4 Şubat 2019 Pazartesi

BEDİÜZZAMAN, SEYYİD DEĞİLDİR. MOLLA GÜZELSOY'UN AKGÜNDÜZ'E REDDİYESİ


BEDİÜZZAMAN, SEYYİD DEĞİLDİR
MOLLA FEYZİ GÜZELSOY'UN AKGÜNDÜZ'E REDDİYESİ

Aşağıda Molla Feyzi Güzelsoy Hocaefendi'nin Ahmed Akgündüz'e dönük hazırladığı müskit ve mukni reddiyesini  yayınlamadan önce bir girizgah yapmam gerekiyor. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz'ün Aralık 2012'de ehil insanların ikazlarına rağmen hırs gösterip, Üstad'ı haşa "Kürt"lükten kurtarmak  maksadına matuf olduğu ortada olan çalışmasını, "abilerin de katıldığı" bir şova dönüştürerek basın toplantısıyla duyurdu. Ve maalesef Risale-i Nur hizmet gruplarının içine büyük bir fitne atmış oldu.

Kürtler, Müslüman Kürtler ve Müslüman Nur Talebesi Kürtlerdeki infiali internette ve twitter/facebook sosyal ortamlarında takip etmek mümkündür.

Bu tartışmaları maalesef Nur talebeleri kendi aralarında çeşitli ithamlar ve hakaretlere varan ifadelerle yapmışlardır.

Akgündüz'ün ortaya attığı şecere hadisesinin en yakın tanığı olan MOLLA FEYZİ GÜZELSOY'dur.

Diyarbakırlı olan bu zat, kendi etrafında cereyan eden ve 'hazırlanış' sürecini yakından takip ettiği bu hadisenin kendine göre SKANDAL oluşturan cephelerini 11 madde ile İLMEN reddetmiştir. O makale ektedir.

ÖNEMLİ: 11. MADDE o dönem bir haber sitesinin ricası üzerine Molla Feyzi Güzelsoy tarafından metinden çıkarılmıştır Blogumuzda sansürsüz halini okuyacaksınız.

Akgündüz'e belgeleri getiren şahıs "doktora talebem" dediği ve Talebani'nin danışmanı olduğunu açıkladığı Dr. Mahmud Said'dir. Molla Güzelsoy'un bu Mahmud ile ilgili kanaatini de aşağıda okuyacaksınız.

Ahmet Akgündüz'ün uyduruk şecereyi ilan ettiği basın toplantısı:

1 saat 20 dakikalık video kaydı linki ekte. https://www.youtube.com/watch?v=YTjuVX0IZ0Y

Basın toplantısında Akgündüz, 'Bediüzzaman'ın Kürtlükten çıkmasıyla devletin ona bakışının değişeceğini' söylüyor. Bunu ona 'devletin istihbarat raporlarının hepsini gören' bir bürokrat söylemiş. 

Bu nasıl bir devletse Bediüzzaman'ın söylemine değil de 'ırkına' göre tavır belirliyormuş. Abimiz de bu tavrı kutsuyor olmalı ki, ona meşruiyet zemini hazırlıyor. 

Bu basın toplantısından başka detaylar da yakalamak mümkün.

Molla Feyzi Güzelsoy'un iddialarını metinden okumak mümkün. 

Molla Güzelsoy'la Aralık 2012 döneminde defalarca telefonla görüştüm. Akgündüz, kendi uyduruk şeceresini ilmi deliler ve bizzat kendi şahitliğiyle cerh eden bu kıymetli âlime "siyasi Kürtçülük" ve "PKK destekçiliği" iftirası atarak itibarını sıfırlamaya ve devlete hedef göstermeye çalıştı. Molla Güzelsoy, "temiz" bir insan olduğu için bu çamurlar ona tabii ki yapışmadı. 

Molla Güzelsoy'un makalesini zaten okuyacaksınız. Benimle ilgili görüşmelerinde konuyla ilgili 60 sahife Arabi bir reddiye hazırladığını ve kitap olarak yayınlayacağını belirterek, özet olarak şunları anlattı: 

"Evrak için önce 100-150 yıllık deniyordu. Fakat o kağıtta 'Risale-i Nur müellifi" ifadeleri yazıldığı için"1935'lere kadar giden evrak" ifadesine çevrildi. Fakat 1935 de hapis ve sürgün zamanı olduğu, Bediüzzaman daha Risale-i Nur Külliyatı'nı bitiremediği için bu ifade de havada kalıyor. Zaten o şecereyi Akgündüz'e getiren ve benim (Molla Güzelsoy) defalarca görüştüğü Dr. Mahmut Said adlı Iraklı şahıs çelişkiler üzerine 'Ben de aslında aynı görüşteyim. Bu o kadar eski değil. Bence bu ilk Irak harbi sıralarında 1990'larda hazırlanmış' diye konuştu. Ayrıca, metindeki mühürler plastik mühürdür, bilgisayar hurufudur. Metnin el yazısı da böyle bir evrakta olamayacak şekilde basit ve avamîdir." 




***



بسم الله الرّحمن الرّحيم
اَلْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالمَيِنَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَعَلىَ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِين 
           

Kıymetli Kardeşlerim,             Hz. Üstadın ortaya çıkması ve Risale-i Nur’u telif etmesiyle ‘Nur Talebeleri’ adı altında mühim bir cemaat teşekkül etmiş ve ağır şartlara rağmen tarih boyunca kudsi hizmetini ifa etmişlerdir. Ancak gün geçtikçe ve Hz. Üstadın yıldızı parladıkça zaman zaman siyadet meselesi ortaya çıkmış ve seyyid olup olmadığı taharri edilmiştir. İşte ondan sonra Nur Camiası içerisinde farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
             Bir grup Nur Talebeleri Hz. Üstadın adem-i siyadetine dair Risale-i Nur’daki sarih ve kat’i ibaresine bağlı kalarak ve Nur’un cerhedilmez imani hüccetlerine kanaat ederek iktifa etmişlerdir.
             Diğer grup ise Risale-i Nur’un dışındaki rivayetlere bakarak ve bir derece hak ve hakikat telakki ederek Üstadın seyyid olduğuna kanaat etmişler ve Risale-i Nur’daki adem-i siyadetine dair sarih ibareleri te’vil etmişlerdir. Ta 20.12.2012 tarihinde Ahmet Akgündüz Hocamız’ın iddia ettiği Üstadın şeceresini bazı mübarek Nur Talebelerinin huzurunda basın yoluyla ilan ettikten sonra Nur Camiası içerisinde birinci gündem maddesini teşkil etmiş ve zaman zaman muhtelif fikirler ortaya çıkmıştır.
             Ben de buna binaen fikrimi beyan etme ihtiyacını hissettim ve gelecek hakikatları kaleme aldım. Eğer hata etmiş isem, affımı Erhamürrahimin’den niyaz ederim. Eğer doğru yapmışsam Mün’im-i Kerim’ime şükranlarımı ifade ederim.             Evet siyadet meselesi imani bir mesele olmadığı için inşaallah Nur Cemaatine zarar vermez ve cemaati tefrikaya götürmez. Ancak gelecek izahatlardan gayem Üstadın adem-i siyadetini ispat etmek değil, belki siyadeti hakkında ortaya atılan iddianın ilmen ne mahiyette olduğunu tahlil etmektir. Öyle ise önce ayet ve hadise bakalım, bize ne emretmektedirler:             Bak Allahu Teala Ahzab Suresinin 5. ayetinde buyuruyor ki;


 ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِندَ اللَّهِ       


Yani: ‘Onları babalarına nisbet ederek çağırınız’


Resul-i Ekrem (A.S.M) da bir hadis-i şerifinde diyor ki:


: ليس من رجل ادعى لغير ابيه وهو يعلمه الا كفر ومن ادعى قوما ليس له فيهم نسب فليتبوأ مقعده من النار
(Buhari, 3508) Yani: ‘Herhangi bir adamdan birisi bilerek kendisini babasının dışında birisine nisbet ederse kat’iyyen küfre girmiş oluyor ve kim neseben başka bir kavmi iddia etse cehennemden yerini hazırlasın.’
İşte bütün ulema-i ilm-i hadis bu işin haram ve tehlikeli olduğuna ittifak etmişlerdir. Üstad-ı Zişan olan Bediüzzaman Hazretleri dahi aynını söylüyor ve diyor ki: ‘Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler ikisi de günahkar ve duhul ile huruc haram oldukları gibi hadis ve Kur’an’da dahi ziyade veya noksan etmek memnu’dur.’ (Muhakemat)             Kıymetli kardeşlerim, bu hakikatlerden sonra Üstad-ı Zişanı dinleyelim, kendi siyadeti hakkında ne diyor: Bak fasih bir dille ifade eder ve der ki:
‘Lillahilhamdü velfahr ihlas-ı niyeti ihlal eden ve anasır-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama’ ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum. Zira meşhur bir nesebim yok ki mazisini muhafazaya çalışayım..’ (Münazarat) “Hem asil bir hanedandan olmadığımdan hısset derecesinde iktisada düşkün ve pest ahlaklar görülüyor. Sizi bütün bütün kaçırmamak için bu şahsiyetimin gizli çok fenalıklarını ve sû'-i hallerini söylemeyeceğim” (Mektubat, 26. Mektub)“Hem neşrettiğimiz aleyhimizde yazılan kararnamenin elli dördüncü sahifesinde ahir zamanın o büyük şahsı neslen Âl-i Beyt’ten olacak. Biz nur şakirdleri ancak manevi Âl-i Beyt’ten sayılabiliriz.” (Şualar, 14. Şua) “Hem mahkemede Denizli ehl-i vükufu bazı şakirdlerin bu itikadlarına göre bana karşı demişler ki, eğer Mehdilik dava etse bütün şakirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demiştim, ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahir zamanın o büyük şahsı Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali'nin (R.A.) bir veled-i manevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir manada hakikî Nur şakirdlerine şamil olmasından, ben de Âl-i Beyt'ten sayılabilirim; fakat bu zaman şahs-ı manevî zamanıdır.” (Emirdağ Lahikası-1)
      Ey merak-âver kardeşim ve ilm-i hikmetten tok olmaz arkadaşım, eğer burada tetimme babından bir hakikatı daha ifade etmezsem bence kelâm nâ-tamam olur. İşte bak, savcı iddianamesinde: “Said, Hazret-i Ali'nin (R.A.) ilm-i hakikat itibariyle şakirdi olduğumdan, manevî evlâdı olabilirim, demesiyle kendine atfedilen makamlara liyakatını kabul etmiş görülmektedir.” (Şualar, 14. Şua) demesine karşı üstad diyor ki: “Ben de manevî Âl-i Beyt'ten sayılabilirim demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ duasında, "Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duada dâhildirler" dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârane bir te’vildir. Yoksa o hatakârane mana hiç hatırıma gelmemiş.” (Şualar, 14. Şua)
             İşte bak üstad diyor ki: ‘İddianamede benim hakkımda dört esas var:

Birinci Esas: “Güya bende tefahur ve hodfüruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum. Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem Mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli'deki ehl-i vukuf, "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek" dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: "Ben seyyid değilim. Mehdi seyyid olacak." diye onları reddetmiş. Yoksa ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım.” (Şualar, 14. Şua) İşte bakın kardeşlerim,

Üstad-ı Zişan kaç üslub-u beyan bize takdim etti, bir taraftan dedi: Ben asil bir hanedandan değilim bir taraftan dedi meşhur bir nesebim yoktur, bir taraftan dedi Ahir Zamanın o büyük şahsi neslen Âl-i Beyt’ten olacak, biz nur şakirdleri ancak manevi Âl-i Beyt’ten sayılabiliriz, bir taraftan dedi ben kendimi seyyid bilemiyorum, bu zamanda nesiller bilinmiyor, bir taraftan dedi ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım. Diğer bir taraftan da dedi, ben seyyid değilim, Mehdi seyyid olacak.
      Eğer denilse ki: Siyadetle ilgili Üstad’ın izahatlarını bazı mesalihe bina etmek ve mahkeme müdafaalarının makamını nazar-ı itibara almak, ona bir nev’i mazeret teşkil etmez mi?             Elcevap: Bu vehm-i faside birkaç cevabım var:             Birincisi: Bu vehm-i faside ihtimal verenler bir kere üstadı takdir değil tenkid ederler. Zira şecaatte darb-ı mesel haline gelmiş ve havf nedir hayatında hiç bilmemiş olan bu kahraman-ı İslam ve mücahid-i dini manen takiyye yapmakla ittiham etmek, şeni’ ve kabih bir isnattır, çirkin ve menfur bir ittihamdır. Halbuki, bütün ülema-i İslam içinde bu sıfattan en çok nefret eden de odur. Görmüyor musun ki, Şîalara bu sıfatla yükleniyor ve diyor ki:

