25 Aralık 2019 Çarşamba

İNGİLTERE, OSMANLI'DA NİÇİN BANKA KURAR? KENDİ BELGELERİYLE MÜTHİŞ İFŞAAT!


İNGİLTERE, OSMANLI'DA NİÇİN BANKA KURAR?


Merak edenlere 14 yıl önce yayınlanmış güzel bir makale ve sonunda sömürgeci zihniyeti deşifre eden orijinal bir belge. Araştırmacı-yazar Reşat Kasaba beyefendiye bu güzel çalışması için teşekkürü bir borç biliyoruz: XIX. Yüzyılın ilk yarısında İzmir'de bir İngiliz Bankası:

***
İZMİR TİCARET BANKASI

Osmanlı İmparatorluğu'nda kurulan ilk banka olarak genellikle Osmanlı Bankası bilinir. Halbuki, Osmanlı Bankası'nın kurulduğu tarih olan 1863'ten yirmi yıl önce, Osmanlı İmparatorluğu'nda ikisi İzmir'de ve biri İstanbul'da olmak üzere üç banka kurulmuştu. İzmir'deki bankalardan biri (İzmir Bankasi) kurulduğu yıl Osmanlı hükümeti tarafından kapatıldı. İstanbul Bankası ise varlığını yedi yıl kadar sürdürdü, ama kuruluş amacı olan Osmanlı parasının ve mali sisteminin düzeltilmesini sağlayamadan iflas etti. Bu yazıda üzerinde etraflıca duracağımız İzmir Ticaret Bankası (ITB) ise kuruluş biçimi ve amaçları açısından bir çok özelliği olan önemli bir girişimdi.

KURULUŞ İNGİLTERE'DE

İzmir Ticaret Bankası'nın kuruluşunu izlemek için 1843 yılına dönmemiz gerekiyor. O tarihte Osmanlı İmparatorluğu ile ticaret yapan otuz İngiliz firması İngiltere hükümetine başvurarak İzmir'de kurmayı tasarladıkları bir banka için izin ve onay belgesi istediler (1). Salt bu başvuru ITB'ye İngiliz bankacılık tarihinde de özel bir yer kazandırıyordu. Asıl faaliyeti yabancı bir ülkede yoğunlaşacak bir bankanın İngiltere'de kurulmak istenmesi alışılmamış bir durumdu. İngiliz Ticaret Bakanlığı bu gerekçeye dayanarak ilk başvuruyu hemen geri çevirdi. Bunun üzerine ikinci bir dilekçe hazırlayan girişimciler neden böyle bir yönteme başvurduklarını açıkladılar. Buna göre bankayı İngiltere'de kurmak istemelerinin en önemli nedeni, sermayeye katkıda bulunacak pay sahiplerinin korunmasıydı. Böyle bir güvence olmazsa İngiliz sermayedarları bankanın borçlarından tek tek sorumlu tutulabilir bu koşullar altında da Osmanlı İmparatorluğu gibi uzak ve güvensiz bir ülkede kimse yatırım yapmak istemezdi. Ayrıca, sınırlı sorumluluk ilkesi ve hükümet garantisi, girişimcileri Osmanlı İmparatorluğu'nda yatırım yapmış olan diğer Avrupalı sermayedarlarla eşit duruma getirecekti.(2) Bu ikinci dilekçenin diğer bir bölümünde belirtildiğine göre, imparatorluğun doğal kaynakları o zamana kadar sermaye darlığı nedeniyle işlenip pazarlanamamış, bu yüzden gelişemeyen ihracat da osmanlıların satın alma gücünü sınırlamıştı. İzmir Ticaret Bankası, vereceği düşük faizli kredilerle bölgedeki para kıtlığına çözüm getirecek ve İmparatorluğun İngiliz malları için bir pazar olarak gelişmesine katkıda bulunacaktı. (3)

"Anadolu'nun en değerli ürünleri İzmir'de toplandığı için" (4) bankanın merkezi olarak bu sehir seçilmişti. Londra'daki şube İngiliz ihracatçılarına Osmanlı İmparatorluğu'nda verilen senetlerin paraya çevrilmesi için gerekli olanakları sağlayacak, İmparatorluğun çesitli yerlerindeki şubeler ise para ve senetlerin hızla ve güvenle dolaşımına aracılık edeceklerdi. Böylece iç bölgelerde para ve kıymetlı maden taşıma zorunluluğu ortadan kalkacaktı. Girişimciler, yerel tüccarların iç bölgelerdeki etkinliklerine son vermek için İngiliz tüccarlarına yardım etmeyi de planlıyorlardı. Buna ek olarak, yerel tüccarların tasarruflarının zamanla bankanın kasasına akacağını da umuyorlardı. (5)

İngiliz Ticaret Bakanlığı birinci dilekçeye itiraz ederken belli başlı üç neden daha öne sürmüştü. Bunlardan birincisi, Osmanlı hükümetinden izin almadan böyle bir girişimin onaylanmasının uygun olmayacağıydı. Girişimciler buna cevap olarak, banka kurulmadan önce izin istenirse Babiali'nin ya izin vermeyeceğini ya da kendilerini uzun süre oyalayacağını ileri sürdüler. İstanbul'da Osmanlı maliyesi üzerinde etkisi olan bir takım kişiler imparatorluğun mali sistemindeki düzensizlikleri gidermeyi amaçlayan böyle bir kuruluşu engellemeye çalışacaklardı. Çünkü ülkeye ve ticarete sonsuz zarar veren bu düzensizlikler, kendilerine çesitli kazanç imkanları açmıştı. Ama, bankanın kuruluşu tamamlandıktan sonra ülkeye sağlayacağı yararlar, Babiali'nin kuşkularını giderecek, 'değil izin her türlü yardımın alınmasını kolaylaştıracak'tı. (6)

İngiliz Ticaret Bakanlığı'nın itirazina yol açan 2. neden böyle ayrıcalıklarla ve resmi destekle güçlendirilmiş bir İngiliz firmasının diğer Avrupa hükümetlerinin tepkisine yol açma olasılığıydı. Girişimcilerse İngiliz hükümetinden istenen desteğin kendilerine herhangi bir ayrıcalık vermeyeceğini, tam tersine, tek isteklerinin Osmanlı İmparatorluğu'nda diğer ülkelerin koruması altında çalışan firmalarla eşit düzeye gelmek olduğunu savundular. (7)

3.olarak, Ticaret Bakanlığı, ITB'nin İngiliz ticaretinde tekelci bir konum edinmesi tehlikesinden bahsetmiş, bunun da İngiliz tüccarlarının rekabete dayalı çıkarlarını olumsuz yönde etkileyebileceğine değinmişti. Kurucular, bankacılık dışında hiçbir faaliyete katılmayı planlamadıklarını, zaten müşteri olarak çekmeye çalıştıkları tüccarlarla rekabete girişimlerinin anlamsız olacağını söylediler. Ek bir güvence olarak, kendilerine ticari nitelikteki tüm faaliyetleri yasaklayan bir genelgeye uyacaklarini bunun tesbiti için de hesaplarının belli aralıklarla İngiliz hükümeti tarafından denetlenmesine karşı çıkmayacaklarını belirttiler. (8)

Bu ikinci dilekçede sıralanan gerekçeler Ticaret Bakanlığı'nı olumlu yönde etkilemiş olsa gerek ki 1844 yılının ilk yarısında tüm formaliteler tamamlandı ve ITB Londra'da kuruldu. (9)

Kuruluş belgesi bankanın sermayesini 200 bin sterling olarak belirliyordu. Bu para, 1000'er sterlinlik 200 paya ayrılacaktı. Kuruluş amacı, 'İzmir'de, para basmak dışında her türlü bankacılık işlemini yapmak' şeklinde belirtilmişti. (10)

Bankanın genel yönetim kurulu Londra'da olacak, bu kurul dış ülkelerdeki çalışmaları İzmir'de bulunduracakları bir yerel yönetici aracılığıyla denetleyecekti. IBT, kuruluş biçimi, sermayesinin hacmi ve öngörülen çalışma alanları bakımından dış ülkelerdeki diğer İngiliz bankalarının çok önündeydi. Buradan şunu belirtelim ki, İngiltere'de hükümetinden izin alarak Londra'da kurulma yöntemini, dış ülkelerde ITB'den sonra kurulan bankalar yaygın bir biçimde benimsediler. (11)

Girişimcilerin ilk dilekçesini izleyen yazışmalardan anlaşıldığına göre, ITB hiçbir zaman salt yerel bir banka olarak tasarlanmamıştı. Bankanın geniş kapsamlı bir mali örgüt olarak Osmanlı hükümetine bir çok alanlarda yardım edebileceği ve bu yoldan edineceği siyasi ağirlığını İngiliz hükümetinin yararına sunacağı sık sık belirtilen noktalardandı. (Kupürünü yayınladığımız belge) (12)

(...) Hem girişimciler, hem de İngiliz hükümeti ITB'yi salt bir banka olarak değil, uzun dönemli amaçları yolunda önemli bir araç olarak görüyorlardı. Bu nedenle de İngilizler aynı tarihlerde kendi denetimleri dışında gelişen bankacılık deneyimleriyle hemen hemen hiç ilgilenmediler.

