi tanıyan tek bir Türk cumhuriyeti var mı? Ya aynı Türkiye, 1,5 milyon şehit veren Cezayir’in BM’de aleyhinde oy kullanırken hangi konularda mazlum Cezayir halkını suçlu gördü de Fransa lehine oy kullandı? Ve sonra niye resmen özür diledi?

3. “Lübnan kamplarında PKK militanları eğitildi.” Eğer bundan kastedilen hiç kimsenin siyasi otoritesi altında olmayan Bekaa Vadisi ise, burada bu kampların kiralarının hangi devletlerin örtülü ödeneklerinden karşılandığını da araştırmalıyız.

Güneydoğu meselesinin neredeyse tümünü Filistin’e ve Araplara fatura edenler, PKK ile Batı Avrupa ülkeleri, özellikle Almanya, İtalya ve Yunanistan’la olan ilişkilerini aynı cesaretle dillerine alamıyorlar. Abdullah Öcalan, Ramallah’ta değil, Roma yakınlarında bir ay misafir edildi ve herhangi bir Arap ülkesinin değil, Yunanistan’ın Kenya büyükelçiliğinden çıkarılarak teslim alındı. Şimdi Türkiye AB sürecinde bu ülkelerle ortak bir evde yer almaya çalışıyor da, Filistin cehennem hayatı yaşarken beyaz elitler “Araplar’ın bize ne kadar ihanet ettikleri”nden bahsediyorlar.

4. Hadi diyelim ki hepsi doğru. AB’nin kurucu ülkeleri Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya vd. iki dünya savaşını yaşadılar, birbirlerinin şehirlerini harabeye çevirdiler. Bu savaşlarda yaklaşık 60 milyon insan hayatını kaybetti. Şimdi AB içinde tek devlete doğru gidiyorlar da, Türkiye ile Araplar arasındaki bu kan davası niçin bir türlü bitmiyor? Türkiye, Anadolu’yu işgal edenlerle entegrasyona gidiyor, yani dünün işgalcileriyle tek devlet olmaya çalışıyor. Peki bu “beyaz elitler”, neden bütün bir Filistin kan gölüne dönerken bize bu eski düşmanlığı hatırlatıyorlar?

Şaron, nefretin beslediği karanlık ruhun ortak simgesi. Bazılarının ruhunda Şaron’dan bir parça var.

06.04.2002

Yazarımızın E-Postası: a.bulac@zaman.com.tr

11 Haziran 2007 Pazartesi

Hayat ve gerçekler ayrıntıda gizlidir

Bu sayfada satır aralarında kalmış, unutulmuş, tozlu raflara mahkum edilmiş bilgi kırıntılarını ve belgeleri sizlerle paylaşmaya çalışacağım.