“Bunlar Hazret-i Ali'yi (R.A.) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû'-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhebleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki: ‘Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (R.A.) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (R.A.) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş. Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve ‘Esedullah’ ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara tasannu'kârane muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümaşat etmekle haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet midir? O çeşit muhabbetten Hz. Ali (R.A.) teberri eder.” (Lem’alar, 4. Lem’a)
             Ben de buna binaen derim ki: Hz. Ali’nin (R.A.) veled-i manevisi ve Alem-i İslam’ın medar-ı iftiharı ve tek başına bütün dünyaya meydan okuyan ve havf, korku nedir hayatında hiç bilmeyen bu kahraman-ı İslam ve sertac-ı enam olan bu zat-ı muhterem ve insan-ı muazzamı böyle takiyye gibi, çekinme gibi, pest ahlakla muttasıf görmek bence عَدَوٌ عَاقِلٌ خَيْرٌ مِنْ صِدِّيقٍ جَاهِلٍ olan darb-ı mesele mâsadaktır. Bediüzzaman Hazretleri böyle iğrenç, çirkin vasıflardan müberra ve muallâdır, münezzeh ve mücellâdır ve bu gibi medh-i tahtazama muhtaç değil, hiç ihtiyacı da yoktur.
             İkincisi: Bu gibi fasid tevillere cür’et edenler meselenin hakikatına vâkıf değiller, ben de bunun gibi zatları bir kere daha başta zikir edilen ayet ve hadîs-i Nebeviye’yi okuyamaya ve gözden geçirmeye davet ediyorum. Bir baksınlar ve meseleyi basit zannetmesinler ve Üstadı Zişanı gelen tehditlerden nasıl kurtaracaklarını iyice düşünsünler. Zira hadis çok tehditkar gelmiştir.
             Üçüncüsü: Mezkur olan tevil-i fasid Risale-i Nur’un mühim bir esasını zir ü zeber eder. Zira biz o gayr-ı meşru tevili kabul ettikten sonra üstadın kelâmından olan “Ben kendimi seyyid bilemiyorum, ben seyyid değilim” gibi kelâmları kelam-ı gayr-ı sadık kabul etmemiz gerekir.

Yani, açık bir tabirle Üstad-ı Zişan bir maslahata binaen hâşâ ve hâşâ bin defa hâşâ orada sıdkı terk ederek kizbi tercih etmiştir dememiz îcab eder. Halbuki bir maslahata binaen yalan söylemek caizdir hükmünü zaman neshetmiştir ve nesh meselesi bu asırda Kur’an’ın dellâlı ve sözcüsü olan Risale-i Nur’un suhuf-u mükerrereminde defalarca yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

İstersen yalan bir lafz-ı kâfirdir ünvanı altında biraz okuyalım: “Bir dane sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dane-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyalı. Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı... Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz, her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli.  «خُذْ مَا صَفَى دَعْ مَا كَدَرْ»kendine düstur etmeli.” (Lemaat)
             Dördüncüsü: Siyadetle ilgili kelâmlar hep mahkeme müdafaalarında söylenen kelâmdan ibaret değildir. Belki mühim bir kısmı daha önce söylenmiş mahkeme müdafaalarında dile getirilmiştir. Bence bunu teker teker belgelerle isbat etmek ve izleyicilerin önüne koymak israf-ı kelâm nev’inden sayılır. Buna binaen ben bu hakikatı zeki nur talebelerinin ferasetlerine ve şakird-i Kur’an’iyenin zekâvetlerine havale ederim.
 «اِنْ كُنْتَ ذَكِيًّا فَكَفَاكَ وَاِلاَّ فَلاَ» sırrınca arife tarif gerekmez, ehl-i hikmet her meseleye heveslenmez.             Kıymetli Kardeşlerim, Urfalı Seyyid Salih Özcan ve Mehmet Çalışkan Ağabeylerimiz gibi zatlardan rivayet edilen ve Üstada atfen isnad edilen, ‘Hem Haseniyim hem Hüseyniyim’ cümlelerini de bir derece tahlil etmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki:             Eğer, ‘Hem Haseniyim hem Hüseyniyim’ cümlesinden maddi ve nesebi siyadet murad ise Risale-i Nur’da geçen ibarelere muhalif ve çelişkili olduğu için Risale-i Nur’da zikredilen rivayetleri esas tutup ötekileri tevil etmemiz gerekir. O zaman, ‘Haseniyim Hüseyniyim’ kelimesinden murad nesebi değil manevi siyadet murad olması gerekir. Zira Hz. Üstad, Hz. Ali’nin veled-i manevisi olduğuna ve alem-i manada hakikat dersini aldığına göre Hz. Ali’nin manevi veledi sayılabilir. Hem Haseni hem Hüseyni olabilir.
             Kıymetli Kardeşlerim, bakın, dikkat edin iki mesele var: Birisi: Maddi siyadet, ötekisi: Manevi siyadet. Manevi siyadet kesbi ve amel-i saliha mütevakkıf olduğu halde Hz. Üstad zor ve çetin olan o manevi siyadetini pervasızca ilan ettiğine göre gerçekten maddi siyadetine vakıf olsaydı, en az inkar etmeyecekti kanaatındayım. Zira Hz. Üstad bilerek asla hilâf söylemez ve bunu bir maslahata bağlamaz. Tarihçe-i Hayatı sıdkına bir şahid-i kat’ıdır.
             Bak Üstad-i Zişan diyor ki:

"Bu cüz’i aklınızla hüsn-ü külliyi ihata edemezsiniz. Evet bir zira’ kadar bir burun altından olsa yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.’ (Muhakemat)

Ama eğer diğer aza-yı insaniyle mülahaza edilirse çirkin görünür. Zira vücud-u insan onu kaldırmaz ve insan onunla güzel olmaz. Aynen bunun gibi, eğer Hz. Üstadın kendi siyadeti hakkında sarih ibaresi olmasaydı ve Üstad net, açık olarak Risale-i Nur’da ifade etmeseydi, bir derece maddi siyadet libası ona uygun olabilirdi.

Bu nedenle dışarıdan idhal edilen gayr-ı tabii libas, Üstadın nurani olan o kamet-i muallasına münasip olmaz. ‘Ve libasut-takva zalike ğayrun’ ayet-i kerimesi  bu işe cevaz vermez. Ben eminim ki, bazı mübarek zatlar tebei bir nazarla değil hakiki bir nazarla baksalar ve bunun lazım-ı mezhebini mülahaza etseler farkına varacak ve tehlikenin boyutunu müşahede edeceklerdir.
 Bakın kardeşlerim, Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Hocanın mühim bir meselesine gidelim. Bak kendisi Hz. Üstadın siyadet şeceresini Musul’da bulduğunu iddia ediyor ve gittiği her yerde müjde vererek Nur Cemaatinin nazar-ı dikkatini kendine çekmeye çalışıyor. Hatta 20.12.2012 tarihinde daha ileri giderek iddiasını meşrû göstermek maksadıyla, birkaç mübarek nur talebelerinin huzurunda ve bazı basın mensuplarının karşısında iddia edilen Üstadın şeceresini Türkiye’ye ilan etti.
 Eğer bu iddia doğru olsaydı, elbette ben bütün ruh u canımla ona taraftar olacaktım. Fakat maalesef bu konuda ciddi kuşkularımla beraber, bildiğim çok şeyler vardır. Her neyse, haydi Ahmet Hocanın iddia ettiği şecereye bakıp gözden geçirelim ve bu müşkil mesele-i muammayı akl-ı selim çerçevesinde hal ve keşfedelim. İnşaallah memnun olacaksınız ve bu hadiselerden bir ders-i ibret alacaksınız. Bakın kardeşlerim, iddia edilen şecere, Irak’ta bir veya birkaç kişi tarafından hazırlanmış. Yakından uzaktan resmiyetle hiçbir alakası olmamakla beraber mevsuk bir sıfatı da yoktur. Şecereyi okuyan hiçbir zişuurun inanması mümkün değildir. İsterseniz gelin bu acip ve garip tabloyu beraber gözden geçirelim:
Öyle ise en evvel şecerenin tercümesine bakalım:


Ş E C E R E  T E R C Ü M E S İ D İ R
 Şeyh Şemseddin Muhammed bin Şeyh Muhyeddin Abdulkadir bin Şeyh Nureddin Ali’nin zürriyeti LİSTESİDİR:Şeyh Abdulkadir,  biraderi şeyh Alauddin’den iki yaş büyüktür.
 Şeyh Abdulkadir, Melik El’eşref  Bersbay’in 9 muharrem 836 h. de Amed (Diyarbekir)’den Şam’a avdetinden sonra Şam Diyarına girmiştir.  841 h. Yılında taun(Kolera) dan Şam’da vefat ederek sofiye kabristanına defn edilip geriye hiç bir zürriyet bırakmamıştır. O )Şeyh Abdulkadir( ile biraderi Alauddin öz kardeştirler ve anaları Şeyh Hayder’in kızı şerife Fatma hatun’dur.
Hamed El’ Hiyali mührü

Şeyh Alauddin Ali:        Şeyh Alauddin Ali, Sencar Dağına bağlı El’Hiyal köyünde, hicri 785, miladi 1383 te doğmuş ve kendi zamanında Mısır diyarında kadiriyye (Tarikatının) kaynağı  durumunda gelmiştir.  Mukaddes toprakları ziyaret ederek iki kez hacc yapmıştır. Kendisi ve çocukları Melik El’eşref Bersbay‘in Amed(Diyarbekir)den  avdetinden ve Kahire’ye girişinden sonra  Mısır’a yerleşmişlerdir.  Hicri 10 Safer 853 miladi 1449 de Perşembe günü öğle vakti Taun (Kolera)dan şehit olarak vefat etmiştir. Kahire’de Babül’karafe’de üzerine namaz kılınmış Türbetül’Arune mezarlığında seyyidim Adiyy bin Misafir yanında defn edilmiştir. Ayni yerde birkaç çocuğu da defn edilmişlerdir. hem orada adı geçen amcası şeyh Şemseddin Muhammed bin Nureddin Ali bin İzzeddin Hüseyin bin Şemseddin Muhammed el’ekhal de defn edilmiştir.           
Hicri 841’de Taun’dan sonra Şeyhimiz Alauddin’nin bir oğlu oldu. Onu alıp Hicaz’a götürdü Tur(Tur-i Sina)ya varmadan yolda taun’a yakalandı ve yirmi yaşına varmadan vefat etti ve oranın camisinde defn edildi. Şu ana kadar da ziyaret edilmektedir.  Bundan sonra da Şeyhimiz Alauddin’in bazı çocukları oldu ama kimileri (Ondan önce) öldü. Kendisi ise iki erkek bir kız çocuk bırakarak vefat etti. Kalan çocuklarından birisi babasının ölümünden hemen sonra vefat etti. Diğerlerinin ise nesilleri Mısır’da şu ana kadar devam etmektedir.
  
               (Ebu İshak İbrahim el-Kadiri) olarak bilinen kişi de Şeyh Alauddin’in müritlerinden idi  ve Kahire’de Karafe’deki Zaviye’de günümüze kadar Şeyh Abdulkadir Geylani’nin neslinden büyük bir grup bulunmaktadır. Şeyh Ala… Ali’nin torunlarından biri olan Abdurrezak da Mısır’dan ayrılarak Davudiye’den amcası çocukları olan ve yukarıda adı geçen şeyh Abdulkadir Geylani zürriyetinden Davut bin Seyfeddin Süleyman bin Şeyh Abdulvahhab ile beraber Suriye/Hama’ya bağlı Ma’arratün’nu’man’a yerleşti.
              Şeyh Ahmet bin Hasan bin Davud bin Ahmet bin Mansur bin Süleyman bin Davud bin Seyfuddin Süleyman bin Şeyh Abdulvahhab kızı  ile evlendi. Hanımı da Şeyh Sadaka’nın kız kardeşi ve şeyh Abdulkerim’ in babası olan şeyh Abdulvahhab’ın halasıdır.              Geriye üç oğul iki kız evlat bıraktı En büyük oğlu şeyh Abdullah Harran’da Hüseyni büyük seyitlerden birinin kızı ile izdivac etti.  Evlendikten bir süre sonra Kürtlerin memleketi olan Bitlis’teki  Hakkari’ye gitti ve 50 yaşında iken vefat ederek Tursinc’te defnedildi. Geriye Sermit’te medfun oğlu Şeyh Abdurrahman’ı o da Şeyh Abdulvahhab’ı o da Şeyh Abdullah’ı o da Mirza Reşan’ı o da Mirza Halid’i o da Hıdır’ı o da Ali’yi o da Sofi Mirza’yı bıraktı.            Bunlar Hakkari’de Kürtlerle beraber İsparit aşireti içinde ve Nurs köyünde kaldıklarından kürt adı ile isim aldılar. Sofi Mirza Hakkari Kürtlerinden Bilikan köyünden ve Hakif aşiretinden olan mulla Tahir’in(kızı) Nuriye ile evlendi. Onlar da Hüseyni seyitlerindendirler ki Sermit’te medfun küçük Ali’nin oğlu Ahmet’in neslindendirler. O da el’hadid ve sumayd’i seyyitlerinden olan Şemseddin Muhammed Ucanul’hadit’ten gelirler ve bunlar da Irak’ta dağılmışlardır. Bu ikisinin büyük bir ünü ve güzel şöhretleri olup cömertlikle asalet ve cesaretleri ile tanınırlar.  Şemseddin Muhammed Ucanul’hadit geriye beş çocuk bıraktı:  Mısır’da  medfun Büyük Ali Erbil’de medfun İsa Ahdesiye’de medfun Hüseyin Irak/ El’Enbar’da medfun Ahmet ve  Sermit’te medfun küçük Ali.  Küçük Ali’den de Sumayd’i’de medfun Abdurrahim ve Muhammed ve Ahmet olmuştur. Sofi Mirza ise Nur Risaleleri müellifi olan ve Said-i Kürdi olarak bilinen ve lakabı Bediuz’zaman olan Said el’Nursi’nin pederidir. Hicri 1293 miladi ise 1876 yılında doğmuş ve Sofi Mirza’nın ondan başka 3 erkek ve üç de kız çocuğu daha vardır.