(...) Ne var ki, edindiği çok yönlü güce, İngiltere hükümetinin sagladığı desteğe ve amaçlarıyla İngiltere'nin siyasi/ekonomik çıkarları arasındaki koşutluğa ragmen ITB macerası başarısızlıkla sonuçlandı.

(...) ITB'yi etkisiz kılan asıl unsur, yerel tüccarların bölgedeki ticaret ağları üzerine kurmuş oldukları yaygın denetim gücüydü. Çoğunluğu gayri-müslim olan bu grubun güçlenmesi Napolyon Savaşları sırasında Fransızların Dogu Akdeniz'den çekildiği yıllara rastlar. Bu aracılar, ticaretin yanında her türlü bankacılık işlemlerini görüyorlar ve iltizam anlaşmalarına da geniş bir biçimde katılıyorlardı.

Dipnotlar
1- İzmir Ticaret Bankası ile ilgili belgeler İngiliz Devlet Arşivlerinde (Public Record Office), Ticaret Bakanlığı (Board of Trade) tasnifinde BT 1/569 numaralı dosyada bulunuyor.
2- BT 1/569, Belge (B) 2, s.1,2
3- Ibid. s. 3.
4- Ibid. ve aynı yerde belge 4.
5- Aynı yerde belge 2, s.4.
6- Ibid. s.5.
7- Ibid. s.6.
8- Ibid. s.7.
9- Büyük bir olasılıkla, ITB, Türkiye'de kurulan ilk modern banka niteliğini taşıyordu. ITB ve onun çagdaşı olan İzmir Bankası'ndan söz eden görebildiğim tek kaynak Zafer Toprak'ın Türkiye'de Milli İktisat'ıdır. Bkz. s.135.
10- BT 1/569, B 5.
11- Bkz. A. Baster, 'The Origins of British Banking Expansiyonin the Near East', Economic History Review, Cilt 1, Ekim 1934, s.78.
12- BT 1/569, B 3 (Ticaret Bakanlığı ile ITB'nin kurucuları arasındaki yazışmalar).




İŞTE BELGE'NİN İÇERİĞİ

Türkiye'de Kurulması Düşünülen İngiliz Bankası'na İlişkin Rapor
(Kaynak: İngiltere Arşivleri, Board of Trade, Dosya No: B.T. 1/569, Belge no: XC/A 046442 Tarih: 1843)

Türkiye'de kurulması amaçlanan İngiliz Bankası'nın İngiltere'nin bu ülkedeki siyasal etkisinin artmasına katkıda bulunacağı bildirilmektedir. Asağıdaki notların dikkate alınması önerilmektedir.

1- Dünyanın hiçbir ülkesinde sermayenin gücü herhangi bir mali düzenin olmadığı ve devlet görevlileri arasında rüşvetin yaygın olduğu Türkiye'deki kadar fazla değildir.

2- Sözkonusu Banka, Türkiye Hükümeti'ne önemli miktarlarda mali yardımda bulunabilecektir; bu durum da bir siyasi etkinlik kaynağı oluşturacaktır.

3- en önemli devlet görevlileri genellikle olmasa da sık sık en fazla parayı verenin eline geçmektedir; bankanın bu atamalar üzerinde ara sıra dolaylı bir etkisi olabilir.

4- Türkiye İmparatorluğu'nda devlet gelirleri son derece yetersiz bir biçimde toplanmakta, tahsildarların spekülasyonları nedeniyle ortaya büyük kayıplar çıkmaktadir. En önemli yörelerde banka devlet gelirlerinin toplanmasına yardım ederek Babiali'ye önemli yardımlarda bulunabilir.

5- Banka yüksek devlet görevlilerinin hesaplarını tutarak onlara önemli kolaylıklar sağlayacaktır.

6- Halen bu işi yapmakta olan özel firmalardan daha büyük kolaylıklar sağlayacağı için, Mısır vergisi, banka yoluyla Türkiye'ye aktarılabilecektir.

7- Büyük bir olasılıkla Banka, Babiali'den özel bir imtiyaz elde ederek Türkiye'de toprak tutma hakkını sağlayabilecektir. Yukarıdaki en önemli noktalara ek olarak, Banka, pek çok diğer vesileyle de Türkiye'deki İngiliz siyasal etkisinin artmasına katkıda bulunabilecektir.

Kaynak: Reşat Kasaba. Tarih ve Toplum. Temmuz 1987. shf: 57-58. 

ZİYA GÖKALP'İN KÜRTÇÜLÜĞÜN ESASLARI KİTABI NASIL KAYBEDİLDİ?

Bilindiği gibi, Ziya Gökalp, Türkçülüğün ve Kemalizm'in en önemli fikir babaları arasında yer alıyor. Kürtçülüğün Esasları adlı bir kitaptan ve Kürt Lügati'nden kimler niçin rahatsız olmuş olabilir? Gökalp'in dramatik dönüşümünün belgesi olan kitabı bizlerden kim saklıyor? Sami Hocaoğlu'nun (Mustafa İslamoğlu) Yeni Şafak'taki yazısı.


ZİYA GÖKALP'İN KİTABINA NE OLDU?

Kitaplar da faili meçhul (ya da meşhur) cinayete kurban gider mi? Çok klasik gelecek ama, burası Türkiye; değil kitapların, tarihi binaların kapı alınlıklarındaki canım hüsn-i hatların dahi hoyratça kazıtıldığına yüzlerce tarihi eser tanıklık eder. Kürtçülükten Türkçülüğün teorisyenliğine terfi eden Ziya Gökalp'in Türkçülüğün Esasları'nı yazmadan çok önce Kürtçülüğün Esasları'nı yazdığını su satırlarla duyurmuştum:

"Ziya Gökalp'in gençliğinde tanıştığı Abdullah Cevdet sayesinde ulusçu bir düşünceye eğilim göstererek yıllarını verdiği ilk kitabının adını öğrenmek istemez misiniz: Kürtçülüğün Esasları ve Kürt Lugati. Eğer birileri yerinden etmemişse, bu eserin Ziya Gökalp'in el yazısıyla olan aslı su an Sinop Dr. Rıza Nur Kütüphanesi'nde olması gerekiyor."

Bana ulaşan telefon ve mesaj trafiğinden, konuya ilgi duyanların sanılandan da çok olduğu anlaşılıyordu. Hatta bazıları ilgili kütüphaneyi telefonla aramışlardı bile. Fakat, kütüphane yetkilileri, kütüphanelerinde Ziya Gökalp'in "Bazı Kürt Aşiretleri Üzerine Araştırmalar"ının bulunduğunu, adı geçen eserin mevcut olmadığını söylemekle yetiniyorlardi. Ben ise, halen dostum olan ve birçoğumuza zamanında üstadlık yapmış olan bir büyüğümüzün 70'li yıllarda kaleme aldığı bir eser için bu kitaba müracaat ettiğini ve kitabı bizzat yerinde görüp alıntılar yaptığını biliyordum. Kitabın varlığından emindim emin olmasına da, içime bir kurt düşmüştü: Geçenki yazıda dile getirdiğim "eğer birileri yerinden etmemişse" endişemde, haklı mı çıkmıştım yoksa?

Evet, maalesef öyle! Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda endişemde haklı olduğumu anladım; kitap yerinde yoktu. Beni bir merak sardı; bu kitaba ne olmuştu? Eser, siyasal ve tarihi açıdan sıradan bir eser değildi; resmi ideolojinin yarı resmi ideoloğu sayılan bir şahsa aitti ve böyle bir eserin varlığı "Atatürk milliyetçiliği" tezinin ne kadar naiv temeller üzerine bina edildiğini gösterirdi. Gökalp'in el yazısıyla yazılmış olan bu eserin bilinen ikinci bir nüshası da yoktu. İşin kötüsü, bilgisine başvurduğunuz alt kademeden memurlar, bilgi vermekten çekiniyorlardı. Araştırmamızın sonunda, kitabın adına kütüphane kayıtlarında ulaşabilmiştik. Evet, Gökalp'in kitabı on yıllardan beri kütüphanedeki yerinde himmetlisini beklemişti. Fakat, bir gün gelmiş kitap, acele olarak "çok özel" bir emirle Ankara'dan istenmiş ve kitap 'Ankara'ya gönderilmişti.

Buraya kadar normal sayılabilir. Beni olduğu gibi, siz okuyucularımı da asıl şaşırtacak nokta, kitabın Ankara'dan istendiği günün tarihi. Hadi, tahmin edin bakalım? Ben söyleyeyim:

12 Eylül 1980

Evet, evet! Tam darbenin yapıldığı ilk gün. Şimdi şu soruyu sorduğunuzu duyar gibiyim: Yahu darbeciler yememiş içmemiş, daha darbe yaptıklarının ilk günü Sinop'taki bir kütüphanede mevcut bir kitabın peşine mi düşmüşler?

Evet, öyle görünüyor. "Niçin"i üzerine söylenecek çok söz var. Bu "niçin"i, sistemin ürettiği kendi korkularında aramak gerek. Bu korku, kimi zaman, sistemin koruyuculuğuna soyunanlara, bu ülkenin hafızasını yok etmek, tarihini kundaklamak, arşivlerini fail-i meçhule kurban etmek gibi cinayetler işletebiliyor. İşte, "fail-i meçhul"e kurban gidiş hikayesini burada aktardığımız bu kitap da, binlerce örnekten sadece biri. Birileri, adeta, panik halinde suç delillerini yok etmek için eline geçen her şeyi şömineye atan bir suçlu psikozu içerisinde, kendi kurguladığı resmi teze aykırı ne varsa, acımasızca yok ediyor. İşinin ehli her araştırmacı, bu bilinçli tarih cinayetinin farkına varır. Murat Bardakçı da bunlardan biri. O da Şah Baba'yı yazarken fark etmiş. Şöyle diyor: "Milyonlarca evrakın yer aldığı Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde bugün Sultan Vahideddin'le ilgili ise yarar tek bir siyasi belge bulunmuyor. Varolanlar sadece nisan tevcihi, cülus yıldönümü kutlaması yahut doğum günü tebriki gibisinden beşinci, onuncu derecedeki protokol yazışmaları... İşin vahim tarafı, arşivlerde bulunması gereken siyasi belgelerin şimdi nerede olduğunu kimselerin bilmemesi... Tarihin eksik şekilde kaleme alınmasıyla neticelenen böyle bir bilinmezlik karşısında söylenecek birkaç kelime var: Ayıp, yazık ve günah!.."

Ya diğer kitapların, arşiv belgelerinin başına gelenler? Her birinin hikayesi en az bu kadar dehşet verici en az bu kadar hazin. Hâlâ yok edilemeyip şurada burada gözden kaçanlar da var; var fakat, onların da yanına yaklaşmak için "efsunlanmış" olmak gerekiyor; "efsunlanmış"lar dışındaki arastırıcıların görmesini istemedikleri belgeler için buldukları bir de gerekçe var: "Tasnif dışı"(!)

İmdi, "Gökalp'in kitabına ne oldu?" sorusunun cevabını bir tek 12 Eylül paşaları biliyor. "Bunun hesabını ve kitabın akibetini soracak bir makam yok mu?" diyeceğim ama, "devlet"ten hesap sormak kimin haddine? Oysa ki, "devlet" herkesten hesap sorar, değil mi?

(11.6.1999 Yeni Şafak)

NOT: T.C. Milli Kütüphanesinde Ziya Gökalp'e ait Kürtlerle ilgili sadece bir kitap kayıtlı: Ziya Gökalp, 1876-1924, Kürt Aşiretleri Hakkında İçtimai Tedkikler. 

KİM KURDURTUYOR BU PARTİLERİ?


KİM KURDURTUYOR BU PARTİLERİ?

MUSTAFA AYDIN

Merhum Tuğgeneral Sami Karamısır'ın 1993'te Zaman gazetesinde yayınlanan ve 1994'te Türkiye'nin Siyasi Meseleleri adıyla kitaplaşan yazısında tarihi bir tanıklığa yer veriliyor ve hayatta olanların cevap vermesi isteniyordu. Aradan geçen zaman içinde Karamısır paşa hayata veda ederken, son olarak yakın tarihin en önemli tanıklarından Osman Bölükbaşı da bu tarz 'ince' konularla ilgili hiçbir açıklama yapmadan bu dünyadan ayrıldı. Türk siyasetini parçalayan, kendini 'fırtına' sanan liderler üreten 'dahili' ve 'harici' lobilerin, güç odaklarının başarısı görüldüğünde, bu yazının önemi bugün çok daha fazla ortaya çıkıyor.




'Yazıma 32 yıl öncesinden bir hatıramla başlamak istiyorum. 1961'de yapılan seçimlerden sonra teşekkül eden Meclisin açılıp açılmayacağı hakkında tereddütler vardı. Biz Harp Akademilerinde öğrenci idik. Günlerden bir gün büyük toplantı salonunda toplanmamız emredildi. Salonda yalnız biz öğrenciler değil, bütün Harp Akademileri mensupları toplanmıştı.

Toplantıda Harp Akademileri Komutanımız o zamanki rütbesi ile Tuğgeneral Faruk GÜRLER güncel olaylarla ilgili çok önemli bir konuşma yapacaktı . Komutanımız kürsüye çıktı ve bunca yıldan sonra aklımda kalan şekliyle mealini aşağıda arz edeceğim konuşmayı yaptı. O devrin tarihini yazmak isteyen tarihçilerimize henüz olayın bütün canlı şahitleri ölmeden önce (misal olarak en önemli şahit muhterem Osman BÖLÜKBAŞI) ışık tutmak ve bugün ülkemizde yaşanan parti kurma enflasyonuna aynı paralelde dikkatleri çekmek arzusu bizi bu hatıramızı yazmaya sevk etti.

O devirde başında devrin Genelkurmay Başkanı sayın Cevdet SUNAY'ın bulunduğu, Genel Sekreterliğini Harp Akademileri Komutanı sayın Faruk GÜRLER'in yaptığı yarı açık, yarı gizli Silahlı Kuvvetler Birliği isimli bir teşkilat vardı. Bu teşkilat yeni teşekkül eden TBMM'nin açılıp açılmayacağına devrin Cumhurbaşkanı sayın Cemal GÜRSEL'in başkanlığında köşkte toplanacak devrin siyasi partilerinin liderleri, CHP lideri sayın İsmet İNÖNÜ'yü, Adalet Partisi lideri sayın Ragıp GÜMÜŞPALA'yı Yeni Türkiye Partisi lideri sayın Ekrem ALİCAN'ı ve Millet Partisi lideri sayın Osman BÖLÜKBAŞI'yı dinledikten sonra karar vermeyi kararlaştırmıştı.Bu kararın gereği olarak Silâhlı Kuvvetler Birliği'nin mensupları köşke gittiklerinde, köşkün alt salonunda devrin siyasi partilerinin Genel Sekreterleri başlarında CHP Genel Sekreteri sayın İsmail Rüştü AKSAL olmak üzere esas duruşta kendilerini karşılıyorlardı.

Yukarıya çıktıklarında da sayın Cumhurbaşkanı ve parti liderleri ayakta bekliyorlardı. Komutanımız bu durumu anlatırken, biraz da tefahürle 27 Mayıs harekatını da ima ederek biz yaşlılar yaparsak işte böyle yaparız demişti. Yukarıdaki toplantıda, selâm faslından sonra Silâhlı Kuvvetler Birliği Başkanı sayın Cevdet SUNAY ilk sorusunu ADALET PARTiSi Genel Başkanı sayın Ragıp GÜMÜŞPALA'ya bu şekilde yöneltmiş.