 Nakabetüs’sadetil’ eşraf mührü       Hüseyin Sumaydi’i mühür
ve Verşan Halit El’Hadit mührü.        

 Şimdi bu belgedeki tutarsızlıkları 11 madde ile izah edelim:
 1- Sözde Hz. Üstad, Şeyh Abdülkadir-i Geylani’ye bağlanılıyor ve bir veledi gösteriliyor. Fakat tanzim eden kişi çok acemi, çok aceleci davranmış. Zeki, nakkad-ı ehl-i hadisin ferasetini hiç nazar-ı itibara almamış. Zira başta Şeyh Abdülkadir-i Geylani’den bahsederken diyor ki: ‘Hicri 841 yılında Taun(Kolera) hastalığından Şam’da vefat ederek Sofiye Kabristanına defnedilip geriye hiçbir zürriyet bırakmamıştır.’ Oysa bütün tarihçiler Geylani’nin dört hanımla evlendiğini ve on iki veya on sekiz evladının olduğunu hepsi de o zamanın alimlerinden ilim tahsili yaptıklarını ve babalarından hırka giydiklerini kaydederler.
Farzedelim ki, Geylani geriye hiç evlad bırakmadı. O zaman Üstad Bediüzzaman nasıl onun neslinden geldi?
Hem belge Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin Şam’da vefat ettiğini gösteriyor. Oysa yüzlerce yıldan beri Şeyh Abdülkadir-i Geylani’ye ait olduğu herkesçe bilinen Bağdat’taki kabri milyonlarca Müslümanlar tarafından ziyaret edilegelmiş ve hiçbir ilim adamı mekanı hakkında itiraz etmemiş.
 2- Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin Hicri 841’de vefat ettiğini yazıyor ve annesinin ismini Fatıma bint-i Haydar, babasının isimini de Şeyh Nureddin Ali olarak kaydediyor. Halbuki Şeyh Abdülkadir-i Geylani 500 küsur hicri yıllarında vefat ettiği tarihçe malumdur. Hem annesi Fatıma Bint-i Haydar değil belki Fatıma bint-i Abdullah’ül Esmai’dir. Babası da Şeyh Nureddin Ali değil belki Musa bin Abdullah’tır ve Zengidost lakabıyla meşhurdur.
Acaba biz yanlış mı tercüme ettik? Halbuki uzmanlar tarafından dikkatle tercüme edilmiştir. Yahut zikredilen Şeyh Abdülkadir-i Geylani değil de başka bir Abdülkadir mi?
Bence son şık kaviyyen muhtemeldir. Herkes buraya çok dikkat etsin ve bir şey anlamaya çalışsın. Zira şecere metninin başında sadece Şeyh Abdülkadir ismini kullanırken sonra gelen Abdülkadir ismine Geylani lakabını da ekliyor. Bence bu bir hatadır ve Hz. Üstad, Şeyh Abdülkadir-i Geylani değil başka bir Abdülkadir’e bağlanmıştır.
 3- Sonra Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin biraderi olan Şeyh Alaaddin’den bahseder ve iki yaş daha büyük olduğunu gösterir. Sonra doğum ve vefat tarihini zikreder ve der ki: ‘Şeyh Alaaddin Ali Hicri 785, Miladi 1384 tarihinde Hayal Köyünde dünyaya gelmiş. Hicri 853, Miladi 1449 tarihinde vefat etmiştir. İşte asıl skandal burada. Çünkü bu tarihe göre Şeyh Abdülkadir Geylani’yle Hz. Üstadın arası takriben 500 sene oluyor.
 Halbuki Bediüzzaman Hazretleri, Şeyh Abdülkadir Geylani’nin 800 sene bizden uzak olduğunu Risale-i Nur’da beyan ediyor ve tarih de öyle gösteriyor.

İşte biz burada dahi çarpık bir hata müşahede ediyoruz. Benim kanaatimce bu fahiş hatadan dolayı Irak’taki uzman ve şecereyi hazırlayan zat aldanmış ve yakın mesafeyi nazar-ı itibare alarak dokuz babayla iktifa etmiş ve Sofi Mirza’yı sözde Şeyh Abdülkadir-i Geylani ile biraderi olan Şeyh Alaaddin’in bir veledine bağlamış. Fakat başarılı olamamış; zira o Şeyh Abdülkadir, Şeyh Abdülkadir-i Geylani olmadığı gibi ondan iki yaş büyük olan Şeyh Alaaddin dahi onun biraderi değildir çünkü tarih çok hatalıdır.
 Acaibdendir ki, Ahmet Akgündüz Hocamız da bu tarihi hatayı görmeyerek sadece dokuz babadan ibaret olan şecereyi 04.09.2012 tarihinde kamuoyuna açıkladı. Sonra Diyarbakır’dan bazı itiraz ona gidince bir derece farkına vardı. Bu sefer 20.12.2012 tarihinde biraz daha ustaca davrandı. Takriben on bir baba daha piyasadan bularak veya internetten çıkararak yeni bir şema çizmek mecburiyetinde kaldı ve sözde Şeyh Abdülkadir-i Geylani’ye kadar babalarının sayısını takriben yirmi bire çıkardı. Başaracağını zannetti fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü biz Hz. Üstadın şeceresine ilave edilen on bir babanın hesabını soruyoruz. Acaba şecerede dokuz babanın haricinde var mı?
 4- Benim kanaat-ı kalbiyyem, o şecereye her ne kadar eski bir evrak havası verilmiş ise de, yeni yapılmıştır.

Ama ona rağmen Ahmet Akgündüz Hoca, Diyarbakır’da dedi ki: “Şecere 1935 tarihinde yapılmıştır.” İsterseniz ben bu meselenin hakikatını size izah edeyim:

Bakın kardeşlerim: Ahmet Akgündüz Hocamıza şecereyi getiren Mahmut adındaki zat önce Diyarbakır’da benim yanıma geldi ve bütün evrakları bana verdi. Ben de okumaya başladım. Baktım ki, çok eski bir evrak havası verilmiş. Buna binaen ben sordum: ‘Sanki yüz senelik bir evraktır.’ dedim O da dedi: ‘Evet yüz seneden fazladır’. Ben de buna binaen dedim ki: ‘Bediüzzaman Said-i Nursi’den bahsederken Risale-i Nur Müellifi ünvanıyla zikrediliyor. Halbuki o tarihte Risale-i Nur telif edilmemiştir.
 Bu itirazdan sonra Mahmut kardeş bana dedi ki: ‘Şecereyi bana verenler her ne kadar o tarihi göstermiş iseler de, bence 1990’da yapılmıştır’. Yine itiraz ettim ve dedim ki: '20 senelik bir şecere kağıdı bu kadar eski gözükmemesi gerekir’. Demek Ahmet Hocanın iddia ettiği şecerenin tanzim tarihi olan 1935 senesi Mahmut tarafından bile tasdik edilmemiştir.

Evet o tarihte çendan büyük bir miktar Risale-i Nur eserleri telif edilmiş ise de, Üstad hapiste ve sürgünde olduğu ve Risale-i Nur’un telifi devam ettiği için, Risale-i Nur’dan fazla bir haber yoktur. İşte bu da çok düşündürücüdür.

 5- Irak’tan getirilen sözde şecere sadece Üstada ait olduğu ve annesi Nuriye’ye ait bir şecere olmadığı halde, Nuriye dahi Hüseyni gösterildi ve çift siyadet Üstada isnad edildi. İşte buyurun; 

Hani Nuriye hanımın şeceresi? Nur camiası acilen talep ediyor, ibraz edilsin. 6- İddia edilen şecere, sadece Şeyh Abdülkadir adında bir zatın bir veledine kadar gittiği halde, İmam Ali’ye kadar gösterilmiş ve başka şemalar çizilmiş ve Ahmet Hoca tarafından tamamlanmıştır.
 7- Şecereyi hazırlayan kişi mevcud hale bakarak tanzim etmiş. Zira Üstadın pederi “Mirza” olduğu halde, Üstada hürmeten “Sofi Mirza” ismini zikretmiş ve Üstadın isimini de hem Said-i Nursi hem Said-i Kürdi olarak beyan etmiştir. 8- İddia edilen şecerede üstada yakın mesafede olan “Ali”, “Hızır”, “Mirza Halıd” ve “Mirza Reşan”ın sadece isimlerini zikretmekle iktifa etmişken Şeyh Abdülkadir’den sonra gelen o uzak babalara geniş yer verilmiş. Demek onlar internet ortamında varmış. Üstadın yakın ecdadları ise yokmuş. Evet evet, nişane-i ved’ ve sun’i müdahale güneş gibi görünüyor. 9- Irak’tan getirilen ve Üstad’a şecere olarak isnad edilen sayfanın yazısı eski zamanın yazı şekli olmayıp yeni neslin yazı türü olduğunu bütün Iraklılar şehadet etmektedirler.  Ayrıca Arapça yazısı, Arap edebiyatına uygun olmamakla beraber lisan-ı mahalli lehçesiyle yapılmış. Nahiv-sarf kaidelerine de ters düşmüştür.             10- İddia edilen şecere, istersen şimdi, istersen Ahmet Hoca’nın da kabul ettiği gibi 1935’te yapılmış olsun. Bizim için çok fark etmez. Çünkü 1400 sene uzakta olan bir babaya bir kişi tarafından tanzim edilecek bir şecerenin ne kadar sağlam olduğunu ehl-i ferasetin takdirine havale ederim.             11- Şunu da üzülerek ifade edeyim ki, Ahmet Akgündüz Hoca 20.12.2012 tarihinde mühim Nur Talebelerinin huzurunda iddia edilen şecereyi basın yoluyla ilan ederken dakîk, hakîm ve mütefekkir Nur Talebelerinden hiçbirisi başını kaldırıp demedi ki;

“Sayın Ahmet Hoca! Irak’tan getirdiğin şecerenin bir fotokopisini bize de verir misiniz? Ta bu hususta hakikatbîn olalım. Çünkü biz Kuran şakirdleri delil ve burhanlara tabiyiz. Hırıstiyanlar gibi kıssîsîn ve ruhbanları taklid etmiyoruz."

İnşaallah bu ikazat ve izahatlarımdan sonra Bediüzzaman’ın izzet ve şerefini ve Risale-i Nurun gayret ve namusunu muhafaza etmeyi kudsi bir vazife telakki eden bazı kahraman ve hakikatbîn Nur Talebeleri ayağa kalkıp getirilen şecereyi mercek altına alacaklar ve bu hazin tabloyu tetkik edip bakacaklar. Ta herkes bilsin ki gerçekten bu hakiki bir şecere mi?

Yoksa bütün Nur Talebeleri töhmet altında kalacaklar ve sadakat ve uhuvvet duygusu çok zarar görecektir. Evet hakkın hatır alidir hiçbir şeye feda edilemez. İşte ben mezkûr 11 maddelik hakikatleri zeki, fetanetli, emin, ferasetli nur talebelerinin nazar-ı dikkatlerine takdim ediyorum ve onunla bana düşen vazifeyi yerine getirmiş oluyorum.

             Kardeşim bak bana taalluk eden mühim bir meseleyi de söylemek isterim ta su-i zanna medar olmasın. Şöyle ki:

Ben şahsen bütün ruh-u canımla Hz. Üstadın hem maddi hem manevi siyadetini dergâh-ı İlahiyeden temenni ve niyaz ederim ve hiçbir zaman Hz. Üstadın adem-i siyadetini isbat etmeye çalışmamışım ve çalışmıyorum. Halbuki eğer ben Hz. Üstadın Risale-i Nurdaki akvâlini adem-i siyadetine delil ve hüccet olarak göstersem, elimdeki delil ve senet, yüz defa daha ziyade siyadetini isbat etmeye çalışanların ellerinde bulunan delillerden daha kuvvetli olur. Fakat buna rağmen gayem Üstadın adem-i siyadetini ispat etmek değil, belki siyadetine dair ortaya atılan iddianın ilmen ne kadar doğru olup olmadığını ve Risale-i Nur’un cerh edilmez kat’i hüccetlerinin karşısında ne mahiyette olduklarını tahlil etmektir.
 Not: Kıymetli Kardeşlerim, Üstadın siyadeti hakkında yayınlanan belgelerin tümü yanımda mevcuttur. Hepsini dikkatle tetkik ettim. Sadece yukarıda tercümesini yazdığım belge Üstad ile alakalı olduğundan sizlere, onu takdim ettim. Diğer belgeleri tercüme gereği bile duymadım. Çünkü Üstad ile hiçbir alakası yoktur…Üstadın siyadeti hakkında geniş, izahatlı bir kitabım yakında yayınlanacaktır. Bilgilerinize sunmak isterim.
 مُرادِ مَا نَصِيحَتْ بُودْ وَ گُفْتَمْ * حَوالَتْ بَا خُدا كَرْدَمْ وَ رَفْتَمْYani: Muradım nasihattı söyledim, Allah’a havale ettim ve gittim Molla Feyzi GüzelsoyDiyarbakır

Aralık-2013 


BEDİÜZZAMAN SEYYİD DEĞİLDİR. YENİ ASYA, ÜSTAD'INI YALANCI ÇIKARMA GAYRETİ İÇİNDE

BİR DAVAYA GÖNÜL VERMİŞ, BİR ŞAHSI ÜSTAD BİLMİŞSEN,
NİYE ONU YALANCI VE KORKAK OLARAK LANSE ETME GAYRETİ İÇİNDESİNİZ?

Bu sözüm, hem Bediüzzaman Hazretlerinin "Kürtlüğünü" yalan-dolanlarla ortadan kaldırmaya, onu kabul etmediği halde, Seyyid-Arab yapmaya çalışan bazı Nurcu büyüklerine, bir takım cemaatlere ve Yeni Asya gazetesine.
****
 Kendi üstadlarını korkak ve yalancı çıkarmak için uğraşan bir taife varsa o da bir kısım Nurculardır. Merhum Gazi Bediüzzaman hazretlerinin Kürt oluşunu hazmedemeyen sadece Fetullah Gülen değildir. "Kürtlerin içinden hiç böyle bir adam çıkabilir mi!" diyen büyük abilerimiz vardı.

Bunlar Ahmet Akgündüz'ün her satırı, her mührü, her kağıdı düzmece olduğu ortaya çıkan sözde seyitlik belgeleri ve kitabına da destek oldular. Alim nur talebelerinden muhterem Molla Feyzi Güzelsoy Hocaefendi'nin reddiyelerini sitelerinde gazetelerinde yayınlamadılar, yayınlayanlar da sansürleyip yayınladılar.

Hele yakınlarda ölmüş bir "abi",  kendisi 20 sene önce, Bediüzzaman'ın Kürt oluşunu "mufassal"  olarak yazmışken, Molla Feyzi Güzelsoy'u  yazdığı mektupla tehdit ederek susturmaktan hayâ etmedi.

Veballeri çok büyük. Latin harflerine geçerken sansürlenen seyitlik ile ilgili bazı bölümler vardı. Bazı yayınevleri o bölümleri yayınlayınca diğerleri de yayınlamak zorunda kaldılar.

İşin özü şudur Bediüzzaman Hazretleri siyasi sahada iş görecek, ittihad-ı İslam'ı sağlayacak milyonlar resmi ordusu olacak Seyitler cemaatini bir araya getirecek Süfyan'ın rejimi bid'kârânesini maddeten bitirecek ve Kudüs'e Müslümanların bayrağını dikecek şahıs olan büyük Mehdi değildir.

Bir nur talebesi kalın kafalı olamaz. Okuduğu metni anlamamazlık edemez.

Hadisleri ve ayetleri boşa düşürecek ve Üstadın da asla demediği; hatta tam tersini söylediği bu önemli meseleyi utanmadan tahrif edemez.

Risale-i Nur, kıyamete kadar vazife görecek bir âb-ı hayat-ı iman, bir Kevser-i Kur'anîdir. O büyük ve mübarek nehrin şahs-ı manevisi; ahir zamanın vazifelileri gelene kadar bizzat hizmet edecek, gerçek kişi olan o mübarek şahıs ve şahıslar geldiğinde o Nurani cemaatin başına geçecektir. Hz Mehdi As, vefat ettikten sonra da Risale-i nur kıyamete kadar vazifesini görecek ve her nesle şerhler ve izahlarla iman hakikatlerini ikram edecektir.
Bediüzzaman Hazretleri, bazıları rahatsız olsa da Kürt oğlu Kürttür.

O dönem İslam dünyasının en yüksek ilmi heyeti olan Darül hikmeti-i İslamiye azalığı için doldurduğu evrakta,
"
bir sülâle-i ma'rûfeye nisbetim yoktur" derken de mi korkmuş ve tevriye yapmıştı? Oraya ve daha sonra mahkemeye ifade verirken seyyidliğini reddetmesinin kendisine "seyyidken seyyidliğini reddetmeyi, değilken seyyid olduğunu iddia etmeyi" cehennemle tehdit eden ayet ve hadislerin tehdidi karşısında ne kadar zor duruma soktuğunu bilmeyecek kadar cahil miydi?
Bunlar üstadlarını, maalesef yıllarca ve bazıları hâlen destekledikleri 
Fetullah Gülen ya da bizzat eyyamcı kendi şahısları gibi korkak ve iki yüzlü sanıyor!
Abdülbaki Çimiç adlı Yeni Asya yazarının garip yazısını okuduğunuzda karşınızda pervasız, eyvallahsız ve "hayatımda korku ve yalan nedir bilmedim" diyen Bediüzzaman'ı değil, adına Bediüzzaman dedikleri hayallerindeki Fetullah Gülen'i görürsünüz.

Bu yazı ve benzerleri, Nur talebesi olduğunu iddia eden bir taifenin kendi üstadlarını yalancı ve korkak olarak lanse etme gayretlerinin somutlaşmış halidir.
Bir önceki blog sayfasında Abdullah Demir'in bu iddiaları belgeleriyle nasıl çürüttüğü gösterilmişti. Mutlaka okunmalı
https://tirsaktaci.blogspot.com/2019/02/bediuzzaman-said-nursi-seyyid-degildir.html

http://www.yeniasya.com.tr/abdulbaki-cimic/beduzzaman-nicin-ben-seyyid-degilim-diyor_485229

 






BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ SEYYİD DEĞİLDİR. AKGÜNDÜZ'ÜN AMACI NE? Arşiv belgelerine göre Said-i Nursi Seyyid midir?

Arşiv belgelerine göre Said-i Nursi Seyyid midir?



(Bu makale internette birçok sitede yer alıyor. Abdullah Demir beyin yazısı ilk olarak hangi sitede yer almış bilemiyorum. Mesela www.dunyabulteni.net sitesi bu yazıyı 19 Mart 2013'te daha erken bir saatte yüklemiş ama daha sonra yayından kaldırıp, imzasız ve evraksız halini dolaşıma sokmuş. Ben Zehra'nın sitesindeki linki ekliyor, dunyabulteni sitesindeki yazının ilk halini iktibas ediyorum. Konuyla ilgili olarak kıymetli âlim Molla Feyzi Güzelsoy Hocaefendi'nin de makalesini yine blog'uma ekleyeceğim. Konunun özü şudur: Ahmet Akgündüz ve bir kısım "Türkçü" Nur talebeleri Üstadlarını "Kürtlükten" kurtarabilmek için son 50-60 yıldır büyük bir gayret içindeydiler. Onun Kürtlüğü "Mehdi-i A'zam" olmasına da engel teşkil ediyordu, çünkü, hadislerin ve Bediüzzaman'ın ifadelerine göre "Mehdi-i A'zam seyyid olacaktı".
Şahitliğine güvenilmeyecek bir kişinin beyanı ile Bediüzzaman kendi ap açık beyanlarının hilafına seyyid yapılmaya çalışılmıştır. (Ki bu şahsın kendisi ABD, CIA güdümündeki Rabıtatü'l-Âlem-i İslâmî teşkilatının Türkiye cephesindeki önemli bir ismi olmuş; Türkiye'de Nûr hareketinin önünün kesilmesi, selefiliğin yeşermesi için tercümeler ve dergiler yayınlamış, son olarak ne olduğu erbâbınca 33 yıldır bilinen Adnan Oktar'ın tv'sine çıkarak onu lanse etmiş biridir. O zât, Ubeydi aşiretindendir. Ubeydi aşireti seyyid değildir. Ancak bu şahıs ömrü boyunca kendisini "Seyyid" olarak lanse etmiş bir kişidir.)Yine Ahmet Akgündüz, Bediüzzaman'ın seyyidliği konusuna girişini hususi sohbetlerinde ve youtube'da yayınlanan bir konuşmasında "devletin istihbaratının en tepesindeki bir isim tarafından kendisine teklif edildiğini, Bediüzzaman'ın Kürtlüğü meselesinin devlet için problem olduğunu; bu meseleyi kendisinin yaptığı çalışmalarıyla hallettiğini-halledeceğini" ifade etmiştir. Bu ap açık "şecaat arz etmek"tir. Uyduruk belgelerle "olmayana ergi" gayretidir.Müslüman Kürt kardeşlerimizi rencide etmek, Kürt gençlerini Nur hareketinden soğutmak ve kalbî kopuşu hızlandırmak amaçlıdır.Abdullah Demir beyin yazısı aşağıdadır:***http://www.zehra.com.tr/said-i-nursinin-seyyidligi-tartismalari-_h111304.htmlDünya Bülteni'nde yayınlanan ve linki ortadan kalkmış yazı: https://www.dunyabulteni.net/?aType=yazarHaber&ArticleID=18956www.archive.org sitesine girerek bu yazının orijinaline ulaştım. 
*****

Arşiv belgelerine göre

Said-i Nursi Seyyid midir?


ABDULLAH DEMİR
-Arşiv Uzmanı/Araştırmacı-
19 Mart 2013



Bu yazı, son günlerde Bediüzzaman Said Nursi’nin seyyidliği ile ilgili ifade edilen hususlara naçizane bir katkı yapmayı hedeflemektedir. Buradan hareketle, Said Nursi Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye verdiği terceme-i hal varakasında: “bir sülâle-i ma'rûfeye nisbetim yoktur” [2] diyerek seyyid olmadığını ancak manevi ehl-i beytten olduğunu bazı eserlerinde de ifade etmiştir. Ayrıca Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat kitabında: "Zîrâ meşhur bir nesebim yok ki; mazisini muhafazaya çalışayım." diye ifade etmiştir.[3] Bu aşikâr hakikate rağmen son zamanlarda Prof. Dr. Ahmet Akgündüz öncülüğünde bazı çevreler tarafından Said-i Nursi’nin seyyid ve etnik köken itibariyle de Arap olduğu yönündeki iddialar gündeme gelmiştir. Söz konusu çevreler, iddiaların menşei belli olmayan bazı müşeccereleri delil göstermenin yanı sıra bu iddialarını Osmanlı Arşivi vesikalarıyla sözde desteklemektedirler. Şüphesiz, buradaki temel gaye Said Nursi’nin seyyidlik ve Araplığını ve dolayısıyla Kürt olmadığını ‘ispatlama’ amacına matuftur.  


Seyyid kimlere denir?


Bilindiği gibi peygamberimiz (SAV)’in nesebinden, diğer bir deyişle Hz. Ali ve Fatıma’nın çocuklarından, yani Hz. Hasan ve Hüseyin (RA)’in soyundan gelen ve sahih bir şekilde müteselsilen nesep defterlerine tescil ve tespit edilenlere -neslen- “Seyyid” denir. Diğer taraftan, Peygamberimizin getirdiği hükümlere bi-hakkın riayet eden ve İslam’ı hayatının gayesi bilen, ahkâm-ı ilahiyeyi yayan ve yaşatmaya çalışan; bu uğurda cansiperane mücâhede ve mücadele edenler de al-i beytten sayılır ve manevi “Seyyid” unvanını alırlar.