-- Sayın Paşam, her ağzınızı açtığınızda 46 yıllık şerefli askerlik hayatınızdan söz ediyorsunuz. O kadar şerefli idiniz de siyasi parti kurup bu kuyrukları niçin başırhza topladınız?

Sayın Ragıp GÜMÜŞPALA Paşanın cevabı şöyle olmuş.

–- Aslında benim parti kurmak gibi bir niyetim yoktu. Birgün Cumhurbaşkanımız sayın Cemal Gürsel beni çağırdı ve benden Demokrat Partilileri toplayacak yeni bir parti kurmamı istedi, aksi halde büyük çoğunlukla sayın Osman BÖLÜKBAŞI 'nın MiLLET PARTİSİ'nin iktidar olabileceğini, bunun ise arzu edilmeyen sonuçlar doğurabileceğini söyledi. Bu emir üzerine ADALET PARTİSİ'ni kurdum. Defaatla, siyasi partilere alınmayacakları MBK'nın tespit edip ilan etmesini istedim. Böyle bir yasaklamaya gidilmedi. Ben de partiye girmek isteyen herkesi almak zorunda kaldım. Bunun üzerine sayın Cevdet SUNAY, YENi TÜRKİYE PARTİSİ Genel Başkanı sayın Ekrem ALİCAN'a döndü ve ikinci sorusunu ona sordu.

–- İhtilalin anlı şanlı Maliye Bakanı, siz Yeni Türkiye Partisini niçin kurdunuz?

Sayın Ekrem ALiCAN'ın cevabı da şöyle olmuş.

–- Benim de parti kurmaya niyetim yoktu. Birgün sayın Cumhurbaşkanı beni çağırdı. Parti kurmamı istedi. Aksi halde, ya Millet patisinin. –ya da Adalet partisinin– tek başına iktidar olabileceğini, bunun ise beklenmeyen durumlar meydana getirebileceğini söyledi. Partiyi kurduktan sonra ben de partilere giremiyeceklerin MBK. tarafından belirlenmesini defaatla istedim, olmayınca müracaat eden herkesi partime almak zorunda kaldım.

Bunun üzerine sayın Cevdet SUNAY, Cumhurbaşkanı sayın Cemal GÜRSEL'e döndü ve sordu:

–- Paşam, bunlar neler söylüyorlar, söyledikleri doğru mu? Cumhurbaşkanı sayın Cemal GÜRSEL'in cevabı şöyle oldu.

–- Evet, doğru söylüyorlar. Bu şekilde hareket etmemi bana sayın İsmet İNÖNÜ, telkin etti. Bunun üzerine sayın Cevdet SUNAY'ın kendisine dönmesine fırsat vermeden sayın İsmet Ynönü sözü aldı ve şöyle söyledi.

–- Bunlar geçmiş olaylar Paşam. Şimdi biz bütün parti liderleri anlaştık. Bu olanlardan en büyük zararı gören sayın Osman BÖLÜKBAŞl'yı da kendimize sözcü seçtik. Hepimiz namına sizinle o görüşecek. Müsaade ederseniz biz bu Meclisi çalıştırırız efendim. Bundan sonra sözü sayın Osman BÖLÜKBAŞI aldı ve hepimizi ikna eden bir konuşma yaptı. Bu konuşmadan sonra seçimle teşekkül eden Meclisin açılmasına karar verdik.

O zaman, görünürde yeni partileri sayın İsmet İNÖNÜ kurdurtmuş. Ona da başkalarından telkin gelip gelmediği meçhul.

Şimdi sağı bölmek ve tek başına iktidar olmasını önlemek için bu küçük küçük partileri kimler kurdurtuyor? Herbiri birer namus abidesi olan bu partilerin liderlerini bir daha uyarıyorum. Durumları için bir iç kritik, bir nefis hesabı yapsınlar. Acaba partilerini kimler kurdurtuyor? Kurulanları için kimler destek oluyor? Sahiden bir oyuna gelmiyorlar mı? Kendilerine söylendiği gibi barajı aşıp Meclise en büyük parti olarak girebilecekler mi? Hepsine tavsiyem, etrafınızdaki onbinlere inanmayın. Türkiye'nin seçmen nüfusu 25 milyon civarındadır. Bu 25 milyon içinde herkese yetecek onbinler bulunabilir. Bu onbinlerle de tek başına iktidar olmak şöyle dursun baraj bile aşılamaz. En büyüğünüzün bile hayal sükutuna uğraması mukadderdir. Henüz fırsat geçmeden sizlerden hiçbir karşılık beklemeyen biz dostlarınızın sözlerine uyunuz ve ne olur birlesiniz; ne olur birleşiniz.'

Kaynak: Türkiye'nin Siyasi Mes'eleleri. Osmanlı Araştırma Vakfı Yayınları. İstanbul, 1994, shf. 85

KOÇ'UN GİZLİ ORTAĞI; HÜRRİYET'İN GİZLİ FİNANSÖRÜ: BURLA BİRADERLER

Koç'un gizli ortağı:
Burla Biraderler

(alıntı)
Türkiye'nin en büyük şirketlerinden olan Arçelik'te ve Arçelik'in dağıtım ağı Atılım Pazarlama'da önemli bir hisse payına sahip olan Burla Biraderler bundan 500 yıl önce İspanya'dan Osmanlı topraklarına göç eden bir İspanyol Yahudi ailesidir.

Can Kıraç'ın 'Anılarımla Patronum Vehbi Koç' kitabını okurken, kitabın satır aralarında geçen bir soyisim dikkatleri çekiyor; Burla Biraderler. 1960'lı yıllarda Koç'un en büyük rakipleri arasında da olunca hafızamı zorlayarak böylesine güçlü bir aileyi hatırlamaya çalışıyorum. Ama nafile. Türkiye'nin isimleri medyada çıkmayan gizli zenginlerine meraklı iseniz Burla soyadının sizi tahrik etmemesi mümkün değil.

Türkiye'deki kökleşmiş isimlerin yer aldığı 'Kim Kimdir?' kitabına bakıyorum. Ama Burla ailesi ile ilgili hiçbir bilgi kırıntısına rastlayamıyorum. Musevi cemaatine ait aile fertlerinden hiçbirisine ulaşmanın mümkün olmadığını kısa bir süre sonra anlıyorum. Ama içimde bir umut ışığı var: Monik Burla. Burla Biraderler'in torunu, Avni Benardete ile evlendikten sonra kamuoyu daha doğrusu sosyete dünyası onu Benardete soyadı ile biliyor. Fakat Avni Benardete daha sonra genç bir hanımla başlattığı ilişki sebebi ile Monik Benardete'den boşanıyor. Monik ise şu anda bir sebeple Avni Bey'in amcazadesi Ceri Benardete ile beraber. Karışık bir ilişkiler ağı var anlayacağınız. Monik Burla mübalağasız Burla ailesinin piyasa tarafından bilinen tek ismi. Gece hayatında, partilerde ve magazin dergilerinde boy göstermeyi çok sevdiği için biz de bu isme uzaktan da olsa aşina idik tabii..

'Konuşmaya yetkili değilim'

Sosyete dünyasını bilmediğimiz için beni kendisine ulaştıracak cep telefonunu zar zor buluyorum. Bu telefonu veren şahıs, bayan Benardete'nin çok görgülü ve gazetecilere karşı çok anlayışlı olduğunu söylüyor, ümidim de bundan kaynaklanıyor. Fakat telefonda karşıma çıkan ses ilk başlarda hiç de hoş sayılmayacak bir ses tonu ile Burla ailesi ile alâkalı bilgi veremeyeceğini, bu konuda 'yetkili' olmadığını söylüyor. Babası ve amcaları ile alâkalı birkaç masum soru dışında herhangi bir sorumun olmayacağını söylesem de, şirketin konuşmadığı bir konuda kendisinin konuşmasının mümkün olmayacağını söyleyerek özür dileyip telefonu kapatıyor.

Musevi ailelerin bu kadar kıyıda durmalarının elbette özel bir sebebi vardır. Ama yine de değinmeden edemeyeceğim; dünya şeffaflaşmaya gidiyor ve saklı yapılar artık illegaliteyi akla getirir oldu. Masonluk bile belli ölçüde şeffaflaşmaya gitmek zorunda kaldı. Birçok azınlık gibi Burla Biraderler de Türk milletinin üstünden çok büyük paralar kazanmış, otomotivden tekstile pekçok sektörde faaliyette bulunmuş bir aile olarak Türkiye'de çok önemli ticari işlere imza atmış ama kendilerini hep perde arkasında tutmak istemeleri oldukça dikkat çekici.