Nitekim Peygamberimiz (SAV) bir hadisinde, “Selman bendendir ve ehl-i beytimdendir.” diye buyurmuştur.[4] Hz. Selman Acem kavminden olduğu halde Hz. Peygamber, onu kendi manevi al-i beytinden saymış ve kendisine sahip çıkmıştır. Bu da göstermektedir ki, biyolojik seyyidliğin yanı sıra manevi seyyidlik de söz konusudur. Nitekim Hz. Nuh (AS) Rabbine dua etti ve şöyle dedi: Yarabi! Şübhesiz ki oğlum (Ken’an) benim ailemdendir. …

Allah Buyurdu ki: Ey Nuh O, senin ailenden değildir. Çünkü o (nun yaptığı) Salih olmayan bir iştir (o kafirdir) Binâenaleyh bilmediğin bir şeyi benden isteme. Diye Hz. Nuh’u uyarmıştır.[5]

Bu ayetten şunu anlıyoruz peygamber oğlu da olsa amel-i salih işlemeyip peygamberlerin getirdikleri vahiyle amel etmiyorsa peygamber evlâdı olamaz biyolojik seyyidliğin yanı sıra manevi seyyidliiğin dah evlâ olduğu bu ayetten de anlaşılmaktadır.
Ancak, hakikat-ı halin böyle olmadığını aşağıda vereceğimiz Osmanlı vesikalarıyla izah etmeye çalışacağız.

Aynı zamanda, Ahmet Akgündüz’ün, Said Nursi’nin seyyidliğine dair yayınladığı belgelerin gerçek olmadığını delilleriyle birlikte yayınlayacağız. Buradaki asıl maksadımız vesikaları tahrif etmeden gerçekleri ilgilenenlerin dikkatine sunarak rıza-i ilahiyi kazanmaktır. Gayemiz, asla insanların etnik kökenleriyle uğraşmak değil, sadece bir hakikatin ortaya çıkmasına vesile olmaktır. Nitekim Cenab-ı Allah, Hucurat Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve yüce olanınız Ondan çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”[6]
Ayrıca, Peygamberimiz (SAV)’in “Ene ceddu küllü takiyin ve nakibetin” hadisini değerlendiren İmam Ebu Hanife (RA), bütün mümin ve mü’minâtın ehl-i beyt-i nebeviden sayıldığını, hususan evliyayı kirâm ve meşayih-i izamın manevi evladiyet mertebesine daha layık olduğunu belirterek ‘asıl seyyidliğe’ dikkatimizi çekmiştir.[7]

Daha da mühimmi, yazılan şecerelerin birçoğunda yer alan “Bütün insanlar Âdem (AS)’dendir ve Âdem de topraktandır” ifadesi, hiçbir soyun diğer bir soydan üstün olmadığını idrakimize sunmaktadır. İslam’a göre üstünlük takvadadır.

Bediüzzaman da takva ve salih ameli şöyle tanımlamaktadır: “Hukuk-ı beşere riayet edip tecavüz etmemek ve hukukullaha da bi-hakkın riayet etmektir.” Diğer bir değişle evrensel insan hakkına saygı göstermek ve onların hakkına saldırmamak ve Cenab-ı Allah’ın bütün ahkâmına hakkıyla uymak ve emri bi’l-ma’rufu yerine getirmek ve nevahisinden ictinab edip sakınmaktır. Buradan hareketle zühd ve takva sahibi olan Bediüzzaman’ın manevi ehl-i beytten olduğu şüpheden varestedir. Ayrıca, Bediüzzaman’ın yirmi birinci asırda sergilediği hizmet-i imaniye ve islamiyye noktasında hayatı boyunca verdiği mücahede ve mücadele herkes tarafından takdir edilmektedir.
Hizmet-i İmaniye ve Kuraniye nokta-i nazarından Said-i Nursi  manen seyyiddir, aynı zamanda “el-Ulemau veresetü′l-enbiya-i “ sırrınca peygamberlerin de varisidir.
Sahabe-i kiramdan Selman-ı Farisi (RA) ne kadar seyyid ise Üstad Bediuzzaman Said-i Nursi’de o derecede seyyiddir.

Seyyidlik şeceresi nasıl alınır.


Herhangi bir şahıs siyadet davasında bulunduğu takdirde bölgede bulunan Nakibü’l-eşraf’a veyahut bölgede bulunan adli mercilere müracaat eder. Yapılan müracaat üzerine defter kayıtlarına bakılır seyyid olup olmadığına dair kayıtlar onu doğrular nitelikte ise mahkeme şahitlerin de ikrarı üzerine tescili yapılır ve kendisine hüccet-i şer‘iyye verilerek siyadeti tasdik olunur. Söz konusu şecerede Said Nursi’nin mahkemeye böyle bir müracaatı bulunmamaktadır. Herhangi bir müracaat olmadan siyadet defterine kaydının yapılması mümkün değildir.

I. Şecereler tanzim edilirken üzerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın, mahkeme kadısının ve şuhudü’l-hal dediğimiz şahitlerin imza ve mühürlerinin olması şartı vardır. Bu şecerenin üç yerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın üç mührü vardır, fakat hiçbirinde isim yer almamaktadır. Şecerede sadece “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yazmaktadır. Halbuki, aynı mühürde şahsın ismi ile unvanı yazılmalı ve mührün hangi tarihte hâk edildiği yer almalıydı. Bu şecerede ise “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yer almakla birlikte mührün kime ait olduğu ve mührün hangi tarihte kazıldığı yer almamaktadır.

II. Şecere Şeyh Abdülkadir Geylani (KS)’ye kadar uzanmaktadır. Geylani’den sonrasını yani Hz. Hasan’a kadar uzanan on iki babayı ise yazar ensab kitaplarını kaynak göstererek şecereyi tamamlamak üzere yazmaya çalışmıştır. Bu şecereye Hiyaliyyin şeceresi denmez, ancak ve ancak Ahmet Akgündüz şeceresi denir. Çünkü kendisi düzenlemiştir. Şecerede yer almayan isimleri kendisi yerleştirerek yeni bir şecere oluşturmuştur.
III. Hiyaliyyin şeceresi Şeyh Abdülkadir Geylani’den başlayıp Mirza Reşan’da bitmiştir. Hamed el-Hiyali tarafından Üstad Bediüzzaman ve annesi ilave edilmiştir. Mirza Reşan ile Said-i Nursi arasında dört baba yer almamaktadır. Hiyaliyyin şeceresine yazar dört babayı ilave ederek Said-i Nursi’ye kadar silsilenameyi getirmiştir.
IV. Şecerenin ana kaynağını teşkil eden yazıda şu ifade yer almaktadır: “Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[8]

Ancak bu silsile Akgündüz’ün şecereyi dahi yanlış okuduğunu veya hiç okumadığını ortaya koymaktadır. Şecerede Said Nursi’nin nesebinin Hz. Hüseyin’e dayandığı ve annesinin soyunun da Hz. Hasan’a dayandığı kaydı yer almaktadır. Yazar ise şecerede geçen metnin aksine Bediüzzaman’ın soyunun Hz. Hasan’a dayandığını dolayısıyla şerif olduğunu, annesinin soyunun da Hz Hüseyin’e dayandığını ve aynı zamanda seyyid olduğunu ifade etmektedir.

V. Başbakanlık Devlet Arşivi’nden Şeyh Abdülkadir Geylani (KS) ile ilgi aldığımız şecereyle bire bir karşılaştırma yaptığımızda şecerede yer alan isimlerin birbiriyle tezat teşkil ettiğini görmekteyiz. Şöyle ki, arşivdeki şecere Seyyid el-Hamidi el-Kadiri’den başlayıp Hz. Hasan’a dayanmakta iken Hiyali Aşireti şeceresinde bu silsilename bulunmamaktadır.
VI. Şecere baştan sona kadar tek bir hattan ve tek kalemden istinsah edilmiştir. Şecerede yer alan mühürlerin hiçbirinde imza bulunmamaktadır. Ayrıca “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” mühürleri bulunmakta ancak hiçbirinde sadatın isimleri yer almamaktadır. Hâlbuki Osmanlı Arşivi belgelerinde yer alan silsilename ve neseb hüccetlerinde Nekabetü’l-Eşrafın ismi mühürlerde yer almaktadır.[9]

Ayrıca Hiyali şeceresinde yer alan mühürlerin yazı açıları kumpasla ölçüldüğünde yazılar aynı açıyı göstermektedir.
Hâlbuki kazılan mühürlerde aynı ölçüyü bulma imkânı yoktur. Bu durum, mühürdeki yazıların bilgisayarda hazırlandığını kuvvetlendirmektedir.


Risale-i Nur’un birçok yerinde talebeleri tarafından Bediüzzaman’a seyyid misin diye sorulduğunda Bediüzzaman, neslen seyyid olmadığını ifade etmiştir. Seyyidliğin iki kısma ayrıldığını belirten Bediüzzaman, birisinin neslî, diğerinin ise manevi olduğunu ifade ederek manen hem Hasanî ve hem de Hüseynî olduğunu söylemiştir.


4 Ağustos 1334 tarihinde Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye Azalığı’na tayin edilen Bediüzzaman Said Efendi Meşihat’a verdiği Terceme-i hal varakasında Bitlisli olduğunu isminin Said ve şöhretinin Bediüzzaman olduğunu yazmıştır. Ayrıca pederinin ismini Mirza, annesinin ismini ise Nuriye Hanım olarak belirtmiştir.
Devamında, “Bir sülale-i ma‘rufeye nisbetim yoktur. Mezhebim Şafiidir Devlet-i Aliye-i Osmaniye tabiiyetindenim” diye terceme-i hal varakasını doldurmuştur.

[10]
Bu belgeye baktığımızda bilinen ve meşhur olan herhangi bir aileye mensup olmadığını tahrir etmiştir. Yaklaşık dört sene Darü’l-Hikmetü’l-İslamiye Azalığı’nı yürütmüş ve birçok karara “Said” ismiyle imza atmış hiçbir yerde isminin önünde “Seyyid” kelimesini kullanmamıştır. Onunla birlikte görev yapan Seyyid Münib her imzasında Seyyid lafzını kullanarak kararlar altına Said Nursi ile birlikte imza atmıştır.[11]

Yine Bediüzzaman, Muhakemat adlı eserinde “Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim” diyenlerin günahkâr, duhûl ve huruc haram olduklarını ifade etmiştir.[12]

Şualar isimli eserinde ise Bediüzzaman,
“Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime göre bütün kardeşlerim şahadet ederler. Hatta Denizli’deki ehl-i vukuf “Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak” diye onları reddetmiştir.[13]

Yine Şualar adlı eserinde “Ben de ma‘nevi Âl-i Beyt’ten sayılabilirim demekten maksadım bir kısım müçtehidlerin “ve Alâ âlihi ve sahbihi” duasında, Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duaya dâhildirler” diye ifade etmiştir.[14] Evvela: Ben Âl-i Beyt’den sayılabilirim demekten maksadım “ve alâ âlihi” duasında dâhil olmak için bir ricadır.” sözleriyle dile getirmiştir.[15]

Bediüzzaman kendisine yakıştırılmaya çalışılan seyyidlik ve mehdilik konusunda Emirdağ Lahikası’nda şöyle demiştir: “Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirdlerin bu i‘tikadlarına göre, bana karşı demişler ki: “Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demiştim:
Ben, kendimi Seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki ahir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali’nin (RA) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam bir manada hakiki Nur şakirdlerine şamil olmasından ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim.”[16]


Bediüzzaman, Osmanlı arşivi kayıtlarında Said-i Kürdi lakabıyla birçok belgede yer almaktadır. 11 Mayıs 1325/24 Mayıs 1909’da Zaptiye Nezareti’nin İzmid Polis Komiserliği’ne yazdığı yazıda: “Bediüzzaman Kürd Said Efendi’den oraca alınmış olan bir kama ile Rovelverin acilen Zaptiye Dairesi’ne gönderilmesi” talep edilmiştir.”[17] 19 N 1327 tarihinde Birinci Divan-ı Harb-i Örfi ve İki Mekteb-i Musibet Şehadetnâmesi toplatılması için Emniyet-i Umumiye’ye yazdığı yazıda da Said-i Kürdi ünvanlarıyla Bediüzzaman nâm muharrir olarak kayıtlara geçmiştir.[18] 8 Ramazan 1327’de Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Hareket Ordusu Kumandanlığı’na gönderdiği yazıda, İki Mekteb-i Musibet Şehadetnâmesi unvanıyla Said-i Kürdi Bediüzzaman nâm muharrir tarafından neşr olunan risalenin satılmasına engel olunması emri verilmiştir.[19] 12 Şevval 1336’da Harbiye Nazırı namına Kazım Bey’in Musul Valisi Memduh Beyefendi Hazretlerine göndermiş olduğu şifrede, Bitlisli Bediüzzaman Said-i Kürdi Bey taraf-ı âlîlerince Bitlis Gönüllü Kumandanlığı vazifesiyle görevlendirilmiş olan ve Muş’un Rusların eline geçmesiyle orada kalan on iki topu kurtararak Bitlis muharebesine iştirak ile orada yaralı olarak esir düştüğünü ifade etmektedir.[20] Bitlis Valisi Memduh’un Dahiliye Nezaret-i Celilesi’ne görderdiği telgrafda: Tiflis’de esir düşen Bediüzzaman Said-i Kürdi’ye bir miktar para gönderilmesi talebinde bulunmuştur.

[21] 14 Muharrem 1327/5 Şubat 1909 tarihinde Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Zaptiye Nezaret-i Behiyyesi’ne yazdığı arzuhalde, Siyaset-i Şer‘iyye ve Ulum ve şuun-ı muhtelifeden bahis olmak ve şimdilik haftada bir ileride yevmi çıkarılmak üzere “Marifet ve İttihad-ı Ekrad” nâmıyla Türkçe ve Kürdçe bir gazete neşrine mezuniyet i‘tası Bediüzzaman Said-i Kürdi Efendi tarafından verilen arzuhalde istid‘a olunmuştur.[22]

 

Yukarıda verdiğimiz Osmanlı Arşiv kayıtlarında Ekrad veyahut Kürdî lakabı kullanılarak Bediüzzaman’ın mensup olduğu etnik kökene işaret edilmiştir. Arşiv kayıtlarında Bediüzzaman’ın Seyyid olduğuna dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca Bediüzzaman, gazetelere verdiği makalelerde ve Münazarat adlı eserindeki yazıların sonunda imzasını “Kürdî” mahlasını kullanmıştır.
Bediüzzaman Said-i Nursi siyadeti ile ilgili yayınlanan iki şecereyi mukayeseli olarak karşılaştıralım.
[23]
Sayın Prof Dr. Ahmed Akgündüz’ün kitapçığında Bediüzzaman Said-i Nursi hakkında yayınlamış olduğu iki şecereyi mukayeseli bir şekilde tahlil etmeğe çalışalım.
BİRİNCİ ŞECERENİN TAHLİLİ
Kitapçığın 21. Sayfasının birinci satırında yer alan şecerede: Şeyh Abdülkadir Geylani “Şeyh Nureddin Ali”nin oğlu olduğunu yazmaktadır. Osmanlı Arşivi Yıldız Esas Evrakı Gömlek No: 7 Vesika No: 16’da yer alan belgede: Şeyh Abdülkadir Geylani babasının ismi “ibn-i Ebi Salih Musa Cengidost”[24] olduğunu yazmaktadır. Daha da ilginci Sayın Ahmed Akgündüz Şecerede Şeyh Abdülkadir Geylani’nin babası olarak verilen ismi Şeyh Abdülkadir’in 6. torunu olarak göstermiş ve Said-i Nursi’yi de o dedede bağlantısını kurmuştur.[25] 




Sözde Said-i Nursi’nin böylelikle bağlanmış olan soy şeceresi, silsilenamesi ilk babada yıkılmış oldu.
Diğer bir deyişle Hz. Hasan (RA) a dayandırılan silsilename tamamen kopmuş oldu.

Yine şecerenin 21. sayfasında Şeyh Şemseddin Muhammed Abdülkadir Geylani’nin oğlu olduğunu diğer şecerenin 31. sayfasında Şeyh Şemseddin Muhammed Şeyh Abdülaziz’in oğlu olduğunu yazmaktadır.
Sayın Ahmed Akgündüz’ün yayınlamış olduğu şecerelerde dahi taban tabana birbirini nakz eden ifadeler yer almaktadır.
Yıldız Esas Evrakı’nda yer alan şecere yayınlanan her iki müşeccerenin yanlış olduğunu göstermektedir. 










Doğrusu Şeyh Abdülaziz Şeyh Abdülkadir Geylani’nin oğludur Şeyh Muhammed el-Hataki Şeyh Abdülaziz’in oğludur Şeyh Şemseddin ise Muhammed’in oğludur.
Bilindiği gibi aynı soydan gelenler aynı zamanda birbirlerinin varisidirler. Mahkemeye varis olan herhangi bir şahıs dedesinden veyahut babasında bir tereke kaldığı takdirde dava açan ve ölen şahısların varisi olduğunu tespit ettikten sonra ancak onlardan kalan mala sahip olabilir. Arada bir dedesini dahi ispatlayamadığı takdirde o mala malik olamaz.
Aynen bunun gibi şecere silsilenamesinde kopukluk olduğu takdirde Seyyid olduğu ispatlanamaz ancak Nakibü’l-eşraflık müessesi tarafından tanzim edilen defterlere bakılarak soy kütüğü doğrulanırsa şecerenin bir hükmü, şahsiyeti olur aksi takdirde hiçbir geçerliliği olamaz.
Kitapçığın 21.sayfasındaki şecerenin ikinci paragrafında Şeyh Abdülkadir Geylani’nin  841/1437 yılında Dımışk’da vefat ettiği, Sofiye Mezarı’na defnedildiğini yazmaktadır. Osmanlı Arşivi kayıtlarında Seyyid Abdülkadir Geylani’nin Hicir 470/1077 yılında doğduğu ve 561/1165 yılında da vefat ettiği yazmaktadır. Yani 91 sene yaşamış ve Miladi 1165 yılında da Bağdad’ta vefat etmiştir. Yıldız BOA. Yıldız Esas Evrakı No: 444’te yer alan şecerede Şeyh Abdülkadir’in 1165 yılında vefat ettiği yazmaktadır. Yayınlanan Hiyaliyyin şeceresinde 1437 yılında vefat ettiği yazmaktadır. Arada 272 sene fark vardır.
Şeyh Abdülkadir Geylani’nin vefat yerini ve ölüm tarihini bilmeyen birisi nasıl şecereyi düzenler?

Bunu okuyucuların takdirine bırakıyorum.

Aynı şecerede Şeyh Abdülkadir’in çocuklarının olmadığını, akim olarak vefat ettiğini kendinden sonra herhangi bir evlat bırakmadığını ifade etmektedir.Kitapçığın 31. Sayfasında Şeyh Abdülaziz’in onun oğlu olduğunu yazmaktadır.

Her iki şecere arasında tezat teşkil eden birçok ifadeler bulunmaktadır.




Sayın Ahmed Akgündüz de 12 evladının var olduğunu ifade ederek aynı zaman tablosunu vermiştir.[26]

Sayın hoca bu her iki şecerede yer alan ifadelere itibar etmeyip kendisi yeni bir şecere düzenlemiştir.

Kitapçığın 21'inci ve 31. sayfalarında yer alan şecerede Bediüzzaman Said-i Nursi ile ilgili iki farklı ifade yazılmıştır.
21. Sayfada yer alan şecerede “Abdullah kendinden sonra Sermit’te medfun oğlu Şeyh Abdurrahman, oda Şeyh Abdülvahab’ı oda Şeyh Abdullah’ı o da Mirza Reşan’ı oda Mirza Halid’i oda Hıdır’ı oda Ali’yi oda Sofi Mirza’yı bırakdı. Yazılmıştır.
31. Sayfa’daki şecerede Mirza Reşan’dan sonra dört dede atlayarak direkt Said-i Nursi yazılmıştır şöyle ki:“Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[27]
Yukarıda verilen her iki metinde farklı iki ifade yer almaktadır. Sayfa 21’de dört dede zikredildikten sonra Said-i Nursi ismine yer vermiştir.

Sayfa 31’de yer alan şecerede Said-i Nursi’nin Mirza Reşan’ın zürriyetinden olduğunu yazmaktadır. Arada geçen dört baba yok olmuştur.

Şimdi soruyorum acaba hangi şecere doğrudur?

Zikredilen dedeler Said-i Nursi’nin gerçek dedeleri midir bilemiyoruz.


Çünkü şecerenin kaynağı ve menşei belli değildir. Dolayısıyla menşei belli olmayan bir bilginin güvenirliği de olamaz.


Her iki şecerede de Hamed el-Hiyali’nin mührü olmasına rağmen farklılık arzetmesi akla bazı istifhamları beraberinde getirmektedir.

Bu şecereler farklı merkezlerde ve farklı kişiler tarafından tanzim edildiği ihtimalini daha fazla güçlendirmektedir.
Şecereyi yayınlayan Akgündüz, şecereyi yazanın hikayesini şöyle anlatmaktadır:

“Şimdi asıl soruya gelelim, bundan 70 küsur yıl evvel hazırlanan bu şecereyi mezkûr zat nasıl hazırlamış hem anne ve hem de baba tarafından Üstad'ın neslini ve yaşadığı mekânları nasıl öğrenmiş? Bu sorunun cevabı bizce de meçhuldür; ancak en kuvvetli ihtimal bu zat beş sene Kafkas Harbine katılmış ve esir düşmüştür. Aynı cephede savaşan Bediüzzaman ile tanışmış olması ve Üstad'ın onun sâdât-ı Hıyâliyyîn’den olduğunu öğrenmesi üzerine, bu mesele hakkında aralarında bilgi alışverişi meydana gelmiş olması ihtimalidir.”[28]

Yazar bu ifadeyi kullanırken hiçbir kaynak göstermemekte tamamen ihtimaller üzerinden hareket etmektedir. Dolayısıyla şecere kesinlik arz eden bilgilere dayanmalı şüphe ve ihtimaller üzerine bina edilmemelidir.

Şecerede zikredilen yer isimlerinde dahi birçok hatalı ifadelerin kullanıldığı görülmektedir. Bitlis’teki Kürd Hakkarisi olarak geçmektedir. Coğrafya kitaplarında böyle terminolojiye rastlamak mümkün değildir.
İspayirt aşireti altında birleştiklerini ifade ediyor halbuki İspayirt Osmanlı döneminde bir sancak merkezidir. Aşiret adı değildir.
Sözde Said-i Nursi annesinin siyadetini tespit ederken şu ifadeyi kullanmıştır: “Molla Tahir bin Aşireti Hakif mine’l-kurdi’l-Hakkariyeti karyeti bilikan” diye yazmıştır. Bilindiği gibi şecere yazılırken somut isimler yer alır ve müteselsil isimler yazılarak şecere oluşturulur.

Şimdi geçen ifadeleri birer birer ele aldığımızda Hakif aşireti diye bir ifade yoktur. Teşkilat-ı mülkiye itibariyle Bitlis’e bağlı Hakif Nahiyesi yer almaktadır.

Ve bu nahiye Hakkari’ye bağlı olmayıp Bitlis’e bağlıdır. Bitlis’e bağlı Bilikan köyü vardır. Şecerede zikredildiği gibi Bilikan köyü Hakkari’ye bağlı değil Bitlis’e bağlıdır.

Deveye sormuşlar neden boynun eğridir nerem doğru ki demiş. Şecerenin neresine bakarsan yanlışlıklarla doludur.

Ahmet Akgündüz’ün yayınladığı şecere[29]

(1)-Şecerede yer alan ilk satırda “Hiyaliyin Şeyh Abdülaziz bin Şeyh Abdülkadir el-Geylani zürriyetindendir.” Şecere Şeyh Abdülkadir Geylaniden başlayıp Mirza Reşan isminde bitiyor. Abdülkadir Geylani’den başlayıp Hz. Hasan (RA) a kadar uzanan on bir babayı Ahmed Akgündüz ensab kitablarından alıntı yaparak şecereye ilave etmiştir.
Şecere de el-Geylani geçmektedir.
Araplar hiçbir şekilde el-Geylani kelimesini kullanmazlar. El-Ceylani olarak telaffuz ederler. 


(2) Şecerenin üç yerinde “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yazılı mühürler yer almaktadır. Hiçbir mühürde Nakibü’l-eşrafın ismi ve şöhreti yer almamaktadır. Diğer bir ifadeyle şecere üzerinde yer alan [(2), (4) ve (8)] nolu rakamlara dikkatlice bakınız; mühürlerde ne isim var ve ne de seyyidlik ünvanı yer almaktadır.
Mührün hangi tarihte kazıldığına dair hiçbir bilgi yer almamaktadır.

Nakîbü’l-Eşraf herhangi bir yere atandığı zaman iki mühür hazırlanarak birisi merkezi hükümette kalır, diğeri ise görev alan Nakibü’l-eşraf'a verilirdi. Böylelikle herhangi bir evrak merkeze geldiğinde tatbik mühürlerine bakılarak sahte olup olmadığı tespit edilirdi. Kayıtlı olduğu defterlere bakılarak sahte olup olmadığı tespite çalışılırdı. Halbuki söz konusu şecerede, mühürler bir tertip ve düzen içinde değildir, rastgele belgenin her tarafına basılmıştır.


Mühürler bilgisayar çıkışlı olup yazıların tamamı aynı karakterdedir.