Rahmi Koç-Monik Burla dostluğu

Burla Ailesi İspanya Yahudilerinden ve Osmanlı topraklarına 1492 yılında göç eden bir aile. Bu sebeble 500. Yıl Vakfı'nın aktif üyeleri arasında Lori Burla da var. Aile şirketleri tekstilden otomotive, büro, kırtasiye malzemelerinden elektrik malzemelerine, oradan rulman ve fotoğraf makinesi pazarlamasına kadar birçok alanda faaliyet gösteriyor.

Ailenin önemli isimlerinden Monik Burla ile Rahmi Koç arasında çok sıkı bir dostluk ilişkisi var. Monik hanımın verdiği tüm davetlere Koç ailesi tam kadro katılıyor. Ayrıca küçük bir grup her ayın ilk perşembesi basından habersiz bir araya gelerek gurme toplantıları yapıyorlar. Aşağı yukarı 10 ailenin bulunduğu bu süzme toplantılara öğrenebildiğimiz kadarı ile, Rahmi Koç ve Monik Burla'nın dışında Nuri Çolakoğlu, Tezcan Yaramancı, Hakko ailesi, Nursen Gündüz ve ailesi ve Ceri Benardete katılıyor. Bu kısa dedikodudan sonra asıl meseleye girelim.

Burla Biraderler ile Vehbi Koç arasındaki ilişki sadece ticari alanda olmadı. Vehbi Koç'un arkasındaki 'gizli kahraman' olarak bilinen Bernar Nahum'un da Koç Grubu'na Burla Biraderler'den 1944 yılında transfer edildilmesi çok stratejik bir konumlanma örneği. Bernar Nahum biraz zor verdiği bu kararın arkasından hayatının sonuna kadar Vehbi Koç ile beraber oluyor. Şimdi de Nahum'un oğlu Jan Nahum Koç Holding'e ait Tofaş Grubu'nda murahhhas aza olarak görev yapıyor. Nahum, Koç'tan sonra Koç Grubu'ndaki en önemli soyadı. Koç'un özellikle yurtdışı ilişkilerinin arkasında hep Bernar Nahum'un uluslararası seviyede güçlü bağlantıları yatıyor. Elektrik ampulü, taşıt lastikleri, buzdolabı, çamaşır makinesi, Anadol otomobili üretimi gibi başlangıçta çok zor gibi görünen sektörlere girilmesinde Nahum'un hayal gücünün ve uygulama üstünlüğünün payı büyük. Bernar Nahum eğer Burlalarda kalsa idi Koç bu kadar büyüyebilir miydi bilinmez ama doku uyuşmazlığı olmaması halinde Burla ailesinin şimdikinden daha büyük bir noktada olacağı muhakkak.

Arçelik'te Koç-Burla ortaklığı

1960'lı yılların başlarında Vehbi Koç, beyaz eşya sektöründeki talebi karşılamak amacı ile çelik dolap işine girmek istiyordu ama Burla Biraderler de aynı şekilde bu işi yapmaya soyunmuşlar ve bir fabrika arıyorlardı. Bu durum Vehbi Koç'un hiç hoşuna gitmiyor. Piyasanın iki üreticiyi besleyecek kadar gelişmediğini düşünüyor ya da rakip istemiyor. Zaten Burla ailesi ile bazı sektörlerde kıyasıya bir rekabet yaşıyorlar. Bu sefer Koç, Burla Biraderler ile ortak olarak onların piyasa tecrübelerinden yararlanmak istiyor. Ve Burla Biraderler'e ince ve kurnaz zekası ile reddedemeyeceği bir teklif götürüyor. Vehbi Koç, Burla Biraderler ile görüşerek fabrikayı birlikte kurmayı teklif ediyor. Bilgi ve sermaye gücü nedeni ile çoğunluk hisselerine Koç grubu sahip olacaktır. Burla ailesine ise yüzde 20 hisse verilir. Bugün Burla Biraderler'in Arçelik içindeki payları yüzde 2,98'e inmiş durumda. Ama Arçelik Türkiye'nin en büyük özel şirketi ve cirosu 1 milyar 200 milyon dolar seviyesinde. Dolayısı ile yüzde 2,8'lik pay bile bir aileye en üst seviyede yaşam standardı sunacak kadar önemli bir rakama tekabül ediyor. Bugünkü değerlerle yaklaşık 100–150 milyon dolarlık bir pay demek bu.

Hürriyet ve Cumhuriyet bağlantısı

Bir dönem kağıt işinde de Türkiye'de belirleyici bir rol oynamışlar. Hürriyet gazetesi ile Burla ailesi arasında da ispatı bir çırpıda mümkün olmayan bir finans ilişkisi olduğu biliniyor. 150 milyon doların üstünde ciro yapan ve bu açıdan Türkiye'nin en büyük gazetesi olarak bilinen Hürriyet gazetesini destekleyen kurucu kadrolar arasında Burla Ailesi başı çekiyor.

Cumhuriyet gazetesine gelince... Cumhuriyet'in de, kurucusu Yunus Nadi. Mason olan Yunus Nadi, Arnavut kökenli yazar Naci Pelister'in "Türk Matbuatı Yahudilerin Kontrolü Altında" başlıklı bir yazısında bildirdiğine göre aynı zamanda da bir "Karaim Yahudisi". Karaimler, 8. yüzyılda kurulmuş bir Yahudi tarikatı. Bu durumda Cumhuriyet'i bir "tarikatçı gazetesi" olarak tanımlamak mümkün olabilir; tabii İslam değil Yahudi tarikati elbette. Cumhuriyet'in Milli Şef dönemindeki yükselişi ise, iki Yahudi şirketinden aldığı destek sayesinde oldu.

O dönemde Türkiye'deki gazetelerin ilan işleri, "Yahudi şirketi" olan Hoffer'in, kağıt işleri de Burla Biraderler'in elindeydi. Onların tutmayacağı bir gazetenin yükselmesi ve hatta yaşaması zordu. Bu bilgiden hareketle insanın aklına Burla ailesi acaba Karaim tarikatına mı üye diye bir soru gelebiliyor.

Devlet ihalelerinde aktif oldular

Burla Biraderler'in nasıl büyüdüğüne bakıldığında iki şey dikkati çekiyor; dışarıdaki bağlantıları ve içerideki rakipsizlikleri. Cumhuriyetin başlarında bazı ithal malların satılmasında ve devlet ihalelerinde Yahudi ailelerin çok büyük avantajları olmuştu. 1954 yılında Galata'da Üzeyir Garih ile İshak Alaton'un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding'in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958'de dönemin başbakanı Adnan Menderes'in kendilerine Ankara'da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü olduğunu kimse inkar edemez. Elektrifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren Burla Biraderler'in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştıkları ortada.

Türkiye'nin en eski sanayici ailesi

Burla Birderler'in şirketleri Türkiye'nin en eski ticaret ve sanayi şirketlerinin başında geliyor. Burla Biraderler'in en eski şirketi 1928 yılında kurulan Ottaş Otomotiv ve Taşınmaz Mallar Sanayii. Ottaş bugün Türkiye'nin en eski otomotiv şirketi. Ottaş'ın şu anki yönetim kurulunda şu isimler bulunuyor: Lori Burla, Leon Hahanel, Sara Bornsten, Emil Franko, Nadya Sonman, Robert Sonman ve İvet Burla.

Yine Burla Biraderler'e ait Burla Makine Ticaret ve Sanayi şirketinin yönetiminde de aşağı yukarı aynı isimler var: Lori Burla, Monik Benardete, Terry Sonman, Toni Hananel, Nadya Sonman, Sara Bornsten, İvet Burla, Leon Hananel ve Robert Sonman. 1975 yılında kurulan şirket, tezgah makineleri, yedek parçaları ithalat ve ihracatı alanlarında faaliyet gösteriyor.

Power dergisinde Burla Biraderler ile çıkan bir haberde şu bilgiler yer alıyor: Burla Ailesi Arçelik'in yanı sıra Koç Holding'in beyaz eşya pazarlama şirketi Atılım'da da hisseye sahip. Lori Burla şirket yönetim kurulunda ve başkan yardımcısı olarak görev yapıyor. Atılım'daki hisse payı ise bilgiye kapalı yapıdan dolayı bilinemiyor.