Hâlbuki her bir mühür ayrı şahsa ait olmasına rağmen aynı yazı sitili ve karekterleri taşımaktadır.

Ayrıca “ye” harfi altına bilgisayar noktaları konulmuştur. Özellik itibariyle aynıdırlar ve hiçbirinde bir kayma bile olmamıştır.

(3)- Şecerenin ana kaynağını teşkil eden yazıda şu ifade yer almaktadır:

“Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[30]

Şecerede yer alan bu ifadeye göre Said Nursi Hasenî değil, Hüseynîdir. Ahmed Akgündüz, şecereyi Hz. Hasan’a göre düzenlemiştir. İstinat noktası olarak verdiği Hiyaliyyin şeceresine bile ters düşmektedir.

Ona düşen görev yeniden Said Nursi′ye bir baba daha bulup nesebini Hz. Hüseyin’e bağlayarak yeni bir şecere düzenlemesi elzem olmuştur.

Sayın hocanın herhalde şecereyi okumadan yazmış olma ihtimali yüksektir. Zira hoca aksine çok müdakkiktir böyle bir hata yapması mümkün değildir. Ayrıca şecereyi yazanın da hiçbir imla kuralını bilmediğini ve birçok kelimeleri de yanlış yazdığı ortadır.

Bunun tafsilatına girmeyeceğim. Hiyal Aşireti şeceresinde “Mirza Reşan”dan sonra Said Nursi’ye geçmiş ve arada kalan dört babayı zikretmemiştir.

Arada kalan dört babayı Ahmet Akgündüz mesnedi belli olmayan kaynaklardan çıkararak şecereyi tamamlamıştır.

Ayrıca Sayın Hocam; Said Nursi bin Murtaza Mirza bin Ali bin Hıdır bin Mirza Halid isimlerini yani dört babayı  Osmanlı Arşivindeki nüfus kayıtlarından tespit ederek yazdığını basın toplantısında ifade ediyor. Ne yazık ki yapmış olduğum araştırma sonucu Osmanlı Arşivi’nde böyle bir nüfus kaydının bulunmadığını bu söylemin de tamamen hayal ürünü olduğu anlaşılmaktadır.

Zaten kendisi de yayınladığı şecerede böyle bir “Nüfus Defteri’ini” kaynak olarak gösterememiştir.

Aynı zamanda hayal üzerine kurmuş olduğu soy ağacını Mirza Reşan el-Hiyali’ye bağlayarak Hiyal Aşireti şeceresini tamamlamıştır.
Hiyal şeceresinde yer alamayan bu dört babayı ilave ederek şecereyi oluşturmuştur.


(5)-Mühürde “Abdülfettah bin Muhammed Bedreddin” yazılı mührün altında şecereyi yazanın yazısıyla Nakîbü’l-Eşraf Trablus Arabistan ibaresi yazmıştır. Bu adamın Irak’ta Nakibü’l-eşraflık yaptığına göre “Irak Nakibü’l-eşrafı Abdülfettah bin Muhammed Bedreddin” olarak yazılması gerekirdi. Bu mührün de sahte olduğu aşikardır.

Binaenaleyh bu mührün hangi tarihte kazıldığı belli değil ayrıca mühürde şahsın ünvanı da yer almamaktadır. Evet araştırdık böyle bir ismin Trablusşam’da görev yaptığı vakidir. Fakat Irak’ta Nakîbü’l-Eşraflık yaptığına dair hiçbir kayda rastlanamamıştır. Müşeccere sahibi buna bir cevap yazarsa memnun oluruz.

(6)-Mühürde, “Muhammed Emin Müşevvah” yazmaktadır ve mührün altına şecereyi yazan aynı şahıs şu bilgiyi kaydetmektedir:

El-Hiyali el-Hüseyni’n-neseb diye yazmıştır. Bu mührün altındaki yazıya bakılırsa Hiyaliyyin’in hüseyni olduğu anlaşılmaktadır. Fakat şecereyi düzenleyene göre ise Hasani’dirler. Şimdi hangisine inanacağız bilemiyorum bu hususta bir beyanda bulunurlarsa memnun oluruz.


Bu yoklama defterinde, Bitlis’e bağlı İspayirt nahiyesi Nurs köyünde “Muhammed, Kolos ve Hacı Mirza benûn-ı Alo (Ali)” olarak yazmaktadır. Yazar bu kayıttan yola çıkarak Mirza’nın babası Ali olduğu tespit etmiştir. Geriye kalan “Hıdır ve Mirza Halid” Hiyaliyyin şeceresinin son halkası olan Mirza Reşan’a bağlanmıştır. Yazar hangi karine ile bunların Mirza Reşan evlatları olduğu kanısına varmıştır. Ellerinde herhangi bir hüccet-i şer‘iyye olmadığı halde nasıl böyle bir tespitte bulunmuş gerçekten düşündürücüdür. Şecerede var olmayan dört ismi nasıl şecere oluşturarak Mirza Reşan evlatları olduğunu tespit etmiş ve tereddütsüz şecereye ilave etmiştir.


Siyadet şeceresine ismin ilavesi ya mahkeme kararıyla veyahut Nakîbü’l-Eşraf'ın onayıyla ancak mümkün olabilir. Burada yazar hem kadılık görevini yapmış ve aynı zamanda Nakîbü’l-Eşraflık yetkisini kullanarak yeni bir şecere düzenlemiştir. Ve’s-sellam…

Isparta’nın Eğirdir kazası Barla Nahiyesi’nde mecburi ikamete tabi tutularak verilen tevkif müzekkeresidir.[32]

Yukarıda verilen kayda göre Said-i Kürdi’nin babasının ismi Murtaza Mirza olduğunu yazmaktadır. Yazar bu ismi Murtaza bin Mirza olarak okumuştur. Bununla da kalmayıp belgede yer almayan bazı ifadeleri de ilave ederek şöyle yazmaktadır: “Seyyid Mirza nisbetün ila ceddihim es-Seyyid Murtaza bin Zeynelabidin bin Seyyid Mirza ve’t-teleffazu tesmiyete Murtaza mine’l-Etraki Mirza” diye ifade etmektedir.

Seyyid Mirza isminin Ceddi es-Seyyid Murtaza bin Zeynelabidin’den geldiğini ve Türkler Mürteza’yı Mirza olarak telafuz ettiklerini yazmaktadır.

Yukarıda Türkçe olan bu belgenin neresinde böyle bir ifade yer almaktadır. Halbuki Mirza ismi bölgede çok yaygın olarak kullanılan bir isimdir. Mirza Kürtçe bir isimdir. Mir, Arapça emirin bozulmuş hali olup Kürtçe lehçesine yerleşmiş bir ıstılahtır. Mir, Emir anlamındadır. “Za “ doğmak anlamını taşımaktadır. Mirza emirin oğlu anlamına gelmektedir. Bu isim bölgede yaygın olarak kullanılan isimlerden biridir. Örneğin: Mirza, Halza, Varza, Dedza ve Amiza mahalli dilde çokça kullanılan ifadelerdir. Dolayısıyla bu isimlere kutsiyet izafe etmeğe de gerekte yoktur.

Nüfus Müdürlüğü'nden aldığımız nüfus kaydında Said-i Nursi’nin sadece babası Mirza ve Annesi Nuriye olarak yer almaktadır. Dedeleriyle ilgili herhangi bir kayda rastlanamamıştır.




Ahmet Akgündüz basın toplantısında “Said-i Nursi’nin dört dedesini Osmanlı Arşivi nüfus defterlerinden tespit etmiş bulunuyoruz” diye ifade etmektedir. Sayın Hocam mademki elinizde Bediüzzaman’la ilgi nüfus kayıtları var, şecerenizde bir vesika dahi olsun neden yayınlamamışsınız? Dört babayla ilgili bizim bilmediğimiz nüfus kayıtları varsa bunları da yayınlamanızı istiyoruz..
BELGE – 2
Seyyid Hamidi el-Kadiri şeceresinin ilk sayfasıdır.
BOA. YEE NO: 7/16-1[33]
Hazihin şeceretün asluha asîlün ve fer’uha nebîlün ve hâmiluha reculün celilün es’elullahe en yerzukahü’l-istikamete bi-hürmeti Mahummad’in (SAV) el-muhbitu aleyhi’l-vahyü ve’t-tenzîl emzayteha ve enfezetha ve en’l-fakirü’l-vara ev hâhdimü’l-fukara es-Seyyid Hamid el-Kadiri affa anhu Rabbuhu 
Mühür: Lailahe ilah Şeyh Abdülkadir şeyün lillah 1262
Mühür
Es-Seyyid Hamid el-Kadiri
1291
SEYYİD HAMİD’İN ŞECERESİDİR
1-El-İmam Ali (RA)
2-Seyyid İmam el-Hasan (RA)
3-Seyyid Hasan el-Müsenna
4-Seyyid Abdullah el-Mahdi
5-Seyyid Musa el-Cûvni
6-Seyyid Abdullah
7-Seyyid Musa
8-Seyyid Davud
9-Seyyid Muhamed
10-Seyyid Yahya ez-Zahid
11-Seyyid Abdullah el-Ceyli
12-Salih Musa Cengidost
13-Seyyid Abdülkadir
14-Seyyid Abdülaziz
15-Seyyid Muhammed el-Hâtaki
16-Seyyid Şemseddin
17-Seyyid Şerafeddin
18-Seyyid Zeyneddin
19-Seyyid Veliyuddin
20-Seyyid Nureddin
21-Seyyid Hüsameddin
22-Seyyid Muhammed Derviş
23-Seyyid Nureddin
24-Seyyid Zeyneddin
25-Seyyid Mustafa
26-Seyyid Selman
27-Seyyid Hamis
28-Seyyid Muhammed Salih
el-                  Kadiri
29-Seyyid Hamidi el-Kadiri
BOA. YEE NO: 7/16[34]

BELGE -3

1-Muhyiddin Abdülkadir Geylani 470-561
2-Şeyh Abdülaziz (Musul) (Sincar Hiyal) 532-602/1205
3-Şeyh Muhammed el-Hettak el-Hiyali
(652/1254, Rufya-Berdereş Kazası-Hiyal-Sincar)
4-Muhammed Hüsamüddin Şarşık el-Hasan
el-Hıyali (652/1254-Kuzey Irak)
5-Şeyh Ebu Salih Şemsüddin Muhammed el-Ekhal
(651-739/1338,Sancar Kazası-Hıyal Köyü)
6-Şeyh Nureddin Ali, Sâdât-ı Hiyaliyyin'in
ve bu arada Bediüzzaman Hazretlerinin dedesidir.
7-Muhyiddin Abdülkadir
8-Şemseddin Muhammed
9-Şeyh Alaaddin Ali (785-853/1450-Kahire)
10-Şeyh Bedreddin Hasan Hamevi
11-Şeyh Abdürezzak (6 Safer 901/26 Ekim 1495 öl. Dedesi
12-Şeyh Bedreddin'in Türbesinde medfun)
13-Abdullah (Korsinc-Hizan Yeni Adı Karbastı)
14-Abdurrahman (Sermit-Hizan, Yeni adı Yamaç)
15-Abdulvehhab
16-Abdullah
15-Mirza Reşan
16-Mirza Halid
17-Hıdır
18-Ali (Alo)
19-Sufi Mirza (1920)
20-Bediüzzaman Said Nursi
(1876-1960-Urfa)
Hiyaliyyin Şeceresi’nin Musul Arşivlerinden alınmayıp Mahmud Said trafınadn kendisine verildiği basın toplantısında ifade etmektedir.
Şecerede yer alan usul hatasını maddeler halinde vereceğiz.
1-Hiyaliyyin şeceresinin hangi tarihte tanzim edildiği belli değildir.
2-Nakibu’n-nükabanın onayı ve mutabıktır mührü bulunmamaktadır.
3-Şecerenin hangi vilayetin Nakibü’l-eşrafı tarafından tasdik edildiğine dair herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
4-Şecere müteselsil bir nesep şeceresi olmayıp isimler arasında kopukluk vardır.
5-Şecere’de yer almayan Said-i Nursi’nin 4 dedesi Hiyaliyyin şeceresine ilave edilerek şecere yazılmıştır.
6-Abdülkadir Geylani’den, Hz. Hasan (RA)’a kadar 12 dede ensâb kitaplarından alıntı yapılarak şecereye konulmuş ve bu şekilde yeni bir şecere oluşturulmuştur.
7-Seyyidlik şeceresine isim ilave etme yetkisi Nakibü’l-eşraf kaymakamına aittir. Başkası şecereye müdahale edemez. Şecereye başkaları tarafından ilave edilen isimlerin hukuki açıdan hiçbir geçerliliği yoktur.
8-Seyyidlik şeceresinin onaylanması sadece İstanbul’daki Nakibü’l-eşraf yetkisindedir. Taşradan gönderilen şecereler, defter kayıtlarına bakılarak doğru olup olmadığı tespit edildikten sonra “mutabıktır” mührü basılarak tarih atılır ve siyadet beratı şecere sahibine verilir. Hiyaliyyin şeceresi bu hüviyeti taşımadığı için hukuki hiçbir geçerliliği yoktur.
9-Nakibü’l-Eşraf Defterleri’ne ve nüfus kayıtlarına dayandırılmadan düzenlenen silsilenâmenin hukuki hiçbir geçerliliği yoktur. 
10-Hiyaliyyin şeceresi üzerinde bulunan mühürlerin tamamı bilgisayar çıkışlıdır. Bu şekildeki mühürler hiçbir belgede mevcud değildir.
11-Şecerede Nekabetü’s-Sadatü’l-eşraf yazan üç mühürde hakk tarihi ve seyyidlerin isimleri yer almamaktadır.
12-Nakibü’l-eşraf mühürleri iki tane yaptırılır birisi merkezde diğeri taşraya tayin edilen kaymakama verilir.
Bağdad Nakibü’l-eşraf merkezinde şecerede yer alan mühürlerin tatbik mühürleri var mıdır?
Hiyaliyyin şeceresi Musul Arşivi’nden alınmamıştır. Dr. Mahmud Said tarafından Arap aşiretleri dolaşılarak elde edildiği Sayın Prof Dr. Ahmed Akgündüz basın toplantısında ifade ediyor.
13-Şeyh Abdülkadir Geylani silsilesinden gelen Hiyaliyyin Aşireti’nin seyyid olmadığı Osmanlı Arşivi kayıtlarında yer almaktadır.(Ayrıntılı bilgi için bkz.Başbakanlık Devlet Arşivi Yıldız Esas Evrakı DosyaNo: 7 Gömlek No: 16).
[2] Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvâli) C. IV, sh. 27
[3] Said-i Nursi, Asar-ı Bedi‘iyye, Münazarat kısmı,  Envar Neşriyat s. 364.
[4] İbn-i Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye Kahire 1955, c. III, s. 224.
[5] Hud Sûresi,11/ Ayet 45-46
[6] Hucurat Sûresi No: 49 Ayet 13.
[7] BOA. Y.E.E No: 7/16-4.
[8] Ahmed Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamebere Kadar Uzaman Soyağacı, s. 30-31.
[9] Bkz İbnü’l-Emir Ensab, No 20.
[10] Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvâli) C. IV, sh. 271: Sadık Albayrak’ın kullandığı bu belgeyi yerinde görmek için Meşihat Arşivi’ne gittim görevlinin ifadesine göre bu belge yok olmuştur. Bu belgenin kim tarafından oradan alındığı bilinmiyor.
[11] Meşihat Arşivi Karar defteri.
[12] Said-i Nursi Asar-ı Bediiyye, Muhakemat kısmı Envar Neşriyat 2012, s. 204
[13] Said-i Nursi, Şualar s. 383
[14] Said-i Nursi, Şualar Envar Neşriyat s. 414
[15] Said-i Nursi, age., s. 424.
[16] Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası I, Envar Yayınları, İstanbul, s. 267.
[17] BOA. ZB. 629/55.
[18] BOA. DH. EUM THR 6/68.
[19] BOA. DH. EUM THR 5/7.
[20] BOA. DH. ŞFR 89/138.
[21] BOA. DH. ŞFR 529/62.
[22] DH. MKT 2730/76.
[23] Akgündüz kitapcığı,age, s. 21
[24] Şemseddin Sâmi, Kamusü’l-A‘lam kitabında Şeyh Abdülkadir Ebu Muhammed bin Ebi Salih bin Cengidost olarak yazmaktadır İstanbul 1311, c. IV, s.3089
[25] Aşağıda verilen belge 3 bakınız aynı zamanda Osmanlı Arşivinden aldığımız Şeyh Abdülkadir Geylani şeceresi ile kiyaslayınız.
[26] Ahmed Akgündüz age s. 9
[27] Akgündüz, age. s. 30-31.
[28] Bkz. Akgündüz, age., s. 8.
[29] Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 30-31
[30]. Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 30-31
[31] Akgündüz, age. s. 14
[32] Akgündüz, age. s. 14
[33] BOA. YEE No: 7-16 Not: işbu şecere es-Seyyid Hamidi Elkadiri tarafından düzenlenerek tastik edilmiştir.
[34] BOA. YEE No: 7-16, 2-3 Not: işbu şecere es-Seyyid Hamidi Elkadiri tarafından düzenlenerek tasdik edilmiştir.


Yayınlanan Hiyaliyyin
şeceresindeki eksiklikler.


İKİNCİ ŞECERENİN TAHLİLİ

Kuyud-ı Kadime Arşivi’nden alınan Tapu yoklama defteri[31]

SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLANİ AHFADINDAN

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ’E GÖRE HİYALİYYİN ŞECERESİ


SONUÇ 

Şecerede yer alan usul hatasını maddeler halinde vereceğiz:

1-Hiyaliyyin şeceresinin hangi tarihte tanzim edildiği belli değildir.2-Nakibu’n-nükabanın onayı ve mutabıktır mührü bulunmamaktadır.3-Şecerenin hangi vilayetin Nakibü’l-eşrafı tarafından tasdik edildiğine dair herhangi bir bilgi yer almamaktadır.4-Şecere müteselsil bir nesep şeceresi olmayıp isimler ilave edilmiştir.5-Şecere’de yer almayan Said-i Nursi’nin 4 dedesi Hiyaliyyin şeceresine ilaveyle raptedilmiştir.6-Abdülkadir Geylani’den, Hz. Hasan (RA)’a kadar 12 dede ensâb kitaplarından alıntı yapılarak şecereye konulmuş ve bu şekilde yeni bir şecere oluşturulmuştur.7-Seyyidlik şeceresine isim ilave etme yetkisi Nakibü’l-eşraf kaymakamına aittir. Başkası şecereye müdahale edemez. Şecereye başkaları tarafından ilave edilen isimlerin hukuki açıdan hiçbir geçerliliği yoktur.8-Seyyidlik şeceresinin onaylanması sadece İstanbul’daki Nakibü’l-eşraf yetkisindedir. Taşradan gönderilen şecereler, defter kayıtlarına bakılarak doğru olup olmadığı tespit edildikten sonra “mutabıktır” mührü basılarak tarih atılır ve siyadet beratı şecere sahibine verilir. Hiyaliyyin şeceresi bu hüviyeti taşımadığı için hukuki hiçbir geçerliliği yoktur.9-Nakibü’l-Eşraf Defterleri’ne ve nüfus kayıtlarına dayandırılmadan düzenlenen silsilenâmenin hukuki hiçbir geçerliliği yoktur. 10-Hiyaliyyin şeceresi üzerinde bulunan mühürlerin tamamı bilgisayar çıkışlıdır. Bu şekildeki mühürler hiçbir belgede mevcud değildir.11-Şecerede Nekabetü’s-Sadatü’l-eşraf yazan üç mühürde hakk tarihi ve seyyidlerin isimleri yer almamaktadır.12-Nakibü’l-eşraf mühürleri iki tane yaptırılır birisi merkezde diğeri taşraya tayin edilen kaymakama verilir.Bağdad Nakibü’l-eşraf merkezinde şecerede yer alan mühürlerin tatbik mühürleri var mıdır?Hiyaliyyin şeceresi Musul Arşivi’nden alınmamıştır. Dr. Mahmud Said tarafından Arap aşiretleri dolaşılarak elde edildiği Sayın Prof Dr. Ahmed Akgündüz basın toplantısında ifade ediyor.13-Şeyh Abdülkadir Geylani silsilesinden gelen Hiyaliyyin Aşireti’nin seyyid olmadığı Osmanlı Arşivi kayıtlarında yer almaktadır.(Ayrıntılı bilgi için bkz.Başbakanlık Devlet Arşivi Yıldız Esas Evrakı DosyaNo: 7 Gömlek No: 16).

[1]İbn-i Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye Kahire 1955, c. III, s. 224.[2]Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvâli) C. IV, sh. 27[3]Said-i Nursi, Asar-ı Bedi‘iyye, Münazarat kısmı,  Envar Neşriyat s. 364.[4]BOA. Y.E.E No: 7/16-4.[5]Bkz. BOA. Y.E.E No: 7/16-10.[6]Ahmed Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 11; BOA. Tapu Tahrir Defteri No: 64, s. 346.[7]Ayhan Işık, Meşihat Arşivi Nakîbü'l-eşrâf Defterleri, [Yayınlanmamış Doktora Tezi] ;Meşihat Arşivi Nakîbü'l-eşrâf Defterleri Genel No:99, Özel No:32, 189a .[8]Ayhan Işık, Aynı Yer.[9]Şit Tufan Buzpınar, (Makale), İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul, 1988, C. 32, shf. 322-324.[10]Ayrıntılı bilgi için Bkz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, TTK Yayınları, Ankara 1984, s. 161; Murat Sarıcık, Osmanlı İmparatorluğu’nda Nakîbü’l-Eşraflık Müessesi, TTK Yayınları, Ankara 2003, s. 64-67.[11]İ. EM 20-1 A E. No 4005.[12]Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Yayınları, Ankara 2004, c. II, s. 648.[13]Bkz. Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 2.[14]Bkz. Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. -30-31.[15]BOA. A.E III. OSMAN NO: 56/4019;  Bkz. Ekler Kısmı, Belge I.[16]Bkz. Akgündüz, Age., s. 8.[17]Akgündüz, age. s. 30-31.[18]Bkz İbnü’l-Emir Ensab, No 20.[19]Abdullah Demir-M. Mahfuz Söylemez, 1550 Tarihli Tahrir Defterine Göre Çapakçur Livası Nüfus ve İskân,Bingöl Belediyesi Kültür yayınları, 2010, s. 94.[20]Ayrıntılı bilgi için bkz. Murat Sarıcık, Osmanlı İmparatorluğu’nda Nakîbü’l-Eşraflık Müessesi, TTK Yayınları, Ankara 2003, Belge xxx; BOA. TTD. 660, s. 272.[21]Ahmed Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 10[22]BOA. T.T.D No: 998, sh. 36-37[23]BOA. YEE. No: 7/16, s. 6[24]Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvâli) C. IV, sh. 271: Sadık Albayrak’ın kullandığı bu belgeyi yerinde görmek için Meşihat Arşivi’ne gittim görevlinin ifadesine göre bu belge yok olmuştur. Bu belgenin kim tarafından oradan alındığı bilinmiyor.[25]Meşihat Arşivi Karar defteri.[26]Said-i Nursi Asar-ı Bediiyye, Muhakemat kısmı Envar Neşriyat 2012, s. 204[27]Said-i Nursi, Şualar s. 383[28]Said-i Nursi, Şualar Envar Neşriyat s. 414[29]Said-i Nursi, age., s. 424.[30]Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası I, Envar Yayınları, İstanbul, s. 267.[31]BOA. ZB. 629/55.[32]BOA. DH. EUM THR 6/68.[33]BOA. DH. EUM THR 5/7.[34]BOA. DH. ŞFR 89/138.[35]BOA. DH. ŞFR 529/62.[36]DH. MKT 2730/76.[37]Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yıldız Esas Evrakı (BOA. Y.E.E) Gömlek No: 7 Belge 16-1[38]Detaylı bilgi için Bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yıldız Esas Evrakı (BOA. Y.E.E) No: 7/16-2[39]BOA. Y.E.E No: 7/16-3[40]BOA. Y.E.E No: 7/16-4[41]Akgündüz kitapcığı, s. 21[42]Şemseddin Sâmi, Kamusü’l-A‘lam kitabında Şeyh Abdülkadir Ebu Muhammed bin Ebi Salih bin Cengidost olarak yazmaktadır İstanbul 1311, c. IV, s.3089[43]Aşağıda verilen belge 3 bakınız aynı zamanda Osmanlı Arşivinden aldığımız Şeyh Abdülkadir Geylani şeceresi ile kiyaslayınız.[44]Ahmed Akgündüz age s. 9[45]Akgündüz, age. s. 30-31.[46]Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 30-31[47]. Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 30-31[48]Akgündüz, age. s. 14[49]Akgündüz, age. s. 14[50]BOA. YEE No: 7-16 Not: işbu şecere es-Seyyid Hamidi Elkadiri tarafından düzenlenerek tastik edilmiştir.[51]BOA. YEE No: 7-16, 2-3Not: işbu şecere es-Seyyid Hamidi Elkadiri tarafından düzenlenerek tastik edilmiştir.[52]Meşihat Arşivi Karar Defteri No: 1786, Vrk 46[53]Ayrıntılı bilgi için bkz, Mahmud Kaya, (Makale), İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul, 1988, C. 8, shf. 537-538