File Tül Makine ve File Tekstil Sanayii, Burla ailesinin tekstil sektöründeki şirketleri arasında yer alıyor. File Tül'ün yönetim kurulunda Yusuf ve Reyna Burla ve Eddi Anter isimleri var. File Tül Makine her türlü tel örgü, makine ve ipliğiyle mensucat imalatı alanlarında faaliyet gösteriyor. File Tekstil genel bir ticaret şirketi hüviyetinde. Bir başka tekstil şirketi Şen Triko da Yusuf Burla yönetiminde. Burla ailesinin şirketi olan Birol File de Birol Burla tarafından kurulmuş.

***********
***********
GÜRKAN HACIR'ın yazısı

Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Hürriyet gazetesi hangi Yahudi ailenin aktardığı parayla kuruldu?

Kurucu Sedat Simavi borcunu ilanla mı ödedi? Koç Grubu'nun Yahudilerle bağlantısı ne? Arçelik'te Yahudi ortak var mı? Burla Biraderler'i tanımak ister misiniz? 
Koç ile Hürriyet'in kaderini belirleyen ailenin kızı: Monik
Burla adı, her ne kadar yabancı olduğumuz bir isimmiş gibi görünse de, aslında yaşamımızın tam da ortasındalar. Dinlediğimiz radyodan buzdolabına, otomobilden okuduğumuz gazeteye kadar herşeyin altında onların imzası var.

İşte bir ailenin bilinmeyen öyküsü

Monik Benerdate geçtiğimiz hafta hayata veda etti. Sosyete magazinini yakın takip edenlerin iyi bildiği bir isimdi. İstanbul'un hemen her önemli davetinde boy gösteren Monik Hanım, Burla Ailesi'nin kızıydı. Benerdate soyadı evlendikten sonra aldığı eşinin soyadıydı. (İlginç olan, Monik Hanım iki evlilik yapmıştı. İlk eşi  Benerdate Ailesi'ndendi. İkinci eşi ise Ceri Benerdate'ydi. İkinci eşi ilk eşinin kuzeniydi.) Ama Monik hanımın asıl zenginliği kendi ailesi Burla'lardan geliyordu.
Peki Burla'lar kimdi?
Türkiye'nin sanayisinden medyasına kadar geniş bir yelpazede adlarından söz ettiren Burla Ailesi'nin tarihine bir uzanalım.

ÖNCE LİVORNO, SONRA SELANİKBurla'lar İspanya'dan göç eden Musevi  bir aileydi.  Osmanlı İmparatorluğu'na sığınan binlerce seferad aile gibi onların da ilk durakları İtalya'nın Livorno kenti olmuş, ardından Selanik'e göç etmişlerdi. Selanik'te yerleştikleri yer ise bize tanıdık bir mahalleydi. Atatürk'ün de evinin bulunduğu Koca Kasım Paşa Mahallesi.
Eli ve Daniel Burla kardeşler Selanik'te ticaretle uğraştılar. İstanbul'a göç ettiklerinde de yanlarında hem yüklü miktarda para hem de önemli bir ticari gelenek getirmişlerdi. İlk şirketlerini Galata'da açtılar. Yıl 1911.
İthalat işleriyle uğraşıyorlardı. İthalat konusunda hemen hemen tekel gibiydiler. Ottaş'ı 1928 yılında kurdular. Ottaş Otomotiv ve Taşınmaz Mallar Sanayii. Bu aynı zamanda ülkemizin de ilk otomotiv şirketi oldu.
Mustafa Kemal Atatürk'ün bindiği otomobillerin neredeyse tamamını (18 tane) Burla Biraderler ithal etmişti. Zaten Atatürk'le Selanik günlerinden tanışıyorlardı.
Burla Biraderler deyip duruyoruz ama bu biraderler kimdi?
Şirkette aktif olan iki kardeşti. Eli ve Daniel Burla! Şirket işlerine pek girmeyen bir başka kardeşleri daha vardı. Maya!
(Maya Hanım Türkiye'deki şirkete pek karışmamıştı ama öyle bir aileye gelin gitti ki..! Burla Biraderlerin servetini birkaç kez katlayacak bu aile Grunberglerdi. Yani dünyaca ünlü Grundig markasına sahip olan aile)
Daniel Burla'nın iki erkek çocuğu oldu. Fred Burla ve Lori Burla...!
 Fred Burla'nın tek kızı oldu. Monika! O da Türkiyeli bir Musevi olan Benerdate'lere gelin gitti. Türkiye'de kaldı, cemiyet hayatının sevilen bir ismi oldu.
Lori Burla'nın çocukları ise yurtdışında kalmayı tercih ettiler.
Eli Burla'nın ise iki kızı oldu. Sara (Bernsten) ve Nadya (Sonman)

VEHBİ KOÇ'LA KESİŞEN YOL Burla Biraderler makine üretiminden tekstile ev eşyası ithalinden çelik saç ve döküm atölyesine kadar onlarca alanda faaliyet gösterdiler. Ama asıl büyük sansasyonel ithalatları radyo oldu. PYE marka etiketli radyoları hatırlayanlar olacaktır.
Radyo ithalatı bir anda cirolarını fırlattı.
En az radyo kadar ilgi gören bir başka ithal ürünleri ise buzdolabı  oldu. Frigidaire marka buzdolaplarını Türkiye'ye getirdiler. Tel dolaplarda yiyecek içecek saklayan Türk insanı için vazgeçilmez bir ev eşyası olmuştu.
Peki Koçlarla daha doğrusu Vehbi Koç'la yolları nerede kesişti.
Vehbi Bey'in anılarına bakalım.
'...Ampul fabrikasından sonra, ikinci endüstri şirketimiz Arçelik'tir. Bu şirketimizin kurulma hazırlığı 1953'te başlamakla birlikte, böyle bir üretime girme düşüncesi bende 1935 yıllarında gelişmişti. O yıllarda Ankara gittikçe büyüyor, benim işlerim de gelişiyordu. Bir yandan da İstanbul'dan sac dosya dolaplarını 1929'dan beri Erel firması olarak Lütfü Doruk ve ortakları yapıyordu.
Lütfü Bey mali bakımdan sıkışık durumdaydı, işlerini geliştiremiyordu. Kendisine ortaklık teklif ettim. 'Sen beni yutarsın'  diye kabul etmedi, bu isteğimden vazgeçtim.
Lütfü Bey bir süre sonra, işi ortağına bırakıp Muğla'nın Köyceğiz'inde dalyan işletmeye başladı. Bu iş de birkaç yıl sürdükten sonra devam etmeme kararını aldı, İstanbul'a döndü. Erel şirketi Lütfü Bey'in Edip Bey adında bir arkadaşı tarafından yönetiliyordu.
Lütfü Bey'le dostluğumu devam ettirdim, zaman zaman o Ankara'ya gelir, ben İstanbul'a giderdim.1953 yılında, bir gün aklıma gene bu mobilya işini yapmak için bir teklifte bulunmak geldi. Lütfü Bey de sıkışmış ve bunalmıştı, teklifimi kabul etti.
İstanbul'da Burlalar da demir mobilya alıp satıyorlardı. Onların da imalata geçmek istediklerini duymuştum. Lütfü Bey'le bir fabrika kurmaya karar verdikten sonra, fabrikanın üretimini artırmak, maliyetleri düşürmek ve bir an önce kara geçmek için  Burlalarla ortak olmaya karar verdik. Bu ortaklık 1954 yılında kuruldu. Gene aynı düşünceyle Devlet Malzeme Ofisi'yle 1956'da ortak olduk.
Bir yandan bu demir mobilya işini sürdürürken buzdolabı  yapmayı düşünmeye başladık. Memlekette yaşama seviyesi yükseliyor, piyasada buzdolabı ihtiyacı  hızla artıyordu.
Buzdolabı tamamıyla sac imalatıydı. Makinelerimiz de vardı. Ortaklar, aramızda konuştuk, başlamaya karar verdik. Avrupa ve Amerika'nın büyük firmalarına başvurduk. Türkiye'de tüketim çok küçük olduğu için hiç  biri yanaşmadı. En sonunda İsrail'de 'Amcor' firması ile bir anlaşma yaparak buzdolabı yapımına ve onlardan kompresör almaya başladık. Başlangıçta hem buzdolabı hem demir mobilya yaptık. Buzdolabı işi geliştikçe Arçelik, ilk gayesi olan demir mobilya işini bıraktı, yavaş yavaş elektrikli ev aletleri endüstrisine geçti.
Hayat Hikayem / Vehbi Koç 1973 3. Baskı

VEHBİ BEY'İN TİCARİ ZEKASIVehbi Bey'in yukarıdaki birkaç satırla geçiştirdiği olaylar aslında büyük bir şirket operasyonuydu. Açmak gerekirse...
Önce zor durumdaki saç dolap üreticisi Lütfü Doruk'la ortak oluyor. Lütfü Bey başına geleceği seziyor ve 'Beni yutarsın' diyor ama çıkar yol bulamadığı için kabul ediyor. Vehbi Bey sac dolap piyasasına hakim oluyor ardından kurduğu şirkete Devlet Malzeme Ofisi'ni de ortak ediyor. Bütün devlet dairelerinin sac dolap ihtiyacı olduğunu düşündüğünüzde kazancı siz hesaplayın. Ama Vehbi Bey'in ticari zekası bununla da sınırlı kalmıyor. Burla Biraderleri de bir şekilde ikna edip buzdolabı imalatı amacıyla Arçelik'i kuruyor. Ve yıllar önce Lütfü Bey'in söylediği gibi Vehbi Bey zaman içinde Burlaları da yutuyor. Arçelik'te Burlaların ve vefat eden Monik Hanım'ın çok küçük hisseleri kaldı.
Yani günün birinde KOÇ Grubu size ortaklık teklif ederse hemen sevinmeyin..!
Şaka bir yana Burla Ailesi Koç ailesiyle hep birbirlerini sevdiler, saygı duydular. Hatta o kadar ki Lori Burla, bir röportajda örnek alacağınız şirket hangisidir sorusuna hiç düşünmeden 'Koç'lar' cevabını vermişti. Lori Burla başta olmak üzere bütün aile Vehbi Bey'e ve Koç Ailesi'ne hep hayranlık beslediler.
Ama şunu kabul etmek gerekir ki Vehbi Bey, hep Burlaların izinden gitti. Onların hakim olduğu alanlara sızdı. Önce ortak oldu ardından tek söz sahibi... (Vehbi Bey'in Yahudilerle olan işbirliği ayrı bir inceleme konusudur. Ama şunu da eklememe izin verin lütfen. Şevket Kazan bana Tayyip Erdoğan'ın Vehbi Bey'in hayatını anlatan İmparator kitabını okuduktan ve Yahudi bağlantısını gördükten sonra çok değiştiğini ve önünün açıldığını söylemişti. Meraklısı için Erol Toy - İmparator)
Otomotiv sektörü  de Burlaların hakim olduğu bir alandı. Vehbi Bey ise Koç Otomotiv A.Ş. ile Ankara'da faaliyet gösteren nispeten küçük bir şirketti. Önce Burlaların Ankara temsilcisi Jan Nahum'u yanına transfer etti. Ardından yine ortaklık, Ford'un ithalatı ve Tofaş'ın kuruluşu...
Hürriyet nasıl kuruldu?
Burla Biraderler yaygın reklam mecralarının olmadığı zamanlarda çok sayıda gazete ilanı veriyorlardı. Yeni bir gazete kurmak için para arayan Sedat Simavi'ye de böyle destek oldular. Ayrıca gazetenin ham maddesi olan kağıdın ithalatını da yine Burla Biraderler yapıyordu. Sedat Simavi'ye yüklü miktarda borç verdiler. Hürriyet Gazetesi Burlaların verdiği parayla kuruldu. Sedat Simavi borcunu ilanla ödeyecekti. (Sabah'ın TMSF'den Çalık'a reklam karşılığı sayılabilecek koşullarla satılması garibinize gitmesin. Eskiden bunun örnekleri var.) Öyle de oldu. Ama Simavi'nin Bab-ı Ali de ki rakipleri Sedat Bey'in yeni bir gazete çıkartmasını istemedikleri için bilindik çamura başvurdular. Hürriyet Yahudi gazetesiydi, Yahudi sermayesiyle kurulmuştu. Hem İsrail'in kuruluşu ile Hürriyet'in ilk yayına başlaması neredeyse aynı günlerdeydi. (Simavi'nin Hürriyet serüveni için, İrem Barutçu'nun Bab-ı Ali Tanrıları - Simavi Ailesi kitabına bakabilirsiniz.)
Evet, Burlaların hikayesi böyle...Hayata veda eden İstanbul cemiyet hayatının renkli ismi Monik Hanım'ın eğlence dünyasında yaşadıklarını magazinci arkadaşlara bırakmadan önce bir not ve bir de soru ekleyelim...
Arçelik A.Ş. geçtiğimiz günlerde Grundig Türkiye'yi aktifi ve pasifiyle devraldı. Böylelikle Grundig de Koç Grubu'na dahil oldu. 1942 yılında azınlıklara yönelik çıkartılan Varlık Vergisi'nde Vehbi Koç, hangi azınlık mensubu aile için -sonradan evinde kiracı olan- Başbakan  Şükrü Saracoğlu'na ricacı olmuştu?

NOT: Bu hafta Şimdiki Zaman'da konuğum yazar Özdemir İnce olacak. Şimdiki Zaman bu akşam 23.15'te canlı yayınla Skytürk'te...
Gürkan Hacır

26 Şubat 2019 Salı

İNGİLİZİNİZİ NASIL ALIRDINIZ?

İngilizinizi nasıl alırdınız?

MUSTAFA AYDIN*


“Herbir zamanın insî bir şeytanı vardır” diyordu Bediüzzaman, 96 yıl önce. Ve devam ediyordu: 


“Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor. Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı câhını, kiminin tamahını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garibi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.” 

Bu satırlar 1920 tarihli Hutuvat-ı Sitte adlı bildiri ya da broşür diyebileceğimiz zehir zemberek eserden alınma. İşgal İstanbul’unda işgalci İngiliz’e verilmiş en ağır cevap buydu. “İblis” diyordu kısaca İngiliz’e. Bunu derken de birbiriyle fikren ilgisi-alakası olmayan kesimleri nasıl kullandığını da bir cümle içinde güzelce ifade ediyordu. Aynı İblis yine sahnede. Kimi zaman Amerika, kimi zaman İsrail maskesi takarak. Ha, Irak, Suriye, Ürdün, Mısır vs. maskelerini saymıyorum. 


Türkiye olarak, çok kritik ve keskin bir virajdayız. Ve kubbedeki “kilit taşı”yız. “Biz”i çektiğiniz zaman tüm sistem yerinden oynuyor. Şu an yeryüzünün efendisi rolünü oynayan İblisler, kontrollü kaos için Türkiye tuğlasını yerinden oynatma peşinde. 15 Temmuz gecesini 241 şehit vererek atlatan ve FETÖ denen “İngiliz anahtarı”nı kırınca sevindirik olan bizler için o geceyi yeniden ince ince analiz etmekte fayda var. O gecedeki katmerli “İngiliz aklı” henüz deşifre edilmiş değil. 


Judeo-İngiliz düşünce sistemini çok iyi bilmemiz gerekiyor. Mücadele planında “dessas, hannas ve vesvas” olan İnferno’cu “müsbet abileri” tanımadan herhangi bir şeye ulaşmamız zor gibi. (Teoman Duralı hocamızın “Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyeti” kitabını bir kez daha okumakta fayda var.) 

Bu sıra dışı entrika ve kaos çetesine karşı Cenab-ı Hakk’ın nusretini celp edebilecek tek sığınağımız ihlas ve samimiyet. Çünkü zahiri sebeplere bakarsak dinlisi, dinsizi, takkelisi, cüppelisi, fötrlüsü dâhil her kesimi kendi siyasetine çok rahat âlet edebilen bu yapıya karşı onun silahıyla ve onun istediği zeminde savaşıp zafer kazanmak pek kolay değil. (Hadi dâhî çocuklarımızı toplayalım, özel okullarda yetiştirelim, onlarla mücadele edelim dedik, hepsi “badem bıyıklı” James Bond’lar olup çıktılar karşımıza!) 

1947’den sonra İngilizlerin bizi Amerikan mandasına devretmesine aldanmayalım efendim. Adamlar kadife eldivenle işlerini sessiz sedasız yürütebiliyorlar. Abdülhamid-i Sânî merhumu indirdiklerinden beri payitahtımızda “iç güveyisinden” hallice, bir hayalet olarak dolaşmaya devam ediyorlar. Onu bazen takkeli, koca burunlu bir bedduacı, bazen fötrlü bir jakoben, bazen “aydınlık” savunucusu bir Maocu ya da komünist, bazen “cüppe”li bir yargıç, bazen bir sakallı “derviş” olarak görebilirsiniz.

Siz Lawrence’nizi nasıl alırdınız acaba ;)

Hâmiş: Piers Dixon’un, “Double Diploma” kitabında İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Sir Percy Loraine’in Dışişleri Bakanı Lord Halifax’a gönderdiği 1938 yılına ait bir “telgraf” yer almaktadır. Mustafa Kemal, son ziyaretinde ölüm döşeğindeyken kendisine akıl almaz bir teklifte bulunmuştur. Acaba o teklif neydi? (Gugıllayınız efenim ;)
Twitter: @tirsaktaci_

Facebook: www.facebook.com/tirsaktaci


*Kaynak: CF dergisi, 2016

Kaynak: Risale.haber.comhttps://www.risalehaber.com/ingilizinizi-nasil-alirdiniz-18746yy.htm


FETULLAH GÜLEN, KİKİRİK MUHİTTİN'İN, İNGİLİZ AJANI SAİT MOLLA'NIN YOLUNDADIR!

KİKİRİK MUHİTTİN’LER, Bİ BİTMEDİNİZ!


MUSTAFA AYDIN* 

Milli Mücadele mi dersiniz Kuva-yı Milliye mi; ha işte o mahşerin içinde ne enteresan olaylar yaşanmış, ne garip tipler zuhur etmiş şaşarsınız. 


İngilizlerce işgal edilmiş vaziyetteyken iki “Said” görüyoruz İstanbul’da. Biri; İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin azılı savunucusu; ruhunu iki paund’a majestesine satmış “Said Molla”; diğeri ise bulunduğu şehrin ne havasına ne suyuna ne de huyuna alışabilmiş Molla Said (El-Kürdî-En-Nursi). Biri İslâm’ın göz bebeği İslâmbol işgal altında kalsın diye uğraşıyor, diğeri Dârü’l-Hikmeti’l İslamiye âzâlığını “ossaat” bırakıp, yer altına inerek direnişe geçiyor. Hakkında “vur” emri çıkarılıyor.  


Hutuvat-ı Sitte’yi dağıtıyor. O dönemki talebelerinin anlattıklarından öğreniyoruz ki o dönemde çok sayıda işgal askeri tepelenmiş, birçok gemiye sızılıp topların“kama”ları sökülerek denize ve kuyulara atılmış. Molla Said’in temiz iman mücadelesi her şeye rağmen bugün daha net olarak gözüküyor. Ha, şimdilerde ecnebi aşığı olup “Said Molla’nın yolundan giden; ehl-i sâlip ve ehl-i Magen David’in âgûşunda “mollamsı”larımız da yok değil hani! İmtihan gereği bitmez de zaten. 


Takvim yaprakları geçen asrın 19 ve 20’li yıllarını gösterirken bu kez Balıkesir’e geçiyoruz. Şehir elden düşmüş, ahâli perişan, ne olacaklarını bilemiyor. Yerli Rumlar ve Ermeniler şımarıklıkta gemi azıya almış. Şehirde Kikirik Muhittin diye biri var ki herkesin burnundan getiriyor. Fırsat eline geçer geçmez bir münafığın, kalbinde beslediği gayz ü kini kendi ahâlisine karşı nasıl ortaya dökeceğini pek güzel ispat ediyor.  


Yunan gelir gelmez Kikirik, Pamuk Hanı'nın kapısına "İngiliz Muhibleri Cemiyeti" diye bir levha asmış. "Bu Kuvâ-yı Milliyecidir, şu cephede bulunmuştur" diye birçok Müslüman’ı da elleriyle tutup tutup Yunan kumandanına teslim etmiş. Ama çok sürmemiş devran dönünce de Yunanistan’a “hicret” edivermiş bu “avni” efendi. (Kaynak: M. Ertuğrul Düzdağ, "Anadolu Cihadı" yazı dizisi. Zaman. 17 Kasım 1994)


TEDBİRİN VARSA KORKMA 

Merhum şehid İskilipli Âtıf Hoca ve merhum Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin de dahil olduğu Cemiyet-i Müderrisin’in son toplantısı pek hazindir. Bu tablo Resulullah’ın (asm) davası kalbinde gerçekten yerleşmiş olanlar ile zoru görünce su koyverenleri göstermesi açısından da ibretliktir.3 Mart 1924’te bilinen devrim kanunları yürürlüğe girince merkezi İstanbul'da bulunan cemiyete mensup 500 civarında âlim Tunahan’ın organizasyonuyla bir araya gelir. Merhum Silistreli, tarihi nitelikteki konuşmasında ulemaya bir teklifte bulunur. Teklifin özü, “Dinin devamı biz âlimlerin elindedir, her birimiz 2 öğrenci yetiştirsek 2 nesil daha bu din yeryüzünden zayi olmaz. Hiç olmazsa kendimizdeki ilmi çocuklarımıza aktaralım, bu badire bu şekilde atlatılır” şeklindedir. Ama diğer “ulemâ” bu kanaatte değildir. Hemen de vazgeçmişlerdir “kudsi emanet”ten. Onlara göre, “Artık devir değişmiştir, yapılacak hiç bir şey yoktur!”. Cüppeler terzihanelere “setre” olmak üzere gönderilmiş, fötr denen icat da utanıp sıkılmadan kısa süre sonra kafalardaki yerini alıvermiştir.Din gayreti içinde olanlar ise Kur’an’ı bin türlü imkânsızlık içinde diğer nesle aktararak bugüne ulaşmasına vesile oldular. Ulemaü’s-sû olmamak için ömrünü iman ve Kur’an hizmetine adayan bu “zemherir” döneminin gerçek “er”lerine ve ermişlerine binler selam ve dua.  


Twitter: @tirsaktaci_    


(*Bu yazı 2016 yılı Haziran ayı CF dergisinde yayınlanmıştır)

İlgili makale: İngilizinizi nasıl alırdınız? 

18 Şubat 2019 Pazartesi

FETÖ'NÜN FEDAİSİ YENİ ASYA ÇİZERİ İBRAHİM ÖZDABAK ve FETÖCÜ NUR ENER

FETÖ'NÜN FEDAİSİ YENİ ASYA ÇİZERİ İBRAHİM ÖZDABAK


Yeni Asya Gazetesi'nin imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular'ın alzaymır hastalığının ilerlemesinden sonra Kazım Güleçyüz ve ekibi (özellikle İbrahim Özdabak) cematlerini FETÖ ve CHP limanına demirlemek için ellerinden geleni yaptılar.Karikatürist İbrahim Özdabak, 15 Temmuz hain darbesi öncesi ve sonrasında FETÖ lehine fedailik sayılabilecek derecede sloganik karikatürler çizdi. Telefonundan bylock çıkan ve FETÖcü olduğu için 1.5 sene hapis yapıp tahliye edilen Yeni Asya muhabiri Nur Ener için, Kazım Güleçyüz ve İbrahim Özdabak, aylar boyu kampanyalar yaptılar, Nur'un FETÖcü olmadığını ispata çalıştılar. Ancak, Nur Ener, Ocak 2019'da Meriç Nehri'ni geçerek Yunanistan'a oradan da Almanya'ya kaçtı. Ve hemen iltica başvurusu da kabul edildi. Bu dosyamızda İbrahim Özdabak'ın darbe öncesi ve sonrası FETÖ medya yapılanmasının paralelinde ve aynı sloganları kullanarak çizdiği karikatürleri iktibas ediyorum. Özdabak, karikatürlerinde Mehmet Baransu ve FETÖcü polis müdürü Yurt Atayün'ü de açıkça savunmuş biri.

BU KARİKATÜRLERİN SONUNDA FETÖ'NÜN KALESİ YENİ ASYA'DA NUR ENER'E VE FETÖCÜLERE DESTEĞE DAİR DİĞER KUPÜRLER DE YER ALIYOR

Resimleri büyütmek için lütfen üzerine tıklayınız: