5 Mayıs 2018 Cumartesi

MUSTAFA AYDIN: GÜLEN'İN KADER YAZDIĞINA İNANIYORLAR YENİ ŞAFAK RÖPORTAJI: 26 ŞUBAT 2016

https://www.yenisafak.com/gundem/fetullah-gulenin-kader-yazdigina-inaniyorlar!-2423301

Fetullah Gülen’in kader yazdığına inanıyorlar!

Paralel örgütün ‘Tahşiye Kumpası’na ilişkin yaptığı açıklamalarla gündeme oturan Zaman Gazetesi ve Irmak TV Editörü Mustafa Aydın, cemaat üyelerinin bu davalardaki cüretkârlığının sebebini şöyle açıkladı: "Fetullah Gülen’in ‘kader yazdığına’ ve ‘her şeye hakim olduğuna' inanıyorlar"

Recep Yeter 
Yeni Şafak
STV, Zaman, Aksiyon gibi Fetullah Gülen cemaatine bağlı medya organlarında 21 yıl boyunca muhabir, editör ve haber yöneticiliği görevi yapan, uzun yıllar 'Tırsak Taci' tiplemesiyle mizahi yazılar yazan Mustafa Aydın, paralel yapı ve 'Tahşiye Kumpası'yla ilgili çok önemli açıklamalarda bulundu. Tahşiye kumpasının Gülen'in vaazından 3 hafta önce Zaman gazetesinin 4. katındaki yönetim bölümünde konuşulduğunu anlatan Mustafa Aydın, cemaat üyelerinin yapıya olan bağlılıklarını sorgusuzca inançlarına bağladı. “Fetullah Gülen'e biçilen özel manevi rol, cemaatin medya ve bürokrasi içindeki üyelerinin çılgınca sayılabilecek işler yapmasına zemin hazırlıyor" diyen Aydın, “Cemaatin özel bir kesimi arasında dolaşımda olan ve açıktan ilan edilmeyen inanca göre Gülen, 'kader yazabilen' bir isim. İnanç böyle olunca bağlılık da sınırsız oluyor. Düşünün Allah'ın mutlak nitelikteki Alîm ve Mürîd isimlerinde tasarruf sahibisiniz. Ve bunu da aslında gizliyor değiller. Bu, Sızıntı dergisinde 23 yıl önce ilan edilen, cemaatin yayınevinde kitabı yayınlanan ve Zaman gazetesinde de dönem dönem hatırlatılan bir inanış. Normal bir cemaat üyesine sorsanız bu durumu asla bilemez" açıklaması yaptı.

HERKÜL-MESİH İLİŞKİSİ

Cemaatin aynı zamanda Gülen'in mesih olduğu inancına da sahip olduğunu hatırlatan Aydın, “Gülen'in mesih olduğuna dair inançlarını gizlemiyorlar. Asıl önemli olan Gülen'in vaaz sitesinin ismini Herkül olarak seçmesiydi. Yıllardır devam eden bu gariplik için kimse, “Herkül ne demek? Bizim eski bir Yunan tanrısıyla ne işimiz olabilir?" demedi. Bir Müslüman niçin dini sohbet sitesinin adı olarak Herkül'ü seçer? Yunanistan'da Aynoroz Papazı bir site kursa ve adına 'Hamza.org' dese ne kadar absürt olacaksa, bu da o kadar saçmadır" ifadelerini kullandı.

PEYGAMBER GİBİ MASUM!

Herkül'ün Yunan mitolojisinde 'güç'ü temsil ettiğini anlatan Aydın, “Herkül aslında özel insanlara sır olarak açıklanan o bâtınî görüşün özünü oluşturan, 'yarı-tanrılık' hâlini sembolize ediyor. Öyle düşünmüyorlarsa niçin Herkül ismini seçtiklerini izah etmeliler. Herkül'le Hıristiyanların algısındaki Mesih aynı özelliğe sahip: İkisi de insan ama aynı zamanda tanrısal özellikleri de var. Böyle olunca sorgulanamaz ve çok güçlü bir konuma ulaşıyorsunuz" şeklinde konuştu. Cemaat üyelerinin Gülen'in yanlış yapabileceğine inanmadıklarını belirten Aydın, şunları söyledi: “Cemaat yazarları aksi şekilde düşüneni münafık, imanı gevşek olarak niteliyor. Cemaatin en önemli ideoloğu Ali Ünal, 'rehberliğin sorgulanamayacağını', 'peygamber vekili' durumundaki Gülen'in, 'masum ve masûn' olduğunu yazdı. İslam'a göre masum ve masûn olan sadece peygamberlerdir. Bu inanış Şiilerin 'sorgulanmayan' konumdaki ayetullahlarına benziyor. Zaten yapının üst kısmının inancı da Bâtınî. Bugün ortaya çıkan icraatlarının ve belli bir kitlenin hâlâ oradan kopamamasının sebebini bu inanış oluşturuyor."
Sorgularsanız kafir olursunuz

 
“Yapının içinde olup da bunu görüp sorgulayabilmek mümkün değil" diyen Aydın, “Sorgularsanız kâfir, münafık, karaktersiz olarak damgalanır ve lanetlenirsiniz" dedi. Aydın, cemaat içinde yeralan kendi halindeki sempatizanların içerideki çelişkiyi sorgulamadıklarını söyleyerek, şu ifadeleri kullandı: “Bir 'vejetaryen' derneğe üye olmuşsanız ve her hafta o dernekte 'mangal partisi' veriliyorsa, üstelik siz hâlâ içinde bulunduğunuz bu yaman çelişkiyi sorgulamıyorsanız durumunuz vahim demektir. İnsanımız bir cemaat ya da tarikata girdiğinde 'İslam'a girdiğini' sanıyor. Hâlbuki İslam'ın yasakladığı pek çok konu bu gruplarda 'serbest' olabiliyor."

 
JİTEM'i deşifre ettim sürüldüm
Samanyolu TV'de çalışırken kurum içerisindeki bazı önemli isimlerin MGK ve JİTEM'le bağlantılarını deşifre ettiği için Zaman Gazetesi'ne geçmek zorunda bırakıldığını da anlatan Aydın, “Fetullah Gülen'in vaaz kasetleri STV'nin arşivinde muhafaza ediliyordu. Tabii içeriğini o gün için bilmemiz mümkün değildi. O dönem Veli Küçük'ün medyadaki en önemli jokeri olarak kendini lanse eden Tuncay Güney'le irtibatı olan bazı isimlerin, birtakım kasetleri STV arşivinden kurum dışına çıkarttığını tespit ettim. Altunizade 5. Kat'ta yaşayan Gülen'e de bu bilgileri bir aracı vasıtasıyla ilettim. Ardından "Bunlar çok güçlü. Artık bu binada olmanızı istemiyorlar. Siz en iyisi Zaman Gazetesi'ne geçin' denildi. Tuncay Güney, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nda da görev yapan bir isim malum; ama sürgün olan bendim! JİTEM'in en tehlikeli olduğu dönemde kendilerini savunan birini mağdur eden bu yapıya olan güvenim o gün tamamen bitmişti." şeklinde konuştu.

Dumanlı'ya dosyalı tehdit

“Zaman Gazetesi'nde son 14 yılda editör ve editör yardımcısı olmasına rağmen hiçbir zaman günlük, haftalık, aylık, yıllık yayın toplantılarına katılmam istenmedi" diyen Aydın, “Bu bir ayrımcılıktı tabii; ama benim için de aslında en büyük nimetti. Özellikle son 6 yıl istifa edip ayrılmam için özel bir mobbinge maruz kalsam da bu süreci de sabırla atlattım" diye konuştu. 
Ekrem Dumanlı'nın darbe sürecinin ilk başlarında direnmek istediğini iddia eden Aydın, “Önder Aytaç ve çetesi onu '22 dosyan geldi, bekletiyoruz' diyerek etkisiz hale getirdi" dedi. Hidayet Karaca'nın mahkemeyi reddedip ifade vermediği için tutuklandığını hatırlatan Aydın, şu açıklamalarda bulundu: “Dumanlı'dan da mahkemeyi reddetmesi, ifade vermemesi ve hapse girmesi istenmişti. O bunu kabul etmedi. Avukatlarının ısrarına rağmen ifade verip, 'Ben gazetecilik yaptım. Kendimi savunurum. Diğerleri de kendisini savunsun' diyerek Gülen dâhil diğer tüm zanlıları yalnız bırakmış oldu. Sızdırılan 2,5 dakikalık ifade videosunda bu apaçık görülebiliyor. O görüntüden sonra gazetenin başında kalamayacağını anladım.
"

Umutları mayıs darbesi
Paralel yapının tek umudunun mart-mayıs arası çıkmasını istedikleri kaos ve ardından gelecek darbe olduğunu kaydeden Mustafa Aydın'a göre, Erdoğan'ın ölmesini, Türkiye'ye NATO ve BM'nin müdahale etmesini dua ederek isteyen cemaat üyeleri mevcut. Aydın, yapıdan korkmadan açıklamalarda bulunmasının nedenini ise şu sözlerle anlattı: “Hâlâ darbe ve kaos projesi içinde olmasalar, HDP-PKK-PYD'yi son süreçte korumasalar, nasıl olsa adli süreç devam ediyor deyip yine konuşmayabilirdim. Herkesin hayatı pahasına bu darbe kumpasına karşı çıkması, bu tezgâha dâhil kim varsa deşifre edilmesi gerekiyor."
Eyüp Can Soros'un adamı
Zaman Gazetesi'nde yıllarca birinci sayfa editörlüğü yapan Aydın, gazetenin tamamının her gün faks ya da mail yoluyla Gülen'e gönderildiğini söyledi. Aydın, “Aksiyon Dergisi'nde ise işlerin başına, 'Muhterem Efendim' diye yazarak o hafta girilmesi muhtemel kapak ve dosya konularını arz eder, tensiplerini beklerdik" dedi. “Gazetede birinci sayfa editörüyken Ekrem Dumanlı ve Eyüp Can'a Soros ve TESEV'in Türkiye'de yapmak istedikleri şeyi, 'Ilımlı-Protestan İslam Projesi'ni, bu projenin başındaki isme prim vermemek gerektiğini bütün editörlerin huzurunda yayın toplantısında söyledim" diyen Aydın, “Gidip de bunun dedikodusunu başka bir yerde yapmadım. Yapsam, fitneye yol açsam bir gün tutmazlardı. Ama o günden sonra da eski samimiyet bir anda bitiverdi" dedi. Aydın o dönem gazetenin 2 numarası olan Eyüp Can'ın daha sonra Soros Vakfı'nın Türkiye'deki 3 isminden biri olduğu ortaya çıkınca alelacele görevden ayrılmak zorunda kaldığını iddia etti.
Amaç Erdoğan'ı tasfiye etmekti
Mustafa Aydın, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının amaçlarını ise şöyle açıkladı: “Balyoz ve Ergenekon operasyonlarının amacı önce askeriye içindeki ulusalcı olarak adlandırılan ekibi tasfiye edip, boşalan yerlere cemaat üyelerini doldurmak; daha sonra da 7 Şubat MİT krizi ve 17-25 Aralık'ta ortaya çıktığı gibi Erdoğan'ı tasfiye etmekti. Balyoz'a zemin oluşturan bazı belgelerin sahte olduğu ortaya çıktığında mağdur olanların itibarı iade edilecek; ama istenen dönüşüm de askeriye, bürokrasi ve son olarak siyasette sağlanmış olacaktı."


Onlar terörist onlarla görüşme!
Tahşiye Yayıne

vi çevresine kurulan kumpasın şahidi olduğunu davet edilmesi şahitlik de edebileceğini ifade eden Mustafa Aydın, “Bu küçük Nur cemaatinde eskiden Yeni Asya gazetesinde birlikte çalıştığım insanlar var. Zaman Gazetesi Yayın Danışmanı Hamdullah Bayram Öztürk tarafından ilk önce 1996 yılının aralık ayında dolaylı olarak uyarıldım. 2009 yılının mart ayında ise bu kez bu insanların terörist olduğu ve görüşmemem gerektiği şeklinde uyarı geldi" dedi. Aydın, “İlahiyat kökenli biri olan bu şahsın bu ikazından bir-iki gün sonra Zaman binasına Tuncay Opçin ve Mehmet Baransu da geldiler. İkisi de Aksiyon döneminden mesai arkadaşım olduğu için, 'Hamdullah Bey, Muşlu Muhammed Hoca'nın terörist olduğunu söylüyor. Bu insanların çoğunu tanıyorum. Nereden çıktı şimdi bu?' diye sorduğumda, ikisi birden, “Abi o insanlarla görüşme, uzak dur, onlar El Kaideci, silahlı terör örgütü" dediler. Bu iki ismin de o güne kadar hiçbir yerde habere konu olmamış, adları sanları bugün bile bilinmeyen küçük bir grup hakkında bu kadar net kanaat sahibi olmaları çok şaşırtıcı idi" açıklaması yaptı. Öztürk'ün, kendisine “Mehmet Doğan, Muş'taki çiftliğinde silahlı eğitim veriyordu" dediğini aktaran Aydın, bu ikazla şoke olduğunu ifade ederek şöyle konuştu:
İZLENDİĞİMİ ANLADIM


“Hamdullah Öztürk'e, 'İddianızı kabul etmiyorum. Elinizde savcı, polis ve jandarma gücü var. Eğer dediğiniz gibi o şekilde bir eğitim varsa, zaten baskın yapar yakalatabilirdiniz' dedim. Öztürk dün sosyal medyadaki açıklamalarım üzerine 2009 yılı mart ayında beni ikaz ettiği 4.kattaki görüşmeyi reddetmedi. Sadece bu kumpasın arkasında olmadığını iddia etti. Kendisine benim o gruba yakın bazı insanlarla görüştüğümü, daha sonra Fetullah Gülen'in konuşmasında ve Tek Türkiye dizisinde ileri sürülen aynı iddiaları nereden bildiğini sordum. Cevap vermedi. Benim her cemaat ve gruptan arkadaş çevrem var. Tahşiye Yayınevi çevresindeki insanlar 30-35 yıllık eski mesai arkadaşlarım. Uyarıldığım an izlendiğimi de anladım."


Yolsuzluk yapan bizden mi değil mi?


17-25 Aralık darbe süreciyle ilgili de konuşan Aydın, “Biz yolsuzluğu ortaya çıkardık, iktidar bu yüzden bizi tasfiye ediyor şeklinde ezber var. 21 yıl boyunca ne Samanyolu'nda ne de Zaman Medya Grubu'nda yolsuzluklara karşı ilkesel bir karşı çıkma asla görmedim. Böyle bir haber geldiğinde sadece 'bizden mi, değil mi?' ona bakılır. Ataşehir Buzz Rezidance'la ilgili ilk dosyalar 2012'de Zaman'a gelmiştir ve ilgili haber sayfadan çıkarılmış, ardından bu şirketten reklam alınmıştır. Aynı şey Zekeriyaköy'deki eski füze arazisiyle ilgili konuda da böyle oldu. Önce haberler girildi, ardından haberlere son verilip o şirketten reklam alındı" ifadelerini kullandı.

GÜLEN VE EKİBİ 15 TEMMUZ ÖNCESİ DARBE TEHDİTLERİYLE SUÇÜSTÜ YAKALANDI MUSTAFA AYDIN. YENİ ŞAFAK 15 TEMMUZ ÖZEL SAYISI 2017

https://www.yenisafak.com/gundem/terorist-basi-gulen-sucustu-yakalandi-2756313

Gülen ve ekibi 15 Temmuz öncesi yaptıkları darbe tehditleriyle suçüstü yakalandı

Gülen’in Bylock üzerinden yolladığı, “Allah bu milletin ordusuna büyük bir fetih daha nasip edecek. Onu da şanlı Türk subayları yapacak” sözünü irdelemeyeceğiz. En yakın müridi, ‘Darbe İmamı’ Adil Öksüz ve Kaynak Holding’ci kurmay ekibi ‘tarlabakanus’lar olarak Akıncı Üssü’nde yakalanmışken; Öksüz, darbe öncesi defalarca ABD’ye gidip, son olarak üç gün önce talimatları Pensilvanya’dan alıp Türkiye’ye dönmüşken başka bir delile ihtiyaç yok. 


MUSTAFA AYDIN 
15 Temmuz’da hayatını kaybeden 249 şehit ve binlerce yaralının acısı henüz dinmiş değil. Her gün onlarca haberle Fetullah Gülen’in 15 Temmuz’da müritleriyle beraber nasıl katıldıklarıyla ilgili itiraflar ve bilgiler çıkıyor. Ancak, muhalif mecraları takip etmeleri yasaklandığı için ve “yalan”ı dini bir ritüel halinde ve organize olarak söyleyebilen bir yapıya dahil oldukları için FETÖcülere “söz” ya da “belge”nin tesir etme şansı yok. Niye? Çünkü, bir kere FETÖ’ye göre Fetullah Gülen, Hızır makamında. İlm-i Ledün’le ve “Bâtın’da iş gördüğü için biz “zâhir”de yaşayan zavallıları bağlayan “şeriat”ın hükümleri onu asla ilgilendirmiyor. Gülen, onlara göre Kaderi belirleyebiliyor. Ali Ünal’ın ve Abdullah Aymaz’ın defalarca yazdığı gibi Gülen, “mânâ-bâtın âleminde hükmü veriyor, zâhirde yani şu görünen âlemde de birileri onu fiiliyata geçiriyor. Örgütün çektiği sıkıntıların takdir edicisi de Gülen! Çünkü o “kaderin eli” ve “hamlarla hasların” ayrılması için bu sıkıntıların çekilmesini bizzat Gülen istiyor. Teröristbaşının verdiği uyduruk “fetva”larla her türlü haramı işleyebilen ve işlerken tüyü titremeyen insanları içinde bulundukları bu şizofrenik halden çıkarmak kolay değil. Büyük çoğunluğu Bylock kullanmasına ve tüm mahrem süreci “bizzat” bilmelerine rağmen yüzleri kızarmadan “Bizim darbeyle ne ilgimiz var ki!” diyebiliyorlar.
GÜLEN, DARBE EMRİNİ NASIL VERDİ?
Fetullah Gülen’in Bylock üzerinden tüm müritlerine ulaştırdığı “dua destekli”, “keşke ben de aranızda olsaydım”lı mesajını, ya da yine Bylock’tan 2014’ün sonunda yolladığı ortaya çıkan “Allah bu milletin ordusuna büyük bir fetih daha nasip edecek. Onu da şanlı Türk subayları yapacak” sözünü irdelemeyeceğiz. Mesela, darbe gecesi gözaltına alınan ilahiyat kökenli FETÖcü polis müdürü Gürsel Aktepe’nin, “15 Temmuz akşamı yapılmak istenen darbenin Fetullah Gülen’in bilgisi ve talimatı olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir” sözünü de. Aktepe, itirafçı oldu ve cemaat halinde darbeye istihbaratçı polislerle nasıl hazırlandıklarını anlattı. Vatan Emniyet’in önünde darbe gecesi asker kıyafeti içinde askeri aracının içinden çıkan eski emniyetçi FETÖcü Mithat Aynacı’yla ilgili detaylara da girmeyeceğiz.
Ali Ünal’ın, 6 Nisan 2015’te yazdığı, “Tarihinin en kritik kavşaklarından birinde bulunan ülkemizde nihaî düzlüğe çıkmak, acaba ‘dehşetli fırtınaların’ arkasından mı gerçekleşecek? Fırtınalar savurduğunu savuracak, seller götürdüğünü götürecek ve nihayet “nevruz” güneşi Türkiye’nin ufkunda o zaman mı doğacak?” sözlerine de aslında darbenin ilk işaret fişeği olmasına rağmen yer ayıramayacağız. Ali Ünal, “Asıl fırtınalar kapıda mı?” başlıklı yazısında hem aylar sonra başlayacak “hendek” ihanetinin, hem de oluşmasını umdukları kaosun ardından yapmayı planladıkları darbenin ipuçlarını veriyordu. Gülen’in borazanları Bülent Keneş’in, Tuncay Opçin’in, ap açık darbeyle tehdidi içeren yazıları da somut şekilde ortada duruyor. Yine Ekrem Dumanlı’nın, “Eğer 7 Haziran’da Ak Parti tek başına iktidara gelirse, korkarım bu son seçim olur” sözü de unutulacak gibi değil. Murat Aksoy’un, Osman Özsoy’un, darbe gecesi Kerim Balcı’nın vs. sözlerini hatırlatmaya gerek yok. FETÖ, darbe tehditlerini aylar boyu utanmazca yaptı.
ADİL ÖKSÜZ TARLABAKANUS!
Fetullah Gülen’in en yakın müridi, “Darbe İmamı” Adil Öksüz ve Kaynak Holding’ci kurmay ekibi “tarlabakanus”lar olarak Akıncı Üssü’nde yakalanmışken; Öksüz, darbe öncesi defalarca ABD’ye gidip, son olarak 3 gün önce talimatları Pensilvanya’dan alıp Türkiye’ye dönmüşken başka bir delile ihtiyaç yok aslında. Yine, FETÖcü hainlerin esir aldığı Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın, “Sizin başınız, kıçınız kim› diye bağırdım. Bunun üzerine Hakan Evrim, ‹Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz’ dedi” şeklindeki şahitliği ortadayken, başka delil aramaya gerek var mı? Tabii ki yok. Ama Gülen’in hani o dolambaçlı ve göndermelerle dolu üslubuyla darbecileri açıktan teşvik ettiği mesajlarının da derlenmesi gerekiyor.
GÜLEN DEMEK “KİNAYE” DEMEK
Eğer, Fetullah Gülen’i ve onun o kinayeli, îmâlı ve sembolik yönlendirmelerle dolu konuşma üslubunu biliyorsanız, bu mesajları hem de hiç çekinmeden verdiğini çok kolay görebilirsiniz. Misal, twitter’da “Fetullah Gülen zehir” diye ararsanız, çok cüretkârca zehirleme emri verdiğini ve o konuşmasının ardından TSK’da birbiri peşi sıra ölümlü zehirlenme hadiselerinin yaşandığını fark edebilirsiniz. Gülen’in mesajları hep satır aralarında gizlidir. Konuşmalarında bazen direkt kameraya bakar ve aslında kime hitap ediyorsa ona “genele hitap ediyormuş” izlenimi veren cümlelerle özel mesajını verir ve geçer. Bu yazıda hep birlikte bazı kavramlar üzerinden Gülen’in darbe emrini darbeci kitlesine nasıl ulaştırdığına birkaç örnek sunacağız.
Ama bunu yaparken Fetullah Gülen’in aynı zamanda Fuat Avni, Emre Uslu, Önder Aytaç, Tuncay Opçin, Ekrem Dumanlı, Rauf Atilla Polat gibi ağızlardan da konuştuğunu bilmemiz gerekiyor. Yoksa onun oluşturduğu puzzle’ı asla anlayamayız. Gülen ve şu an bir kısmı hapiste olan FETÖcü yazarlar, darbe mesajlarını hiçbir şekilde gizlemediler, tehditlerini en açık şekilde ve ahlaksızca yaptılar. FETÖ-Soros ihanet koalisyonunun sözde “liberal” özde “cunta fiştekçisi” yazarları da darbe tehditleri konusunda cemaat medyasının önde gidenleriydi. Kimi Mümtazer Türköne gibi “dar ağacı” tehdidinde bulunuyor, kimi Ahmet Turan Alkan gibi “Mene Tekel Ufarsin” yazısıyla “suikast” iması yapıyordu. Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler de “1 Kasım’da AKP kazanırsa, iç savaş ve darbe olacağını” küstahça dile getiriyordu. Fakat enteresan şey, yüzlerce darbe tehdidi belgeli olmasına rağmen, “organize yalanlar çetesi”, tek kelime bile cevap veremiyor. Susarak bu “suçüstü halini” geçiştirmeye çalışıyor.
Hatırlayın Gülen, Ergenekon, Balyoz ve 17-25 Aralık süreçlerinde de asker-sivil müritlerini sürekli kinayeli mesajlarla nasıl güdüledi. GATA’da tedavi gören tutuklu paşalarla ilgili, “Gatakulli var” diye laf attı. Fakat Gülen’in değişik bir fantezisi vardı: Emirlerini kriptolu telefonlar, e-postalar ya da özel ulaklar yerine o dönem STV dizilerindeki “Karanlık Karar Kurulu” bölümlerindeki diyaloglarla veriyordu. Ve bundan da ayrıca keyif alıyordu. O zaman bile adları “kâhin dizi”lere çıkan Tek Türkiye, 5. Boyut, Kollama, Şefkat Tepe vs. gibi diziler Gülen’in mesajlarının iletildiği mecralardı. Hatta, Rus Büyükelçisi Karlow cinayetinin şablonu neredeyse tıpa tıp şekilde Nizama Adanmış Ruhlar Ekip-1 dizisinin 89. bölümünde işlenmişti.
DARBE ALGISINI PUZZLE GİBİ ÖRDÜLER
FETÖ üyesi medya ekibi, Gülen’den gelen mesajları puzzle’ın parçaları gibi kısım kısım gündeme getirerek algı örgüsünü yavaş yavaş oluşturdular. Bu isimler de belliydi: Fuat Avni, Ekrem Dumanlı, Hidayet Karaca, Bülent Keneş, Emre Uslu, Önder Aytaç, Tuncay Opçin, Rauf Atilla Polat, Ali Ünal, Abdullah Aymaz, Kerim Balcı, Osman Şimşek vb. Dizilerle algı oluşturma işinin başında Hidayet Karaca ve Zaman gazetesinin eski bir muhabiri olduğu ortaya çıkan sıra dışı polis müdürü Bayram Özbek vardı. “Nakkaş” müstearıyla övünen ancak şimdi mahkemede reddeden Özbek, ve Tek Türkiye ve Kollama gibi dizilerin ve bazı FETÖ filmlerinin de senaristiydi. Gülen’in en kaba şekilde operasyon talimatı verdiği olay ise herkesin bildiği gibi Tahşiye ve Rahle Yayınevi grubuna yönelikti. Gülen, 6 Nisan 2009’da bu iki yayınevini hedef göstermiş, STV Tek Türkiye dizisinde bu iki yayınevinin adı “terörist örgüt” olarak defalarca lanse edilmiş; ardından FETÖcü istihbaratçı, polis ve savcılar dosyayı hazırlayıp 9 ay sonra bu gruba kumpas kurulmuştu.
KIVAM, KIYAM DEMEKTİR FETÖ’DE
Fetullah Gülen’in meşhur 1999 Haziran’ında yayınlanan “kıvam” içerikli konuşmasını hatırlayacaksınız. Değilse, internetten bulup izleyebilirsiniz. Kıvam, FETÖ’de çok önemli bir kavram ve parola. 40 yıl ilmek ilmek dokunan örümcek ağının en sonuncu düğümünde yapılması gereken şeyi sembolize ediliyor. “Kıvam”a ulaşılması demek her şeyin tamamlanması anlamına geliyor: “Tam özünüzü bulacağınız KIVAMa ereceğiniz ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısına göre bütün anayasal mertebelerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım 20 günü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir.”
Kıvam konusu, Gülen’in vaazlarında sürekli “G” günü koduyla geçer ve herkesin o gün için hazır olması gerektiği vurgulanır. 15 Temmuz darbesi yaşanmadan önce herkul.org sitesinden ve sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlarda “Kıvam”a ulaşıldığının müjdesi veriliyor, FETÖcülerden, “çağlayanlar gibi akması, küheylanlar gibi çatlayana kadar koşması” isteniyordu.
SIZINTI’DAN “PALETLİ” DARBE MUŞTUSU!
12 Eylül 1980 darbesinin hemen öncesinde Sızıntı’da “Nevbahar Mesajı” başlığıyla askeri darbeyi açıkça müjdeleyen bir yazı yayınlanmıştı. O yazının garipliğini geçelim. Ancak bu darbe müjdeli yazıyı Abdullah Aymaz, 3 Mart 2016’da Zaman gazetesinde yeniden yayınladı. Ne ilgisi var diyeceksiniz değil mi? Sadece şu cümleyi ekledi: “Şimdi de 36 sene sonra, diyorum ki: Yusuflara müjdeler olsun!”
Sızıntı’nın kapakları çok açık sembollerle darbeci askerlere mesajlar gönderiyordu. Mesela bir kapakta (Haziran-2016) ellerin tuttuğu “çark dişlileri” yan yana getirilmiş; stilize bir tank paleti oluşturulmuştu. Yine o çok ses getiren kapakta (Mart-2016) ise haki renk kıyafet giymiş ve kendisi loş ışıkta kalmış biri, kapının tokmağını açarak FETÖ jargonundaki “Hızırî-Mesihi” yeşillikleri gösteriyordu.
Darbeyi asıl olarak Mayıs 2016’ya doğru planlayan; ancak bazı “siyasi tasfiyeler” yaşanınca erteleyen Gülen, 15 Temmuz öncesi vaazlarında “haki cüppe”yle mesaj veriyordu. Gülen, Herkül.org sitesinden, “Dünyanın onulmaz gibi görünen dertleri, çözülmez gibi görünen problemleri ancak KIVAM sayesinde halledilebilir” diyordu. “Kıvam, eşittir: KIYAM” denklemini bilen FETÖcüler için bu bir işaret fişeği hükmündeydi.
“ÇELİK” PAZULARA DESTEK HUTBESİ
Yer Pensilvanya. Tarih: 8 TEMMUZ 2016. Yani darbeden tam 1 hafta önce. FETÖ’nün kimsenin giremediği Alamut Kalesi’nde “Sistem ve Beklenti” adlı bir hutbe okundu. Hutbede, ülkeyi kurtaracak bir Heraklit’in beklendiği duyuruldu. Kaç Müslüman “Heraklit” adlı bir kurtarıcı bekliyordur bilemiyoruz; ancak bu kişinin “Çelik Pazu”lu bir “kurtarıcı” olduğu duyuruluyordu. “Dünyaya açık dimağlarımız”dan kastın, daha sonra NATO’, AB, ABD’ye sığınan FETÖcü darbeciler olduğu da çok açıktı. Okuyalım:
“İnsanımız ümit ve inkisâr içinde gözleri dolu dolu kendini düzlüğe çıkaracak Heraklitler bekliyor. Öyleyse hem bir sorumluluk hem de asırlık günahlarımıza KEFARET OLARAK ONU KURTARACAK, YÜKSELTECEK VE DEVLETLER ARASI MÜVAZENEDEKİ ESKİ KONUMUNA ULAŞTIRACAK DA YİNE BİZİM İMANLA ÇARPAN SİNELERİMİZ, “DÜNYAYA AÇIK” DİMAĞLARIMIZ, RUH VE MÂNÂ KÖKLERİMİZDEKİ RASÂNET VE ÇELİK PAZULARIMIZ OLMALIDIR. ŞU ANDA YOLLARIN AYRIMINDA VE YİNE BİR KADER DENK NOKTASINDA BULUNDUĞUMUZDA ŞÜPHE YOK!”
“Ne var ki bunda!” diyeceklere, bu hutbeyle ilgili tüm twitter yazışmalarının, ilgili “link”lerin, ilgili “video” kayıtlarının tüm FETÖ sitelerinden tamamen “kazındığını” hatırlatalım. Diğerleri vaazlar vs. yerinde dururken eğer “normal” bir hutbe olsaydıhiç “Heraklitler” araya karışıp silmezdi değil mi?
13 Temmuz 2016’da ise, Gülen’in darbeci müritlerini coşturacak, “Bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz” sözleri yayınlandı Özgürherkul sitesinden. FETÖ jargonunda, “Durduğu yerde ölen değil, koşarken çatlayarak ölen küheylan” kıymetli olduğu; “Küheylandan kinaye asıl söylenenin ‘süvari’ ve ‘sipahi’ demek olduğu FETÖ jargonunda bilindiği için, bu mesajı alan FETÖcülerin durma şansı yoktu. Bu yüzden gözlerini kırpmadan insan öldürmekten çekinmediler.
UYUYAN HÜCRELER TENBİH BEKLİYOR!
15 Temmuz başarısız oldu ve Fetullah Gülen, o her birisi boşa çıkan kinayeli mesajlarını göndermekten vaz geçti mi? Tabii ki hayır. Eylül 2016’da halkın şahlanışından çekinen asker FETÖcülere yeni bir moral konuşması yaptı. FETÖ lideri, uyuyan hücrelerin harekete geçmek için emir beklediğini söyleyerek, “Beyindeki 10 milyar hücre harekete geçmek için tenbih bekliyor. Allah onları oraya koyduğuna göre, o kadar asker orada bulunduğuna göre bence onunla çok şeyi fethedebilirsiniz. Ama zannediyorum onlarda uykuda. Çalıştırılmadıklarından dolayı zorlanmadıklarından dolayı” dedi.
Fetöcüler, şimdi dizlerine vuruyor: Ah keşke darbe tam zamanında olsaydı; MİT’in operasyonuyla deşifre olmayıp erkene alınmasaydı; erken talimatlarla kafalar karışmasaydı “ne eyiydi”!
Aslında ne güzel ABD, AB, NATO desteği çoktan alınmıştı. Muhalefet zaten ses çıkaramazdı. Tüm detayları mükemmel şekilde hazırlamışlar, her şeyi en ince noktasına kadar düşünmüşlerdi. Hesaba katmadıkları ve düşünmedikleri tek şey vardı: Kaderin asıl sahibi olan Allah (cc).

30 Nisan 2018 Pazartesi

Berâet Kandili'miz mübarek olsun

11 Ağustos 2007 Cumartesi

İzmir'e Sabatay Sevi Müzesi tartışmaları

KaynaK: Yeni Şafak "Gündem" bölümü 24.12.2006

Sabatay Müzesi İzmir'i karıştırdı

İzmir Ticaret Odası'nın Portekiz Sinagogu'nda ' Sabatay Sevi' Müzesi kurma girişimi tartışmalara yol açtı. Meclis üyeleri müze fikrine tepki gösterirken, Türkiye Musevi Cemaati Başkanı Ovadia Yahudiliğin, Sabetaistliği kabul etmediğini belirterek sinagogda müze kurulmasına izin vermeyeceklerini belirtti


ŞABAN ARSLAN/İSTANBUL
Ticaret Odası yönetiminin kente bir Sabatay Sevi Müzesi kurulmasını önermesi, İzmir'i karıştırdı. Çarşamba günkü meclis toplantısında, Agora semtindeki Portekiz Sinagogu'nda, 370 bin YTL'ye bir Sabatay Sevi Müzesi kurulması önerisi sunulması bekleniyor. Toplantıda, kurumun 2007 yılındaki 21 milyon YTL'lik bütçesinin de dâhil olduğu 10 maddelik çalışma programı görüşülecek. Bazı meclis üyeleri, öneriye şiddetle karşı çıkıyor.
İzmir Ticaret Odası'nın (İZTO) 65 bin üyesi bulunuyor. İZTO'nun 2006 yılı son meclis toplantısı, önümüzdeki Çarşamba yapılacak. İZTO yönetimi, toplantıdan bir hafta önce, 179 meclis üyesine, Yönetim Kurulu Çalışma Programı ve Bütçesi'nin yer aldığı 425 sayfalık bir kitapçık gönderdi. Kitapçıkta, 2007 faaliyetlerinin ele alındığı 378. sayfasındaki Sabatay Sevi Müzesi başlığı altında yer alan iki paragraftaki şu ifadeler dikkat çekti: “Sabatay Sevi, Musevilik tarihinde önemli yer tutan bir kişiliktir ve İzmir'de yaşamıştır. Hatta Sabataycılık, Museviliğin bir kolu olarak varlığını sürdürmüştür. İzmir'in tarihinde önemli yeri olan olay ve kişiler, kent belleğinin bir parçasıdır. Bu nedenle, Sabatay Sevi'nin Musevi tarihindeki rolünü ortaya koyabilecek ve çeşitli eski eserlerin de yer alacağı bir müze kurulması, müzenin eski bir sinagog veya eski bir binada yapılması düşünülmektedir.”

TURİZME RENK KATACAK

İZTO Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş, Sabatay Sevi Müzesi kararının henüz alınmadığını, meclis oturumunda tartışılacağını söyledi. Böyle bir müzenin, 'Müzeler Şehri' yapmayı düşündükleri İzmir'e renk katacağını düşündüklerini anlatan Demirtaş, “Amacımız tamamen turizme renk getirmek. Bu tür renkli kişilerin de dikkate alınması gerekiyor” dedi.

Sabatay Sevi Müzesi fikrini destekleyen meclis üyesi Necmi Çalışkan, İZTO'nun daha önce de kilise ve sinagogların restorasyonu için karar aldığını, bu son projenin de aynı şekilde bir kültür yatırımı olduğunu savundu. Yahudi asıllı Türk vatandaşların İzmir'in kültüründe önemli bir yer tuttuğunun altını çizen Çalışkan şunları söyledi:

“İzmir'i turizm ve kongre merkezi yapmak istiyoruz. Doğal olarak etnografik değerlerimizi korumamız gerekir. İzmir'i uluslararası turizme sunmak, İzmir'in para kazanmasına vesile olacak her değeri yaşatmak istiyoruz. Musevi vatandaşların oluşturduğu kültür İzmir için çok önemlidir. Bu işin felsefesine inanıyoruz. İnsanlar gelsin otellerimizde yatsın, İzmir'de alış veriş yapsın. Sabatay Sevi kültürü 1700'lü yıllarda başlar. Bu kültürün Yahudi kültüründe önemli yer kapladığını düşünüyoruz. Önemli bir kültürel ve folklorik değer yani.”

'MEŞRUİYET' TARTIŞMASI

İZTO'nun bazı meclis üyeleri müze projesine şiddetle karşı çıkıyor. Projeye karşı olan üyeler, İzmir'in en büyük sivil toplum kuruluşu olan Ticaret Odası kullanılarak Sabataycılığın meşru hale getirileceğini savunuyor. Meclis Başkan Vekili Necip Nasır, Sabatay Müzesi'ne karşı olan isimlerden. Böylesine gereksiz bir girişimin, yönetim tarafından son anda geri çekileceğini düşünen Necip Nasır, “300 yıldır gizli olan bir yapılanmanın ticaret odasının gündemine gelmesi yadırganacak bir şeydir. Farklı bir amaçla yapılmış olabilir” dedi. Sabatay Müzesi'nin yapılmasına karşı çıkan meclis üyelerinden bir diğeri olan Salih Büyükuğur, İZTO yönetiminin geçen yıl da sinagog ve kiliselerin onarımı için 3 milyon YTL para ayırdığını ve bu karara muhalefet şerhi koyduğunu belirterek şunları söyledi: “Bu talep Yunanistan konsolosundan gelmiş. Kapalı kapılar arkasında dolaplar dönüyor. İZTO Başkanı Demirtaş bunun kulisini yapmıştır, meclisten geçirir. Çünkü meclis üyelerinin yüzde 30'u, kurduğu şirketlerin de ortağı.” Sabatay Sevi Müzesi'ne karşı olan bir diğer meclis üyesi de Vasfi Çakıroğlu. 2007 yılında, üyelerden toplanan aidatın 170 YTL'den 250'ye çıkarılacağını, toplanan paraların da toplumu dejenere edici, kamplara bölücü konular için harcanacağını ileri süren Çakıroğlu şöyle konuştu: “ Sevi'ye Yahudiler bile karşı çıkıyor, 'Yahudi dönmesi' deniyor. ”


Sabatay Sevi kimdir

1626 yılında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak İzmir'de dünyaya geldi. 22 yaşındayken kendisinin 'mesih' olduğunu ilân etti. Gelişmelerden huzursuz olan İzmir Hahambaşılığı, Sevi'yi şehri terk etmeye zorladı. Uzun bir süre Şam ve Kahire'de yaşayan Sevi, 1665 yılında İzmir'e geri döndü. Birkaç yıllık süre içinde Sabataycılık akımı hızla güçlenerek Venedik, Amsterdam, Hamburg, Londra ve bazı Kuzey Afrika kentlerine kadar yayıldı. 1666 yılı başlarında, İstanbul'a gelen Sevi, Osmanlı yetkilileri tarafından tutuklandı. 16 Eylül günü Edirne'de Sultan 4. Mehmet'in huzuruna çıkarıldı. Sevi, din değiştirerek Müslüman olmayı kabul etti. Ancak Sevi'nin din değiştirmesi müritlerinin çoğunu hayal kırıklığına uğrattı. Zamanla itibarını yitiren Sevi, sürgün olarak gönderildiği Arnavutluk'ta, 1676 yılında öldü.



Ortaylı: Müze çok iyi olur

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Sabatay Sevi Müzesi'ne destek verdi. Ortaylı, “Böyle bir müze kurulmasını çok önemli buluyorum, çok iyi olur. Sabatay Sevi, dini bir kişilik olmasının yanısıra, tarihi bir kişiliktir, şehrin tarihine katkısı vardır, taraftarları olan meşhur biridir. Bu nedenle, onun adına müze yapılmasını çok anlamlı buluyorum. İnanç turizmine katkısı olur mu o beni çok da ilgilendirmiyor. Sadece tarihi bir kişilik olduğu için bile bir müze yapılmalıdır. Bu fikri destekliyorum. Tarih gizlenmemeli” dedi.


Musevi cemaati: Asla izin vermeyiz

Türkiye Musevi Cemaati Başkanı Silvio Ovadia, İzmir'de bir sinagogda Sabatay Sevi Müzesi açılması konusunda kendilerine başvuru yapılmadığını belirterek, “Bize bu konuda bir bilgi verilmedi. İzmir'deki arkadaşlarımızla görüşüp size bu konuda bilgi vereceğim” dedi.

Daha sonra kendisini yeniden aradığımız Silvio Ovadia, “Yahudi mekanlarında kesinlikle böyle bir müze kurulmayacaktır. Böyle bir müze, başka bir yerde kurulsa bile, Yahudiler için herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Sıradan bir müzedir” dedi.

BİZ SABATAİSTLİĞİ KABUL ETMİYORUZ

İzmir Ticaret Odası ve Büyükşehir Belediyesi'nin, yıkık sinagogları restore etmek için kendilerine başvurduğunu hatırlatan Silvio Ovadia, “Belki o da böyle birşey düşünmüştür. Ama biz bir müzeye izin vermeyiz. Sinagog dışında bir müze kurulursa buraya Yahudiler gider mi gitmez mi bilemem. Ben mesela Amerika'da Kızılderili Müzesi'ne gittim. Sempatimden ya da antipatimden yapmadım bunu” diye konuştu. Yahudilerin Sabatay Sevi'den nefret ettiği görüşüne de karşı çıkan Silvio Ovadia, “Nefret ağır bir kelime. Sabetay Sevi, İzmir'de yaşamış ve bütün Yahudi kitleleri etkilemiş biridir. 300 senelik bir konudur. Yahudiler o zaman şiddetli rahatsız olmuşlardır. Biz Yahudi dinindeniz. Bu din, Sabetaistilği Yahudi kabul etmez. Ama bu tabii ki nefret boyutunda değil” dedi.


Bu müzeye kimse gelmez ki!

Araştırmacı yazar Prof. Dr. Yalçın Küçük, “Bu fikri kim önermişse Sabataisttir” diyerek şu görüşleri dile getirdi: “Sabataistler 'Ben Sabataistim' deme cesaretini gösteremedikleri için müze açma isteklerini başka gerekçelere dayandırıyorlar. Aslında bu girişim, Sabataistlerin kendilerini açıklama süreci içinde yeni bir aşamadır. Bu yüzden benim 'Müze açmak isteyenler Sabataisttir' demem, onları rahatsız etmez.“ Biri adına müze açıldığında, o kişinin çalışma masası, yatağı, kıyafetleri gibi bir çok özel eşyasının sergilenmesi gerektiğini belirten Küçük “ Ancak Sabatay Sevi ile ilgili müzeye koyulacak bir tek fotoğrafından başka hiçbir şey yok” diye konuştu.

YAHUDİLER SEVİ'Yİ SEVMEZ

Bu müzenin inanç turizmine katkısı olmayacağını da vurgulayan Küçük şöyle konuştu: Çünkü Yahudiler Sabataycıları nefretle karşılar ve Sabataycıları Yahudilerin bir kolu olarak değil, sapkınlık olarak görürler. Bu müzeyi Yahudiler ziyaret eder diye yapıyorlarsa aldanıyorlar. Müslümanlar ve Hıristiyanlar da ziyaret etmeyeceğine göre burayı kim ziyaret edecek ki. Bence bu müzeyi, küçük bir grup, kendi dini liderlerine saygıdan dolayı yapıyor.”



Y. ŞAFAK’IN ERTESİ GÜNKÜ DEVAM HABERİ


Sabatay Müzesi kavga çıkarır

KaynaK: Yeni Şafak "Gündem" bölümü 25.12.2006

Portekiz Sinagogu'nun Sevi Müzesi'ne dönüştürülmesinin, Musevilerle, Sabataistler arasında büyük kavgalara neden olabileceği belirtildi

İSTİHBARAT SERVİSİ

İzmir Ticaret Odası'nın (İZTO) 'inanç turizmi'ni gerekçe göstererek Portekiz Sinagogu'nu bir Sabatay Sevi Müzesi haline dönüştürmek için harekete geçmesi ilginç tartışmalara neden oldu. İZTO'nun Sabatay Sevi'nin evi dururken neden bir sinagogu müzeye dönüştürmek istediği de merak konusu. Araştırmacı - yazar Müfid Yüksel, müzeyi Sabataycıların açığa çıkması bakımından olumlu buluyor. Yüksel, Yeni Şafak'ın haberinden anlaşıldığı kadarıyla İzmir Ticaret Odası'nda Sabataycılar bulunduğunu ve bunların Sabataistliği Yahudiliğe eklemlemeye çalıştığını belirterek, “Muhtemelen İzmir'deki Sabataycılar, Yahudiliğin bir parçası olarak ortaya çıkmak istiyorlar” diye konuştu. Yüksel, müzenin mümkün olup olmadığıyla ilgili olarak da şunları söyledi: “Türkiye'de Museviler sıcak bakmayabilir. Nitekim bakmıyorlar da. Zaten Museviler daha çıktığı dönemde Sabataycılığı dışlamışlardı. Fakat öyle sanıyorum ki İsrail'deki bazı çevreler müze işine sıcak bakacaklardır. Nedenini tam olarak çözebilmiş değilim ama İsrail'de bazı çevreler ne hikmetse Sabataycı kimliğin açığa çıkmasını ve ilgi uyandırmasını istiyorlar.”

TEKLİFİN BİR MANTIĞI YOK

Gazeteci Mustafa Aydın da müze teklifinin işadamlarından çıkmasının fikrin altyapısının çok güçlü olmadığı anlamına geldiğini söylüyor: “Ortada çok mantıksız bir durum var. Teklifi akademik camia yapsa bir mantığı olabilirdi. Sermayenin böyle bir teklifle çıkması fikrin altyapısının çok güçlü olmadığını gösteriyor. Bir caminin Sabatay Sevi Müzesi'ne dönüşmesini istemek ne kadar mantık dışıysa bir sinagogun Sabatay Sevi Müzesi'ne dönüşmesini istemek de o kadar mantık dışıdır. Museviler, Sabataycıları kabul etmediği gibi Sabataycılar da kendilerini Musevi cemaatinden görmezler. Sinagogun müzeye dönüştürülmesi her iki taraf arasında büyük kavgalara neden olabilir” Sabatay Sevi'nin evi dururken Portekiz Sinagogu'nun tercih edilmesine bir anlam veremediğini belirten Aydın, “Eğer ille de bir Sabatay Sevi Müzesi kurmak istiyorlarsa Sevi'nin doğduğu evin mülkiyetinin bir şahsa mı yoksa bir vakfa mı ait olduğu öğrenilir ve bu ev bir müzeye dönüştürülür. Buna kimsenin de itirazı olmaz” şeklinde konuştu.

Evi dururken neden sinagog

Portekiz Sinagogu, İspanya'da engizisyondan kaçan Yahudiler tarafından kuruldu. Başhahamlığın kendisini aforoz etmesinin ardından Sabatay Sevi, 500 kadar müridiyle Sinagog'u bastı, kapalı kapısını baltayla kırıp içeri girdi. Ardından da müritleriyle birlikte Yahudi geleneklerine aykırı olarak büyük bir ayin düzenledi. Bu olaydan sonra Portekiz Sinagogu Sabataycıların İzmir'deki üssü haline geldi. Sevi'nin İzmir'deki evinin değil de Sinagog'un müze olarak restore edilmesi bu nedenle bir anlam kazanıyor.

***

YENİ ŞAFAK'IN ÜÇÜNCÜ HABERİ

Tarih: 28.12.2006 Gündem bölümü

http://www.yenisafak.com/aktuel/?q=1&c=5&i=21645&Sabatay/M%C3%BCzesi/teklifinde/geri/ad%C4%B1m

Sabatay Müzesi

teklifinde geri adım

İzmir'de büyük kavga çıkaran Sabatay Sevi Müzesi projesi dün İzmir Ticaret Odası (İZTO) oturumda görüşüldü. İZTO Başkanı Demirtaş, projeyle ilgili teklifi geri çekti.

ŞABAN ARSLAN / İZMİR
İzmir Ticaret Odası'nın (İZTO) Sabatay Sevi'nin görev yaptığı Portekiz Sinagogu'nu müzeye dönüştürme projesi, dünkü oturumda görüşüldü. İZTO Başkanı Demirtaş, tepkilerden çekinerek, projeyle ilgili teklifi son anda geri çekti. Yeni Şafak'ın, İzmir'in Agora semtindeki tarihi Portekiz Sinagogu'nun, İZTO tarafından Sabatay Sevi Müzesi'ne dönüştürülmek istediğine ilişkin haberi büyük yankı uyandırdı. Bir grup işadamı, İZTO Başkanı Ekrem Demirtaş ve Yönetim Kurulu'nun, “İzmir'de inanç turizmini geliştirir” diyerek desteklediği projeyi bir grup muhalif İZTO üyesi İzmir Karaca Otel'de toplanarak görüştü. Muhalif meclis üyeleri, İZTO Başkanı Ekrem Demirtaş ve yönetiminin, gündeme spekülatif projeler getirerek tartışılmasını sağladıkları, bu sırada asıl önemli usulsüzlüklerin yeraldığı maddeleri gizlediklerini söylediler. Muhalif üyeler, sadece Sabatay Sevi Müzesi'yle ilgili bölüme değil, 2007 bütçesinin tamamına ret kararı aldılar.

MÜZE YERİNE BAŞKA PROJE

Dün toplanan İZTO Meclisi, 2006'nın son toplantısını yaptı ve 10 maddelik 2007 yılı bütçe ve programını görüştü. Toplantıda, muhalif üyelerin, bütçeden Sabatay Sevi Müzesi için 370 bin YTL ayrılmasına ilişkin öneriye karşı çıktığının bilinmesi, Yönetim Kurulu'nu tedbir almaya yöneltti. Toplantının hemen açılışında, İZTO yönetiminin, Sabatay Sevi Müzesi yerine, tarihi Kemeraltı bölgesinin restore edilerek turizme kazandırılmasına ilişkin 150 bin YTL'lik projenin önergesi oylamaya sunuldu. Yeni teklif, oy çokluğuyla kabul edildi. Toplantının ilerleyen bölümlerinde söz alan muhalif meclis üyeleri, Musevi cemaatinin bile reddettiği Sabatay Sevi için müze kurulması teklifini eleştirdi.

SABATAY'IN MAHALLESİ YIKILIYOR

İZTO'nun, Sabatay Sevi'nin 300 yıl önce görev yaptığı İzmir'in Agora semtindeki Portekiz Sinagogu'na Sabatay Sevi Müzesi yapma girişimi, Musevi Cemaati tarafından da onaylanmamıştı. Sabatay Sevi'nin oturduğu mahalle, Havra Sokağı'nın yanında, tarihi Agora kentinde bulunuyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Agora kentinin cazibesini artırmak için Eskiden çoğu Yahudi yerleşimcilerden oluşan, şimdilerde işyeri olan eski binaları yıkarak yeşil alana dönüştürüyor. Agora kentinin yanında yıkımı durdurulan birkaç binadan biri, Sabatay Sevi'nin 300 yıl önce yaşadığı tarihi ev. Evin bulunduğu Namazgah Mahallesi'nin 15 yıllık muhtarı Erol Ertürkmen, “Tüm mahalleyi yıktılar, bir o evi bıraktılar. Orayı neden yıkmadıklarını sordum. 'Burası Sabatay Sevi'nin evi' dediler. Bu evde 10 yıl öncesine kadar bir aile oturuyordu. Sanıyorum etrafı temizlenip onarılacak” dedi.





GELEN TEPKİLER:

-1-
KaynaK: http://www.gozlemgazetesi.com/20061230/haber.php?haberid=3192

İzmir merkezli gazete logosunda kendini "Ekonomiye yön verenlerin gazetesi" olarak tanımlıyor:

İzmir adına konuşmak!

Bir bu eksikti!..
İzmir’de “Sabetay Sevi Müzesi kurulacakmış.” Öncülüğünü de İzmir Ticaret Odası yapacakmış.
İzmir Ticaret Odası Meclisi’nde bir üyenin ortaya attığı bu görüşe, “İzmir Ticaret Odası Başkanı” Ekrem Demirtaş dört elle sarılmış. Hem de “öyle bir sarılmış” ki, İzmir Ticaret Odası’nın bazı üyeleri “Acaba bu fikir Ekrem Demirtaş’ındı da, nabız yoklamak için kulağına fısıldadığı bir üye tarafından ortaya atılmasını mı sağladı” diye tartışır olmuşlar. Sabetay Sevi için çok şey yazıldı, söylendi. “Sabetaycılık” ve “dönmecilik” üzerine bir yığın kitap yazıldı. İnananı var, inanmayanı var, seveni var, sevmeyeni var!.. Prof. Dr. Yalçın Küçük ve Soner Yalçın yazdıkları kitaplarda “her önüne geleni Sabetaycı yapacak kadar” işi abarttılar ve öne çıktılar. “Neyi, neden yapmak istediklerine dair” bir yığın iddia ortaya atıldı. Sabetay Sevi hakkında ben de bir yığın şey okudum, ama hâlâ 380 yıl önce İzmir’de dünyaya gelmiş bu “Dönme Mesih” hakkında “aydınlık ve açık bir fikre sahip olduğumu” söyleyemem. “Sabetay Sevi müzesi yapılır mı, yapılmaz mı” tartışmalarına da karşı değilim, “karşı olduğum” böyle bir müze yapılacaksa, “bunun öncülüğünü İzmir Ticaret Odası’nın yapmasına dair” görüştür. On binlerce üyesi olan bu kuruluşun içinde “her çeşit” inanca sahip insan vardır; “küçük bir azınlık hariç” bu insanların büyük çoğunluğunun “Sabetay Sevi Müzesi için İzmir Ticaret Odası’nın kaynaklarının kullanılmasını isteyeceklerini” hiç ama hiç sanmıyorum. Ne var ki, bir süreden beri İzmir Ticaret Odası’na “Ben yaptım oldu” zihniyeti hakimdir. “Türlü çeşitli sebeplerden dolayı”, sevgili başkan Ekrem Demirtaş’a “güçlü” bir muhalefet yapılamamakta, o da adeta “İzmir şehremini” gibi davranmakta, kendisine “Evet” diyeni kucaklamakta, “Hayır” diyene karşı “en keskin kılıçlarını” kullanmaktadır. Başkan’ın “Böyle bir müze, ‘Müzeler Şehri’ yapmayı düşündüğümüz İzmir’e renk katacaktır. Amacımız tamamen turizme renk getirmek. Bu tür renkli kişilerin de dikkate alınması gerekiyor” sözü, yukarıda birkaç cümle ile anlattığımız görüşümüzün ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Soru şu: İzmir bir “müzeler şehri” olacaksa, bunun kararını “tek başına” Ekrem Demirtaş ve İzmir Ticaret Odası verebilir mi?.. Diyelim ki verebilir, iyi de “İzmir’in bir müzeler şehri olması yolunda atılacak ilk adım Sabetay Sevi Müzesi olursa”, bu ne anlama gelecektir ve “tarih” bu adımı nasıl yorumlayacaktır?.. Sevgili Başkanımız Demirtaş’a soruyorum: Siz, “Müzeler kenti yapılacak İzmir’de ilk atılan adımı Sabetay Sevi Müzesi olarak atarak yola çıkarsanız”, Soner Yalçın’ın “İzmir bir Sabetaycılar kentidir” anlamına gelen “Efendi” kitabındaki görüşü “doğrulamış” olmaz mısınız?.. İzmir’e bir “Sabetay Müzesi yapılacaksa”, bunu yapacak “Sabetaycılar yok mudur” ve “görev” onların değil midir?.. Sevgili Başkan, lütfen İzmirli’nin “size vermediği bir hakkı” gündemde olmak ve gündemde kalmak için “yerli yersiz” kullanmayınız. “Verilmeden kullandığınız” bu hak “İzmir adına konuşmak hakkıdır” ve bu hakkın verildiği makam ve kişiler bellidir!.. Bilmem haksız mıyım?.. HAFTANIN SORUSU DYP’nin başında “AKP’nin cumhurbaşkanlığına da milli görüş kökeninden birini getirerek yürütmenin en tepedeki son kalesini de düşürmek istediğini” ve “bu kalenin düşmesinin ülkeye ve cumhuriyete nelere mal olacağını” anlayamayan bir lider var; acaba Mehmet Ağar “cumhurbaşkanlığı tartışmaları hedef saptırma ve ülkenin gündemini kilitlemektir” demekle ve Deniz Baykal’ı hedef almakla, “Seçim sonrasında AKP ile koalisyon yapmaya hazırım” mı demek istiyor?..

-2-


İzmir'de Sabetay tartışması

İTO'da Sebatay Sevi adına
müze kurma girişimine tepki


KaynaK: http://www.gazetevatan.com/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=25.12.2006&Newsid=99805&Categoryid=1

Ajans: DHA 25.12.2006 Vatan gazetesi. (Zafer Mutlu, Güngör Mengi ekibinin gazetesi)

Mesihliğini ilan ettikten sonra dş nyadaki Yahudiler arasında bş yş k yankı uyandıran ve İzmir'de yaşayan Sabetay Sevi'nin müzesini kurmak isteyen İzmir Ticaret Odası'na (İTO) üyelerinden büyük tepki geldi. Meclis üyeleri, "Burası hayır kurumu değil" derken, odayı asli görevlerini yerine getirmeye davet etti.
İTO'nun bu çarşamba günü yapılacak yılın son meclis toplantısında 2007 bütçesi ve çalışma programı görüşülecek. Yeni bütçe ve çalışma programında Sabetay Sevi Müzesi kurulmasına ilişkin getirilen öneri, meclis üyelerinin tepkisine neden oldu.
2005 yılının son meclis toplantısında da İTO'nun bağış, yardım, kültür, turizm gibi kalemler altında bütçeden ayırdığı paylarla ilgili tartışmalar yaşanırken, 2006 yılının son meclis toplantısının da geçen yılki gibi tartışmalara sahne olacağı gözüküyor.
Sabetay Sevi'ye inananların da Müslüman gibi görünüp, Yahudilik dininin gereklerini evlerinde gizlice uyguldağı iddia ediliyor. İTO Başkanı Ekrem Demirtaş, meclis toplantısında ayrıntılı açıklama yapacağını belirterek, inanç turizminden İzmir'in pay almasına yönelik bir öneri olduğunu söyledi. Sabetay Sevi Müzesi kurulmasına tepki gösterenlerden Meclis Üyesi Yalçın Erdoğan, yeni yıl bütçesinin yüzde 34'ünün personel giderleri, yüzde 24'ünün bağış ve yardımlar olduğunu belirterek, "Bu oda Sabetay Sevi Müzesi yapacak diye kurulmadı. Yapılması gereken ticaretin geliştirilmesi. Meslek komitelerine geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da 300 bin YTL ayrılırken, temsil yetkisi için 300 bin YTL ayrılıyor. Yahudiler bile kabul etmiyor Sabetay Sevi'yi. Tarikatları da kuralım o zaman. Bunun bir izahı yok. Denizcilik, ihracat, sanayi ile ilgili müze kurulabilir" dedi.

HAYIR KURUMU DEĞİL

Meclis üyesi Salih Büyükuğur da, müzenin kurulmasına tamamen karşı olduğunu belirterek, odanın üyelerine yönelik faaliyetlerde bulunması gerektiğini savundu. Büyükuğur, "Bütçe yanlışlıklarla dolu. Olumsuz oy kullanacağım. Belediyenin, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yapacağı işleri ticaret odasının yapmasını üyeler eleştiriyor. Burası hayır kurumu değil. Ticaretin attırılmasına yönelik projeler yapılacağına, aidatlar arttırılıyor" dedi. Büyükuğur, müzenin kurulmasına ilişkin önerinin yönetimden geldiğine inanmadığını, Sabetaycılıkla ilgil localardan gelmiş olabileceğine dikkat çekti.

ÜYELER HESAP SORAR

Meclis Üyesi Vasfi Çakıroğlu da, işadamlarına emrivaki yaparak toplanan paraların, ulufe gibi dağıtılmasının ticaret odasının görevi ve yapısıyla bağdaşmayacağını dile getirdi. Çakıroğlu, "65 bin üye gelir birgün hesap sorabilir. Bütçe anormalliklerle dolu, kabul görmesi mümkün değil. Bütçeye muhalefet şerhi koyacağım. Büyük çoğunluğun da duyarlı olacağına inanıyorum. Basit bir Sinagog tüm Türkiye'ye rahatsızlık verdi. Aidatlar 170 YTL'den 250'ye çıkarılıyor. Buna karşılık Sabetay Sevi Müzesi kurulması tasvip edilebilir değil. Önerinin verilmesi mantık dışı. Osmanlı tarafından sınır edilmiş bir grup" dedi.

MEŞRULAŞTIRMAK DOĞRU DEĞİL

Meclis Başkan Vekili Necip Nasır, müzenin kurulmasının bir getirisi olmayacağını savunarak, "Sabetaycılığın meşrulaştırılmasının doğru olmadığını düşünüyorum" dedi. Meclis üyesi Ahmet Cahit Kırmacı da yönetim kurulunun müzenin kurulmasına ilişkin görüşlerini açıklamadığına dikkat çekerek, şunları söyledi:

"Müzeyle ilgili toplumdan tepkiler alınıyor. İzmir'deki inanç turizmine katkısı olacağı düşüncesiyle yönetim bu öneriyi gündeme aldığı söyleniyor. Ama henüz yönetim kurulunun ve başkanın açıklaması gelmedi. Önce gerekçeleri dinlemek lazım. Haklı gerekçelere dayandırılmadan bu öneri oluşturulmuşsa, bu yönetim kurulunun ve başkanın ayıbıdır. Ticaret odası önce üyelerine hizmet etmeli, sorunlarını ortadan kaldırılmalı. Üyelerin yaralarına merhem olacak bir projeyle karşılaşmadım."

Ermeni gibi gözüken Yahudiler: Pakraduniler Bagratidsler

Ermeniler'i yöneten Yahudiler
Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı ‘Pakraduniler’in hikâyesi günışığına çıkıyor...

MUSTAFA AYDIN AKSİYON
Sayı: 591 - 03.04.2006 link:
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=23806

Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü ortaya çıktı. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlıyor ve günümüze kadar uzanıyor. İddianın sahibi, araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri “acımasızca” yönettiğini ifade ederken, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante’yi gösteriyor. Galante, “Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı” adlı kitabında, “Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu’nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20’nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir.” diyor.

Bizans’ın krallıklarına son verdiği Pakraduniler, Selçukluların hakimiyetine girdikten sonra yüzyılımıza kadar hayatiyetini cemaat içinde devam ettiriyor.

Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin’e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee’yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alır. Sonra onları Fırat’ın ötesine, Güney Ermenistan’a yerleştirir. M.Ö. 700’lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim’e karşı bir sefer açar. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile katılır. Hıraçya’nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar’ı fazlasıyla memnun eder ve esir aldığı 10 bin Yahudi’nin yarısını Kral Hıraçya’ya hediye eder. Bu esirler arasında İsrailoğulları’nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da vardır. Şampat, kısa zamanda Hıraçya’nın takdirlerine mazhar olur. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükselir.

ESİRLİKTEN SOYLULUĞA
M.Ö. l5O’lerde soyunun Hz. Davud’a (as) dayandığını iddia eden ve adı “Pakarad Şampa” olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak’a başvurarak saray hizmetine girebilme talebinde bulunur. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat’ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak’ın en yakın bendeleri mevkiine erişir. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları’na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde eder. M.Ö. 90-36’larda Ermeni krallarına Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğullarına yönelik yeni bir sefer düzenler.

Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi’yi o da ülkesine götürür. Esirler arasından seçtiği “Aşod” adında bir asil Yahudi’yi özel hizmetine alır. Bu olaylar sonucunda Ermenistan’a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat’ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişirler. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045’e kadar Ermenistan’da saltanat sürmeyi başarır.

26 YÜZYILDIR YAHUDİLİKLERİ DEVAM EDİYOR

“Kripto Yahudilik”konusunda uzman olan Türkiyeli Yahudi Prof. Abraham Galante, “Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive/ Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı / Baskı: 1933, Fransızca İst.” adlı eserinde bu konuda hayli enteresan bilgiler veriyor: “Pakraduniler varlıklarını Juda İmparatorluğu’nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20’inci yüzyıla kadar sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir. Eğin’de, ‘Erzurum-Sivas arasında’, Marmara Denizi’nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy’de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Marano’lar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler.”

Dabağyan, Pakradunilerin kullandığıisimlerin Ermenilerden farklı olabildiğini söyleyerek; Ermeni tarihçi Gatoğigos Ğorenazi’den şu nakilde bulunuyor: “Simpat adını, ‘Pakraduniler’ oğullarına verirler. Bu isim İbranice’den geliyor ve aslı ‘Şampat’tır. Ermeniler arasında asırlarca pek revaç görmüş olan ‘Pakrat, Simpat, Aşot, Kakik, İsrael, Tavit’ gibi isimlerin Ermeni menşe’li olmadığı bariz şekilde meydana çıkmaktadır.”

Dabağyan, Bizanslı tarihçi Pavstos’un, 3. Asır’da bölgede iskan edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini de kaydediyor.

DR. GAD NASSİ: DOMUZ ETİ YEMEZLER

Sabetaycılık, Ladino ve Kripto Yahudi cemaatleri konusunda uzman isimlerden araştırmacı-yazar Dr. Gad Nassi, Pakradunilerin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin (Yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgede varlıklarını sürdürdüklerini belirtiyor. Nassi’ye göre cemaatin yayılımı, Arapkir, Kapadokya ve Kilikya/Çukurova’ya kadar uzanıyor.

Nassi, Pakraduni soyundan gelenlerin fiziki görünüşlerinin Ermenilerden farklı olduğunu, kafa yapısı olarak Yahudiler gibi Dolikosefal olduklarını kaydediyor. Bir Yahudi-Ermeni’nin evinde vefat gerçekleştiğinde, evin içini tamamen değiştirdiklerini, evde asla su kullanmadıklarını, çünkü ölüm meleğinin kılıcındaki kanı bu suyla temizlediğine inandıklarını belirtiyor. 7 gün iş yapmayıp Yahudilerde olduğu gibi yas tuttuklarını da kaydediyor. Nassi, Pakradunilerin asla domuz eti yemediklerini, cumartesi günü çalışma yasağına uyduklarını, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde olduğunu ifade ediyor. Bunun da Ermeniler arasında “Yahudiliğin bir uzantısı” olarak değerlendirildiğini söylüyor. Nassi, Pakradunilerin, ticaret ve finans alanında çok becerikli olduklarını kaydederken, benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19’uncu yüzyıla kadar Gürcistan’da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiğini ifade ediyor.

RAFIZÎ ERMENİLER KİM?

Fransız Mareşali Horace Sebastiani, Türkiye Ermenileriyle ilgili 1814 tarihli raporunda Ermenileri normal Ermeniler ve “Rafiziyyun/Rafiziler” olarak ikiye ayırır. Dabağyan “Osmanlı İmparatorluğunda Şer Akımlar” kitabında bu raporu değerlendirirken, Fransızların Türkiye’deki etnik yapıya daha 1800’lü yılların başında bile ne kadar hâkim olduklarının anlaşıldığını ifade ederek şöyle tepki veriyor:

“Selçuklular devrinde, Alparslan’ın saflarına geçerek, Bizans’a karşı savaşan ve sonradan İslam dinini kabul eden Ermenilerin büyük bir kısmı, bilâhere ‘Alevi Mezhebi’ne geçmiş ve öyle kalmışlardır. (...) Demek ki, Mareşal Horace Sebastiani, Fransa’nın Türkiye üzerinde taşıdığı gizli emellerin tahakkuk sahasına aktarılacağı zaman, Osmanlı topraklarında yaşayan bilumum unsurlardan istifade edebilmek için Anadolu topraklarında yaşayanları da iyiden iyiye tetkik etmiş veya ettirmiş!”

Ermeni asıllı Türk vatandaşı yazar Torkom İstepanyan ise Pakradunilerle ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: “Türk-Ermeni kardeşliğinin başlangıcı 11’inci yüzyıl ortalarına dayanır. 1064’te Pakraduni Ermeni Krallığına Bizanslılar tarafından son verilince, Bizans zulmüne dayanamayan Ermeniler Türklerin himayesine sığındılar. Bu devre onlar için huzur oldu. Vatanlarına sımsıkı bağlandılar. Türkler tarafından bunlardan’ bazılarına ‘Amiral’lik unvanı verildi. Böylece ilk Türk-Ermeni dostluğunun temeli atılmış oldu. Bu kardeşliğin en güzel kanıtı da bugün dünyanın dört bucağına serpilmiş olan Ermeni toplumunun günümüze dek varlığını sürdüren Türkçe kökenli soyadlarıdır. Örneğin, Romanya doğumlu olduğu halde dünya Ermenilerinin Ruhani Reisi Gatogigos Vazgen I’in soyadı ‘Balcıyan’dır.” (Sorun olan Ermeniler / Suat Akgül, Ali Güler, Türkar Yay. İst. 2003. s: 402)

“ERMENİ İSYANLARININ ARKASINDALAR!”
Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden “1. Zeytun İsyanı’nın” arkasında Fransa ve Vatikan’ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor: “Ani Beldesi’nin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolu’nun muhtelif bölgelerine dağılan ‘Pakraduni Hanedanı’ mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa’nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi.”

Dabağyan 1862 ve 1895’te iki kez denenen isyanın Türkiye’ye sadık Gregoryan Ermenilerin destek vermemesi üzerine akámete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor: “Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadar, organizeler mi bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine ‘Pakraduni!’ dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı. Çocukken birine kızdığımızda, ‘Pakradunisin ulan sen!’ derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müztehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zenaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır.”

10 Ağustos 2007 Cuma

AYTUNÇ ALTINDAL: CABİRİLER VE VATİKAN

Kaynak: www.aksam.com.tr 11 Nisan 2005 http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/04/11/yazidizi/yazidiziprn1.html

AYTUNÇ ALTINDAL'IN AKŞAM GAZETESİNDE YAYINLANAN ÖNEMLİ YAZI DİZİSİ:

Vatikan'ın gizli yüzü
BU DİZİYE NEDEN BAŞLIYORUZ

Bizim gazetemizde Engin Ardıç'ın giriş yazısıyla başlatılıp sonra yayınlanan 'Marduk geliyor mu' başlıklı diziden sonra (diziyi kaleme alan da) konuyu Türkiye'nin gündemine ilk kez '2012 Marduk'la Randevu' adlı kitabıyla taşımış olan Burak Eldem'di. Bazı gazetelerin bizi takip ederek, arkamızdan koşarak heyecanla konuya bir ucundan girmeye çalıştıklarını gördük. Bu tür konulara az bilgiye dayanılarak girildiğinde olabilecek vahim hataları da o gazetelerin yazılarından anladık. Kafa karışıklığı ve cehalet nedeniyle o gazetelerin dizilerinde birbirinden bağımsız olan birçok konu birbirine karıştırılmış, fikir curcunası yapılmış ve sonunda da ortaya neyi anlatmak istediği belli olmayan yazılar çıkmıştır.Biz bir süre bizim başlattığımız bir konuyu takip etme çabalarının yol açmış olduğu bu anlamsız debelenmeleri izledikten sonra, bari konuların doğrusunu yazalım da okuyucularımız ve meslektaşlarımız bilgilensinler dedik. Gizlenmek istenen tarihin uzman yorumcusu ve Katolik Kilisesi üzerine dünya çapında uzman olan Aytunç Altındal ricamızı kırmadı ve bugün başlayan ve yarını sabırsızlıkla bekleyerek okuyacağınıza emin olduğum bu diziyi kaleme aldı.Eksik bilgiyle heyecanlı bir şekilde meselelerin üstüne atlayan meslektaşlara tavsiyem şudur: Bilin ki gizemlerin tarihi ve anlamı da kendine göre bir bilimdir. Hiç çaba sarf etmeden bir tek Dan Brown'ın kitabını heyecanla okuyup da sonra bilgi sahibi olduğunu zannetmek hem komiktir hem de sizin yaptığınız türde yanlışlar yapmaya iter insanı... Bugün başlayan dizimizi, konu hakkında gerçek bilgi sahibi olmak isteyenlere tavsiye ediyorum.
Serdar Turgut***
Hangisi gerçek İsa mı,
Apollonius mu?

Gerçekte İsa Mesih diye birisi hiçbir zaman varolmadı. Hıristiyanlığın gerçek kurucusu Yahudi asıllı İsa değil, Anadolulu pagan Tyanalı Apollonius'turBu iddia ilk kez İS 217-220 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Domitian'ın bilge eşi İmparatoriçe Julia Domna'nın imparatorluk arşivindeki belgeleri vererek Flavius Philostratus adlı ünlü bir yazara hazırlattığı kitapta ortaya atılmıştır. Kitapta, Tyanalı Apollonius'un yardımcısı Ninovalı Damis'e emanet ettiği yazıları ve gezi notlarıyla mektupları belgeleriyle açıklanmıştı. Buna göre İsa ile aynı tarihte doğmuş olan bu kişi, çeşitli mucizeler yapmış, bir şifacı ve büyü üstadı olarak tanıtılmıştır. Kitapta, Apollonius'un yaşadığı dönemde ve Flavius'un günlerinde 'insan suretindeki tanrı' adıyla tanındığı vurgulanmıştı.

300 kitapta aynı iddia
Nedir ki Apollonius'un yaşamı ve eserleri İS 325 yılında İmparator Konstantin tarafından toplanan 1. Ekümenik Konsil'de alınan gizli bir kararla Plagiarisma=İntihal yolayla İsa Mesih'e atfedilmiş ve Anadolu Ermiş Kilise tarafından adı ve eserleri ortadan kaldırılarak tarihten silinmiştir.16. Yüzyıl'da başlayan Reform Hareketi sırasında Apollonius'un yaşamı ve eserleri özelikle Arap bilim adamları tarafından yeniden Batı dünyasına tanıtılmış ve böylece adı yeniden gündeme gelmiştir. Apollonius'un Arapların arasında yaşadığı ve burada Balinius adıyla tanındığı özelikle ünlü matematikçi Razi ve kimyanın kurucusu kabul edilen İbn-i Hayyan tarafından yazılmış olan kitaplarda uzun uzadıya anlatılmıştı.Kilise bütün bu yayınlara karşı Apollonius'un çok tehlikeli bir Okültist=Gizli ilimler üstadı olduğunu ve İsa'dan üstün olmadığını söylemekle yetinmiştir. 20. Yüzyıl'a gelindiğinde yaklaşık 300 kadar kitap yayınlamış ve bunlarda da Apollonius'un Hıristiyanlığın gerçek kurucusu olduğu belirtilmiştir. 1954'te ABD'de Alice Weston imzalı kitap bu tartışmayı daha da alevlendirmiş ve İncil araştırmalarında tartışılmaz gerçeklik olarak kabul edilen İncil metinlerinin aslında tamamen ilk dönem Kilise Babaları tarafından uydurulmuş yalanlar oldukları ve İsa'nın 'sanal' bir roman kahramanından daha fazla bir anlam ve önemi olamayacağı bilimsel ve arkeolojik bulgularla ilkin akademik çevrelerde sonra da basında tartışılmaya başlanmıştır.

Birebir örtüşen öyküler
Tarihte çok az kitap, yüzyıllar boyu sürecek tartışmaların kaynağı olmuştur. Flavius Philostratus'un yazdığı ya da Damis'in tuttuğu notlardan ve İmparatoriçe Julia Domna'ya iletilen belgelerden derlediği 'Tyanalı Apollonius'un Yaşamı' böyle bir tartışmanın odağı olmuştur. Bu kitapta verilen bilgilere göre, Tyanalı pagan Apollonius'un yaşamı ile Yahudi asıllı İsa Mesih'in yaşamı neredeyse birebir çakışmaktadır.Şöyle ki: Flavius'un yazdığına göre, Apollonius günümüzün takvimiyle hesaplanınca, İ.Ö.4. yılında Tyana kentinde doğmuştur. Tyana, birinci yüzyılda Kapadokya'daki en ünlü ve gelişmiş pagan yerleşim alanlarından biri, belki de birincisiydi. Batısında Galatia (Konya ve çevresi), doğusunda Armenia, güneyde Kilikya, kuzeyde Pontus ile komşuydu. Tyana, günümüzde Niğde'nin Kemerhisar ilçesidir.Tyana, Kilikya Boğazı denilen bir geçitte Pozantı'ya (Podandus) ve oradan da Tarsus ve Adana'ya bağlıydı. Bu iki kentte o dönemde en az Edessa (Urfa) ve Carrhae (Harran'ın 1. yy'daki adı) kadar gelişmiş ve uygarlaşmış kentlerdi. Ama Kapadokyalılar, o yıllarda olduğu gibi, ilginçtir,10. yy'da da gözükara, kaba, dikkafalı, söz dinlemez, cesur gibi sıfatlarla anılıyorlardı. Öyle ki, 10.yy'da saray geleneğinde Kapadokyalı demek sert, hoyrat, kabadayı demek anlamına geliyordu.Apollonius'un doğum tarihi ile İsa'nın doğum tarihi, kuvvetle muhtemelen aynıdır. Katolik Kilisesi ile diğer kiliseler arasında bu konuda da sorun vardır.

Tarsus'ta eğitim gördü

Flavius'un kitabından öğrendiğimize göre Apollonius, çok varlıklı ve kültürlü bir ailenin çocuğudur. Ataları Tyana'nın kurucularındandır. İyi bir eğitim ve öğrenim görmüştür. On altı yaşına geldiğine ailesinin isteği üzerine o dönemde eğitim merkezi sayılan Tarsus'a gitmiş ve buradaki Pisagorcu/Apollo'ya bağlı kişilerle tanışmış ve onların öğrencisi olmuştur. Aynı yıllarda, daha genç olarak Aziz Paul da Tarsus'ta eğitim ve öğrenim görüyordu. Bir Yahudi Farisi mezhebinin öğretilerine göre, diğeri de Roma İmparatorluğu'nun asli dinsel sistematiği olan Paganizm'e göre eğitilmişlerdi. Aziz Paul da Tarsus'un yerlisi, zengin bir ailenin iyi eğitim görmüş bir çocuğuydu. Daha sonraki hayatında kendisini, tutucu Farisiler'in 'en' tutucu Farisisi olarak tanımlamıştır. Apollonius ile Paul'un Tarsus'ta tanışıp tartışmış olmaları muhtemeldir. Ancak kesinlikle 'Olmamıştır' denilebilecek bir gerçek vardır. İkisi de, tüm yaşamları boyunca İsa'yı hiç görmemiş ve tanımamıştır.

Lazarus'un dirilmesi
Aziz Paul ileriki yaşlarında, başlangıçta çok karşı olduğu, İsa Mesih olayını yaymayı üslenmiş ve dört Evangelist'in Gospeller'ini vaaz etmeye başlamıştır. İlginç olan, şu ünlü Lazarus olayıdır. Dördüncü Gospel'in yazarı John -ki bunu onun yazdığı belli değildir- İsa'nın Lazarus adlı bir genci 'öldükten sonra dirilttiğini' yazmıştır. (Not: Neredeyse bu Lazarus ve diğer 'sözde' dirilenler, daha sonra tekrar ölmüşler ve bu kez yanlarında İsa olmadığı için, bir daha dirilmek şansını yakalayamamışlardır.)Bu masalda garip olan, John'un son Evangelist olması ve Gospeli'ni İsa'nın ölümünden (İS yaklaşık 27-29 yılları) 60 yıl kadar sonra yazmış olmasıdır. Oysa Claude-Carrierre'nin de belirtiği gibi, ilk Gospel'in yazarı Matthew, İsa'nın hep yanında yer almıştı. Her zaman onunla beraber olmuş, her zaman ona yakın olmuştu ama kendi Gospeli'nde, böylesine inanılmaz bir olaydan tek satırla dahi söz etmemişti.İlginçtir ki, Katolik Kilisesi Apollonius'u karalamak için onun 'cinlerle' uğraşan, şifa getirmek amacıyla 'cinleri' kovan bir büyücü olduğunu yüzyıllardır yinelemektedir. Katolik Kilisesi'ne göre Pagan Apollonius, 'cinlerle' konuştuğunu ve onları yönlendirdiğini öne sürmüş bir 'Sahte Şifacı'dır. Nedir ki, o dönemde 'Cin' ilmi (Demonology) ile sadece Paganlar uğraşıyorlardı. Yahudilerde böyle bir uygulama ve inanç yoktu, olamazdı. 'Cin Kovma' (Exorcism) Paganlara özgü bir 'Şifa' yöntemiydi. Bugünkü tanımlarla söylersek bir tür 'Ruhsal Terapi' ve psikolojik danışmanlık ve 'ruhsal sağım'dı.Doğrudur, 1. yy'da bu dalda da en ünlü kişi Apollonius idi. Şaşırtıcı olan tamamen Paganlara ait olan bu uygulamanın tıpkısı günümüzün Katolik Kilisesi'nde 'resmen' vardır ve rastlantıya bakın ki, yüzyıllardır Kilise'ye bağlı sofu Katolik Papazlar, Kilise'nin gizli bölümlerinde 'cin kovmakla' meşguldüler. Katolik Kilisesi'nde resmen 'Cin Kovma - Cin Çıkarma' dairesi vardır. Ve adı da 'Athenaeum Pontificium Regina Apostolorum'dur. Burada deneyimli papazlar, tıpkı Pagan Apollonius'un yaptığı gibi, ruhsal bunalımlar geçirmekte olan hastalarını 'zapt' etmiş olan cinleri (Demos) çıkartmakta ya da kovmaktadırlar. Şu farklı ki, Apollonius bunu Hindistan'da, Mısır'da ve Askelipos'ta öğrendiği yöntemle 'Doğa' adına yapmıştı. Katolik papazlar, Konstantin'in emriyle 'Devlet Tanrısı' yapılmış olan İsa Mesih ve 'O'nun olduğu söylenen Kutsal Kitap İncil adına yapmaktadırlar. Papazlar neyin adınayapsalar da sonuç bir Pagan pratiğinin, Katolik Kilisesi tarafından gasp edilerek kendisine mal edilmiş olduğu gerçeğini değiştiremez.

Tesadüfün bu kadarı
3.yy'da yaşamış filozoflardan Apoleis ve ünlü Lactantius'un hocası Amobius, Apollonius'un, Musa ve Zerdüşt gibi bir kişi olduğunu yazmışlardı. Gerçekten de, İncil'in Yeni Ahit bölümünde anlatılanların neredeyse tamamını Apollonius 'DA' yapmıştır. Garip ama gerçektir ki, Apollonius'un doğumunda da 'mucize' vardır. Apollonius'un doğumunda onun yeryüzüne Apollo'nun oğlu olarak gönderildiği söylenmiş, Philostratus da bunu nakletmiştir. Yazar bunun o dönemin kahinlerinin yaptıklarını/söylediklerini 'Oracle'lardan kaynaklandığını belirtmiştir. Apollonius 'DA' rastlantı bu ya, tıpkı İsa Mesih gibi mabedleri ve tapınakları dolaşmış ve buradaki 'çarpık ve yoz' dinsel öğretileri eleştirmiştir. Bir farkla ki İsa, Yahudi sinagoglarını, Apollonius ise Pagan tapınaklarını gezmiş ve eleştirmiştir. Apollonius 'DA' tıpkı İsa gibi, faizci ve rüşvetçi tefecilerle tartışmış onların insanlara zulüm ve acı getirdiklerini söylemiş ve onların kentlerde ve de özellikle mabedlerden çıkartılmalarını istemiştir. İncil'de İsa'nın sinagogun avlusundaki tefecilerin para masalarını nasıl devirdiği anlatılmaktadır. Apollonius her gittiği kentte bu kişilerle tartışmıştır.Tıpkı İsa Mesih gibi, Apollonius 'DA' (Deus Absconditus) insanlara kötü huylarından ve uygulamalarından vazgeçerlerse, kendilerine 'yeni bir yaşam' verileceğini muştulamıştır. Bir farkla ki, İsa bu yeni ve 'ölümsüz' yaşamın kendisinden geleceğini söylemiş -ya da Kilise babaları onun ağzından söylemişler- Apollonius ise bunun Pagan Tanrıları tarafından verileceğini öne sürmüştür.Tıpkı İsa Mesih gibi, Apollonius da 'Yeryüzünün' tüm inkanlar için olduğunu hiçbir zalimin ve/veya tiranın yeryüzüne 'El' koyamayacağını ve insanları köleleştiremeyeceğini vaaz etmiş ve insanları zalimlere karşı çıkmaya çağırmıştır. Bir farkla ki, İsa Apollonius gibi bu çağrısının arkasında durmamış ve gösterdiği cesaretsizlik nedeniyle Yahudilerin umutla bekledikleri 'Mesih' olabilme şansını yitirmiştir. Apollonius ise zindanda bile çağrısını yinelemekten çekinmemiştir.Tıpkı İsa Mesih gibi Apollonius 'DA' konuştuğu zaman Peygamber ya da W.C. Frend'in deyimiyle bir 'Yasayapıcı' (Lawgiver) gibi konuşmuş ve söylediklerinin uygulanmasını yanlışların düzeltilmesini, hatalardan dönülmesini sağlamak istemiştir. Bir farkla ki, İsa'nın vaaz ettikleri, muhtemelen 10/15 kişi tarafından hayata geçirilmiş, Apollonius'un sözleri ise tüm Pagan dünyasında yankılanmış ve hayata geçirilmiş. Bunların hayata geçirilmesinde, krallar, imparatorlar, Apollonius'un işaret ettiği yanlışların ve hataların düzeltilmesinde ondan sözünü dinleyerek özel emirler ve fermanlar yayınlamışlardır. Örneğin bir Pagan geleneği olan 'kurban' edilmesinin yanlış olduğunu ilk kez Apollonius tarafından dile getirilmişti.

Göze gözükmeyen tanrı
Sözü uzatmaya ve tümünü karşılaştırmaya sanırım gerek yoktur. Zaten karşılaştırmalar, bu dizinin yazarından çok önce, yüzyıllardır tüm ayrıntılarıyla yapılmıştır. Olayın özü şudur: İncil'in Yeni Ahit bölümünde İsa Mesih'e atfedilen birçok özellik, mucizeler de dahil 'İntihal' izlemini vermektedir. Bunların birçoğu, İsa'nın ağzından çıkmamış sözlerdir. Bunların bir çoğu İsa Mesih tarafından yapılmış işler ve mucizeler değildir. İsa nasıl ki, babasız doğarak 'Baba Tanrı'nın Oğlu' yapılmışsa 'Tanrı Oğlu' yapmak fikri İncil'den en az 1000 yıl önce Hindistan'da ve Mısır'da uygulanan bir gelenekti. Ölü Deniz'de bulunan 'Oumran' belgelerinde İsa'nın da kuvvetle muhtemelen esinlenmiş ve etkilenmiş olduğu Esseneler, İÖ 200 yıllarından beri 'Seherin/Şafak'ın Oğlu/Oğulları' (bene ha-shahar) ile 'Işığın Oğulları' ayırımını yapıyorlardı. Eldeki okunmuş belgelere göre, Esseneler'in Belletici Öğretmeni (maskil) henüzbelirli olgunluğa gelerek/ulaşarak 'Işığın Oğlu' olmamış genç tilmizlere 'Seher'in Oğulları, burada öğreneceklerimizi tamolarak uygularsanız, yeniden yaşam yoluna dönersiniz' diyerek onları uyarırdı, gelenek böyleydi. (and returned to the path of life). Gerçekte İncil'de kendini gizleyen, gözlere gözükmeden İncil'in sayfalarında dolaşan 'Deus Absconditus' (invisible God), göze görünerek bu sayfalarda 'Dolaştırılmış' olan İsa Mesih değil, doğrudan doğruya Apollonius'tur, denilse yanılgı olmaz kanısındayım.
YARIN: 12 MERYEM, 1 İSA
***
www.aksam.com.tr http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/04/12/yazidizi/yazidiziprn1.html12 Nisan 2005 AKŞAM

Oniki Meryem bir İsa
İncil'de Meryem Ana'nın yanı sıra başka Meryemlerin de adı geçer. Mecdelli Meryem (Maria Magdalena), Yuhanna'nın annesi Meryem, fahişe Meryem, Betanyalı Meryem ve Mısırlı Meryem ilk akla gelenlerdendir.İncil'de adı geçen tam on Meryem vardır ve bunlardan İsa'nın annesi olarak gösterilen 'Bakire Meryem' dışındakilerin kimlikleri koyu bir sis perdesinin ardına saklanmıştır. Bu on Meryem'den hangisinin Maria Magdalena olduğu da belli değildir. Hatta Maria Magdalena'nın, İsa'yı yetiştirmiş olan bir süt anne olduğu bile iddia edilmiştir.İsa Mesih, annesini dışında tutarsak bu dokuz Meryem'den biriyle gerçekten de evlenmiş miydi acaba? Günümüzde çok bilinen ve tartışılan bu konu Hıristiyanlığın 2000 yılına damgasını vurmuştur. Bu tasarımsal evlilik konusunda daha ilk yüzyıldan başlayarak kitaplara konu olmuş sayısız tartışma yaşanmıştır. Şimdi kısaca bu tartışmalardan bazılarını görelim.

Hangi Meryem?
İlkin İncil'de yer alan şu on Meryem'i görelim. Bunlar sırasıyla, İsa'nın annesi Kutsal Bakire Meryem, Havari James'in annesi Meryem, Evangelist=İncil'in dördüncü kitabının yazarı Yuhanna'nın (John) annesi Meryem, kim olduğu bilinmeyen ve esrarengiz bir kadın olarak kalan ve sadece 'ÖTEKİ' (Other) diye tanıtılan Meryem, fahişe Meryem, Mary Jacoby diye adı ve soyağacıyla belirtilmiş olan Meryem, Maria Magdalena (Mecdelli Meryem), Mark'ın yazdığı ikinci kitapta adı geçen Bethany'li Meryem ve son olarak da Mısırlı Meryem'dir. İlginçtir ki 16.yy'da iki Meryem daha eklenmiştir bu listeye.Şöyle ki, İsa'nın annesi Meryem'in annesi Hannah (Anna) İncil'de anlatıldığına göre kısırdı. Bu aynı zamanda tüm Kutsal Kitap'taki beşinci kısır kadındır. Daha sonra, Tanrı'nın lütfuyla hamile kalıp Meryem'i doğurmuştur. 16.yy'da bu klasik anlatım bir hayli tartışılmış ve bazı din adamları bunun doğru olmadığını, üçüncü yüzyılda uydurulduğunu ve amacın da İsa'nın annesine kutsiyet atfedebilmek için Kutsal Kitap'taki Abraham (İbrahim Peygamber) ve eşi Sarai'yi örnek alarak Hannah'ı da kısır yaptıkları şeklindeki iddiaydı. Özellikle Protestanlığın ilk kuruluş yıllarında ortaya atılan bu iddiaya göre Hannah kısır değil tam tersine üç evlilik yapmış ve her kocasından bir kız çocuk evlat edinmiş ve üçüne de Meryem adını vermişti. İsa'nın annesinin bu hesaba göre kendisinden yaşça çok genç neredeyse İsa ile yaşıt iki de 'Bebek Teyzesi' vardı. Protestanlar bu nedenle Bakire Meryem'e hiçbir kutsiyet atfetmezler ve onun sadece Tanrı'nın 'Biricik' Oğlu'nun yeryüzüne gönderilmesinde kullanılmış bir araç, daha doğrusu bir tekne (=Vessel) olduğunu öne sürerler.

İsa evlendi mi?

Bu oniki Meryem'den Mısırlı ve Bethany'li Meryemler 17.yy'dan itibaren Maria Magdelena ile özdeşleştirilmişler ve bazı din adamlarına göre bu şekilde anılmışlardır. Nedir ki bu konuda tam bir anlaşma sağlanabilmiş değildir. Bunlara ek olarak yine bu oniki içinde yer alan ve toplumsal statüsü itibarıyle Yahudi cemaatinde daha üst bir düzeyde olan Haham Cleophas'ın eşi Meryem vardır. Bu Meryem de İncil araştırmacıları için bir sorundur. Çünkü bunun işte yukarda sözünü ettiğim Hannah'ın üç kızından biri olma olasılığı vardır. Bu durumda İsa'ya en çok karşı çıkan Haham'ın karısı İsa'nın küçük teyzelerinden biri olmaktadır. Özellikle de 20.yy'da yapılan bilimsel araştırmalara göre İsa'nın, tabii eğer böyle birisi yaşadıysa evlenmiş olabileceği Meryem'in, Maria Magdelena olması gerektiği konusunda genel bir kabul vardır. Yine de bazı araştırmacılar evlilik adayı olarak Bethany'li Meryem'i de göstermektedirler. Onlara göre Maria Magdalena ile Bethany'li Meryem iki ayrı kadındırlar ve ikisi de İsa ile evlenmek istemişlerdir.

Kadınlara yönelik yasak
Çok gerilere gitmeden çağımızdaki tartışmalara bakarsak İsa'nın 'Evlilik' yapıp yapmadığı sorunu ile doğrudan bağlantılı ilk bilimsel çalışmanın 1970 yılında Protestan ilahiyatcı William E. Phipps tarafından gerçekleştirildiğini görürüz. Bu Protestan ilahiyatcı 20. yy'da İsa'nın evli olup olmadığını sorulayan ve 'Evli' olduğunu öne süren ilk akademisyendir. Prof. Phipps, kitabında ilk dönem Kilise Babaları'nın bu gerçeği örtbas ederek İsa'ya Tanrısal bir görev (Mesihlik) atfedebilmek için onu 'Evlilik ve Kadın' düşmanı gibi takdim ettiklerini iddia etmiştir. Gerçekten de İncil'in Herüstik ve Hermeneutik (iki ayrı bilimsel okuma yöntemi) okumalarında İsa, gerçekte olmadığı ve olamayacağı kadar evlilik aleyhtarı ve kadın düşmanı gibi sunulmuştur. Özellikle de Aziz Pavlus (Paul) tarafından yazılan metinlerde kadınlardan uzak durulması istenmiş ve ilginçtir ki kadınların Kilise'ye geldiklerinde en arkada ve başları ve yüzleri örtülü olarak sessizce oturmaları istenmişti. Yine Aziz Paul'un koyduğu bir kurala göre kadınların kutsal metinlere el sürmeleri ve kutsal kabul edilen objelere yaklaşmaları yasaklanmıştı. Bu öylesine sert uygulanmıştı ki, Hıristiyan kadınlar yüzyıllarca İncil'i okuyamamışlar ve ona el sürememişlerdi. Bu saçma yasağı kaldıran ilginçtir ki eşlerini öldürmekle ünlenmiş olan İngiltere Kralı VIII. Henry olmuştu. VIII. Henry, Katolik Kilisesi ile bağlarını kopartarak bağımsız bir Kral olabilmek için mücadele etmişti ve ilk kez bu kral kızını karşısına oturtarak tüm saray mensuplarının önünde Papa'nın yasağını kaldırdığını ve kızının (Elizabeth) İncil'i tutarak okuyacağını açıklamıştır. Böylelikle İncil'in kadınlar tarafından okunabilmesi ilk kez 16.yy'da önce İngiltere'de, sonra da yavaş yavaş Avrupa'da yaygınlaşmıştır!

Örgüt üyesiydi
İncil'de Mecdelli Meryem'in adı, pişman olmuş fahişe olarak geçer. Buna göre, İsa bir gün havarileriyle dolaşırken mesleğini icra etmekte olan bu kadına rastlar ve ona hiçbir söz söylemeden bir süre bakar. Kadın (MM) birden silkinir ve fahişeliği bırakarak İsa'nın aradıkları arasına katılıverir. Bu İsa'nın mucizelerinden biri olarak gösterilmiştir. Oysa özellikle 1960'dan sonra Harvard'lı ilahiyatçılar bu fahişelik meselesinin de tıpkı diğer bir çok uydurma gibi İncil'e sonradan ve özellikle de İmparator Konstantin'in isteğiyle kararlar almış olan İznik Konsili'yle birlikte eklendiğini saptamışlardır. Bu ilahiyatçılara göre Mecdelli Meryem, bırakın fahişe olmayı, gizli bir ezoterik örgütün 'Baş Rahibelerin'den biriydi. Dahası, İsa'nın bilmediği birçok sırrı bu Meryem İsa'ya aktarmış ve onu hem eğitmiş hem yönlendirmişti. Bu iddia özellikle İngiliz ve Amerikalı kadınlı erkekli çok geniş bir ilahiyatçılar topluluğu tarafından savunulmaktadır. Vatikan ise onların bu istekleri ve iddiaları karşısında şimdilik sessiz kalmayı her zamanki gibi- seçmiş görünmektedir. Yine de İncil'in düzeltilmiş yeni basımının hazırlandığı şu dönemde hiç değilse İsa'nın annesi Meryem'in hamileliği ile ilgili bazı düzeltmelerin yapılacağı tahmin edilmektedir.Mecdelli Meryem'in, fahişe değil gizli bir -Mısır kökenli ve İsis çıkışlı- örgüt üyesi olduğuna dair kanıları güçlendiren belgeler 1947'den sonra bulunan ve/veya ortaya çıkartılan bazı ilk dönem İncillerinden ve yine o yıllarda yazılmış ama Kilise tarafından yok edilmeye çalışılmış olan bazı GNOSTİK İncil'lerden kaynaklanmıştır. Bunların en önemlisi işte bu yeni bulunun 'Mecdelli Meryem İncili'dir. Klasik İncil'de fahişe olarak tanıtılan bu Meryem'in Gnostiklerce yazılmış olan yaşamında bambaşka bir profil vardır. Bu İncillerde Meryem 'Dişil İlkeyi' (Sofya=Hikmet) temsil eden bir tür Bilge Kadın ve Baş Rahibedir. Bu iddia İncil terminolojisi ve literatürü için çok tehlikeli bir belgedir, çünkü İznik Konsili'nde İsa, 'Logos' adı verilerek 'Tanrı'nın Kelamı ve Hikmeti' yapılmıştı. Dolayısıyla dişil ilke 'Eril=Logos' yapılarak İsa'ya mal edilmişti.Bu Gnostik İncil'den sonra 1990'larda bu kez bir de 'Gerçek' Markus İncil'i bulundu. Kısaca 'Markus'un Gizli İncil' diye bilinen bu metinlerde de Bethany'li Meryem'in İsa ile olan ilişkileri anlatılmıştı. Klasik İncil'de anlatılandan çok farklı olan bu anlatımda ayrıca 'Öteki' diye adlandırılan kişi olan esrarengiz Meryem'in İsa'ya yardım için uzak bir yerden gönderildiği şeklinde pasajlar vardır.Kısacası klasik anlatımda yer alan fahişelik olayı 'Kadın Düşmanı' Kilise Babaları'nın bir uydurmasıdır, diyebiliriz. Kaldı ki, kesin olan, Mecdelli Meryem'in ve/veya Bethany'li Meryem'in İsa'nın gömüldükten sonra mezarının 'Boş' olduğunu gören ilk kişi olduğudur. Gnostik yazarlara göre ise Üç Meryem bunu birlikte görmüşlerdir. Üçüncüsü Havari James'in annesi Meryem'dir. Bu sonucu Meryem'in ardında İncil'deki 'En' esrarengiz kişi sayılan zengin ve kültürlü bir Yahudi vardır. Bu esrarengiz adam, Joseph Arimeteadır. Gerçekte İsa'nın gömülmesi için yapılan mezar bu adama aitti ve Meryemler'in 'Boş' buldukları mezar buydu -çünkü Joseph Arimetea ölmemişti ve İsa'nın bedenini Çarmıh'tan indirme hakkını Romalı garnizon komutanı ona vermişti...

Kilit adam: ARİMETEA

Joseph Arimetea'yı ilginç ve esrarengiz yapan husus adının Havariler arasında geçmemesine rağmen Dört İncil'de de (Gospellerde) tartışmasız geçmesi ve dördünde de hiçbir değişiklik yapılmadan aynı şekilde zikredilmesindedir.Adıyla ve sanıyla anlatılan bu adam kimdi? Romalı Komutan, İsa'nın Çarmıh'tan indirilme hakkını -bu o dönemde çok önemliydi- niçin İsa'nın annesine veya Havarilere değil de bu adama vermişti? Bu sorular çok önemlidir. Çünkü İsa'nın Çarmıh'tan erken ve henüz ÖLMEMİŞKEN indirilmiş olması olasılığı vardır. Bunu bilen tek kişi işte bu Arimetea idi. İlginç olan Arimetea'nın İsa'yı idama gönderen Yahudi Yaşlı Yargıçlar Kurulu Sanhedrin'in 'En Saygın' Başdanışmanı olmasıdır! Gnostik İnciller'e göre, Arimetea, İsa'yı henüz ölmeden Çarmıh'tan indirmiş ve İsa kendisine çok gizli bir sır vererek onun bu sırra uygun davranmasını istemiştir. İşte bu sır daha sonraki yıllarda Tapınak Şövalyeleri'nin ve Gül ve Haç Kardeşliği Örgütü'nün kurulmasına yol açmıştır.

Judas hain değildi
Prof. Phipps'in kitabı 1970'li yıllara damgasını vurmuştu. Bu kitaptan sonra İncil araştırmacıları başka uyduruk eklemelere ve İsa'nın ağzına söyletilmiş yalanlara rastlamaya başladılar. Bunlardan en ilginçi ise 12. Havari diye bilinen Judas Iscariot ile ilgili olandı. İncil'de anlatıldığına göre bu Havari Romalılar'dan 30 gümüş sikke alarak İsa'yı ihbar etmiş ve onun öldürülmesine yol açmıştı. İlahiyatcılar günümüzde bunun kesinlikle yalan ve uydurma olduğunu kanıtlamışlardır. Diğer bir anlatımla Judas, İncil'de anlatıldığı gibi bir hain değildir. Ne Yahudilerden ne de Romalılardan rüşvet almıştır. Onu intihara götüren nedense, İsa'nın Çarmıh'a gerilerek ölmesidir. Judas da diğer Havariler gibi İsa'nın asla ölmeyeceğine çünkü İnsan Üstü olduğuna inanmıştı. Onu intihar ettiren bu derin düş kırıklığıydı. Kilise Babaları ise Judas'ı, eski bir kehanet doğrulansın diye 'Hain' ilan etmişlerdi... Tıpkı Mecdelli Meryem'i de 'Fahişe' ilan ettikleri gibi...
Yarın: Kutsal Kase'nin sırrı
***
www.aksam.com.tr http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/04/13/yazidizi/yazidiziprn1.html
13 Nisan 2005 AKŞAM

Kutsal Kase'nin sırrı

Nedendir bilinmez, İsa Mesih'i Çarmıh'tan indiren ve onu 'Beşeri' haliyle son gören ve ona dokunan kişi Joseph Arimetea olduğu halde kendisi Katolik Kilisesi tarafından 'Aziz' ilan edilmemiştir. Oysa İsa'yı görmüş ve konuşmuş olduğu varsayılan kişiler bile geçen yüzyıllar içinde Aziz yapılmışlardı. Katolik Kilisesi'nin Index'inde 10.000'den fazla Aziz ve Azize vardır... Benzer şekilde Meryemler'den de sadece ikisi (Bakire ve Mecdelli) Azize ilan edilmişler, diğerleri görmezlikten gelinmiştir.İsa ile aynı dönemde yaşamış olan Gnostiklere göre İsa son nefesini vermeden Arimetea'ya çok gizli bir sır aktarmıştır. Gnostik İnciller'de anlatıldığına göre bu sır İsa'nın kanıyla ilgilidir. Arimetea bu nedenle bir 'Keşke' (Graal) alıp İsa'nın böğründen akmakta olan kanın bir kısmını toplamıştır. Ancka yine aynı kaynaklara göre İsa, Arimetea'ya eşini (Mecdelli Meryem) ve çocuğunu alarak uzak bir ülkeye götürmesini istemiştir. Bunun üzerine Arimetea yanındakilerle birlikte çok uzağa İngiltere'ye gitmiş ve burada ilginçtir ki Evelach ve/veya Mordrains adlı soylular tarafından korunmuştur. Bu kişiler aynı zamanda 'Kase'yi saklamak için bir manastır inşa ettirmişler ve 'Kase'nin bekçisi olarak da Arimetea'nın kayınbiraderi Brons'u 'Baş Gardiyan/Koruyucu' olarak atamışlardır. Bu bekçilik görevi daha sonra Brons'un oğlu Allain'e geçmiş ve bu kişi de Corberic'de bir şatoya saklamıştır Kutsal Kan Kasesi'ni. İşte bu şatodan yetişen Kral Arthur ve Şövalyeleri Kase'ye sahip oldukları için İnsan-Üstü işler yapmışlar ve ilk 'Gizli' Kardeşlik örgütünü kurmuşlardır.Buraya kadar anlatılanlar Kutsal Kase Efsanesi'nin Batı'daki versiyonudur. Oysa bu efsane ilginçtir ki, 12. yy'da İspanya'da/Toledo'da ortaya çıkmıştı ilk kez. Ve şaşırtıcı gelebilir ama İran/Fars kaynaklı bir kitapta yer almıştır. Efsaneyi Batı'ya taşıyanlar ünlü Tapınak Şövalyeleri olmuştu.Muhtemelen XI. yy'ın sonlarında Toledo'ya getirilen bu Farsca efsane, Latince'ye çevrilmiş ve 'Flegitanis' adlı gerçekte var olmayan bir Katolik'e mal edilmişti. Gül ve Haç Kardeşliği gizli örgütünün 'İmparator' statüsündeki Üstadı (1950'lerde) Lewis Harvey Spence'in yaptığı açıklamaya göre kitabın özgün adı Farsça olarak 'Felekedaneh' idi.İşte bu Cabiri geleneği, Ege ve Batı Anadolu'daki en eski ve etkili okült sitematiğiydi. Haçlı seferleri sırasında ve sonrasında Cabiri 'Sırları' (mysteries) Batı'ya Tapınak Şövalyeleri aracılığıyla taşındı. İlkin Gül ve Haç Kardeşliği örgütü bu sırların çoğunluğuna sahipti, sonra bu örgütün üst üyeleri Masonluk'taki 'Spekülatif ve Operatif' Mason Localarını kurdular. Ünlü din adamı ve okült uzmanı Rev. George Oliver'in 'History of İnitiation' adlı kitabında yazdığına göre özellikle Fransız Masonluğu -Büyük Doğu Locası- tam anlamıyla Cabiri geleneğine göre kurulmuş ve yönetilmişti. Cabiri geleneğinin sembolleri beyaz önlük, çekiç ve demir örstür ve bu asli semboller günümüzün Masonları tarafından da kullanılmaktadırlar.

İsa çiçektir, gül ve Haç'tadır
Gül ve Haç Örgütü'nden daha önce söz etmiş ve 20. yüzyılda bu örgüte üye olmuş ya da bağlantı kurmuş en az bir papa bulunduğunu söylemiştim. Bu Papa'yı tanıtmadan önce Gül ve Haç sembolizminin Hıristiyan Ezoterizmindeki (Batınilik, gizli öğreti) yerine bakalım.İsa Çarmıh'a gerildiği zaman hemen ölmemişti. Büyük bir ıstırap çekiyordu. Bunu gören bir asker dayanamayıp mızrağıyla İsa'nın böğrüne bir darbe vurmuştu. Askerin amacı İsa'nın daha fazla acı çekmeden bir an önce ölmesini sağlamaktı. İsa'nın böğründen akan kan, ayaklarından ve ellerinden çivilenmiş olduğu Haç'ın dibine damlamış ve inanca göre İsa'nın kannın damladığı Haç'ın dibinde birdenbire Güller yeşermeye başlamıştı. İşte bu gül ve kan İsa'nın tensel canıydı. İsa bir çiçek olmuş ve açmıştı. Bu olayda kuşkusuz Haç da önemli bir anlama sahipti. Çünkü Haç olmasaydı İsa'nın karnının Gül'e dönüştüğü de bilinemeyecekti.Ama bu anlatım Gül ve Haç konusundaki sayısız söylenceden sadece biri, belki de en çok kabul görmüş olanıdır. Başka değerlendirmeler de vardı. Ünlü Ezoterist Arthur Edward Waite'ın anlattığına göre Gül, İsa'nın kanı olmasının yanı sıra, Haç'ın esrarengiz mesajını iletmek için kullandığı ışıktır. Yine aynı kaynağa göre Gül, Grekçe 'Çiğ Damlası' demektir ve bu haliyle de İsa'nın Hıristiyan Gnostisizmindeki (Rafızilik) sembolüdür. Aynı zamanda Gül, Ortaçağ'daki yazılışıyla RAS (Rose) Kelam demektir ve sayısal değeri itibarıyle de R= 200; O= 75, S= 90 ve Rose= 365'i vermektedir. Bu nedenle günümüzde kullanılan takvim sistemini kuran Papa Gregory tarafından bir YIL'ın 365 gün olması uygun görülmüştür. Böylelikle İsa'nın yılın her gününe damgasını vurması sağlanmıştır. Bu sistematikte İsa yine Çiçek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü NAZARETH kentinden geldiği için kendisine Nazarenli İsa denilen Tanrı'nın oğlu, Nazareth, Çiçek anlamına geldiği için böyle anılmıştır. İşte Gül ve Haç Örgütü, Gül'ün ve Haç'ın bu türden olağanüstü ve mucizevi yönlerinin bulunduğuna inanmış şövalyeler tarafından II. yüzyılda Kudis'te kurulmuş ve günümüze kadar çeşitli dünya olaylarına karışarak gelmiştir.

Masonik Misyonerliği
Hıristiyanlıktan gizli örgütler İsa'nın çarmıha gerilişinden sonra, hatta bizzat onunla birlikte vardırlar demek mümkündür. Örneğin Spekülatif Masonlar, İsa'nın ilk mason olduğunu düşünürler. Bunun geçmişi daha önce anlattığım Templar Örgütü'ne dayanır. Ve temelinde Essene diye bilinen küçük bir Yahudi cemaati vardır. Ne olduğu ve kim oldukları tam bilinmeyen bu cemaat, iddialara göre İsa'yı yetiştirmiş ve Yahudi Krallığı'na sahip olmak istemişlerdir. Ve yine inanışa göre çok gizli ve esrarengiz bir Suriyeli cemaat, İsa'nın öldürülmesinden sonra bu sıraları saklamış ve Haçlı Seferleri sırasında Templar Şövalyeleri tarafından korunan bu küçük cemaat, Avrupa'ya kaçırılmıştır. Burada gözlerden uzak olsunlar diye İskoçya'ya yerleştirilmiş ve daha sonra da Avrupa'ya giderek Templar'ın yardımıyla 'Masonik Misyonerliği' başlatmışlardır. Böylece iki akım doğmuştur. Bunlardan biri Meryem'e dayandırılan 'Dul Kadının Oğulları' Örgütü, diğeri de Sufi Masonluğu'dur. Her neyse, konumuz bu olmadığı için bunu geçelim ve gelelim günümüzdeki en gizli ve güçlü Katolik örgütü OPUS DEI'ye.

Papa I. John Paul'u tahta oturtan örgüt
İsviçreli parlamenter ve toplumbilimci Jean Ziegler'in dediğine göre OPUS DEI, kendisiyle komünizm kadar mücadele edilmesi gereken, gizli çalışan aşırı sağcı bir harekettir. Ve işte Polonyalı Kardinal, şair ve aktör Karol Wojytla'yı, Papa II. John Paul olarak Vatikan'daki tahta oturtan bu örgüttür.Karol, Papa seçilince Cizvitlerin başı Peter Pedro Arrupe hemen muhalefete başladı. OPUS DEI tarafından seçtirilen Papa'yı tanımamakla tehdit etti. 1983'e kadar Cizvitler II. John Paul'a karşı muhalefet ettiler. Bu arada Papa'ya suikastlar düzenlendi. Portekiz'de oturan Arrupe'nin taraftarı bir papaz, Papa'yı tahtında otururken bıçakla saldırarak öldürmek istedi. Papa ise OPUS DEI Vatikan'da tüm dizginleri eline alıncaya kadar bekledi. 1983'te Cizvitlere karşı taarruza başladı. Kişisel yetkisini kullanarak Cizvitlere yeni bir önder seçilmesini sağladı. Bu, 54 yaşındaki Hollandalı Cizvit Hans Kolvenbach'dı. Bu seçimde Papa'nın adamı diye bilinen Kolvenbach'ın seçilmesi Cizvitleri yeniden ateşledi. Bu kez doğrudan OPUS DEI'yi, aynen, Katolik Kilisesi'ndeki mason locaları olarak tanımladılar. Buna karşılık Papa da onları Latin Amerika'da Marksistelrele dayanışma halinde olmakla suçladı. Papa bir risale yayınlayarak Marksizm'i kınadı. Cizvitler de buna karşı Papa'nın Latin Amerika'daki kapitalist sömürüyü, adaletsizlikleri ve işkenceleri görmezden gelmekte oludğunu ve yoksulları insan yerine koymadığını vurguladılar. Konu daha sonra insan hakları tartışmalarına geldi. Cizvitler ısrarla insan haklarını savundular. Papa da köşeye sıkışınca Vatikan'ın daima insan haklarından yana olduğunu yayınladığı bir risaleyle tekrarladı. Tartışma büyüdü. Bu arada Papa, tarihte ilk kez olarak doğrudan OPUS DEI üyesi olduğu açıklanmış olan bir gazeteciyi, 48 yaşındaki ABC gazetesinin Roma muhabiri İspanyol asıllı Jaquin Navorro-Valls'ı Vatikan'ın basın sözcüsü yaptı. Böylelikle sadece kardinallere ayrılmış olan böylesine önemli bir göreve tarihte ilk kez din adamı olmayan, laik bir kişi atanmış oldu. Papa, ayrıca, 1984'e kadar Cizvitler tarafından yönetilen Radyo Vatikan'ın başına da laik bir şahsı atamıştı.Gizli Gelenek denildiğinde anlaşılması gereken nedir? İlkin şunu belirtmek gerekiyor: Gizli kavramı (Secret) bu gelenek içinde 'Okült' anlamında kullanılmıştır. Katolik Kilisesi'nin vahşi saldırılarına maruz kalmış olan alşimist, hermetist, okültist ve ezoteristler 'Gizli' anlamına gelen 'Okült' sözcüğünü kullanmaktan çekinmişler ve bunun yerine sır anlamına gelen 'Secret' sözcüğünü kullanmışlardı.Gelenek sözcüğü de benzer şekilde 'Hafifletilmişti'! Burada 'Gelenek' derken toplumda bilinen ve anlaşılan anlamıyla 'Gelenek' kast edilmiyordu; kast edilen 'Kabala' idi. (NOT: Kabala, sözcük anlamıyla gelenek demektir). Öyleyse 'Gizli Gelenek' denildiğinde insanlığın ilk dönemlerinden beri uğraştığı 'Okült' uygulamaları ile daha sonraki yüzyıllarda, özelikle de 11. ve 12. yüzyıllardan itibaren gelişen ve içinde Yahudi Kabalismi'nin de yer aldığı tüm yasaklanmış ilim ve bilgi kümeleri kast ediliyordu. Bu en geniş anlamıyla 'Gelenek' (Tradition) okült örgütlerinin anladığı ve kullandığı 'Bilim'di. Bunun için de Helen, Yahudi, Roma, Antik Mısır, Sümer, Babil, Hint ve Çin 'Geleneklerinden' fuzyon yoluyla taşınmış ögeler vardı. Ancak en güçlü etki Anadolu ve Orta Doğu coğrafyasından gelmişti. Ünlü Baküs, Ceres, Cybele ve Eleusis, Samothrace kültürlerindeki okültik, hermetik, ezoterik, alşimist uygulamalar bir sentez halinde belirli bir tarikat/örgüt tarafından günümüze kadar intikal ettirilmişti. Bu gizli tarikat 'Cabiriler' adıyla tanınmıştı. Başta Heredot ve Çiçero olmak üzere birçok yazar Cabiri Kültürü hakkında uzun tanıtımlar yazmışlardı. Nedir ki ilk kez 1888 yılında bu kültürün tapınağına ve tanrılarının izine ulaşılabilmişti. Thebes'de yapılan kazılarda Cabiri kültürünün tanrılarından biri olan ve Heredot tarafından 'En Güçlü Büyücü' diye tanımlanan Caberios'un heykeli bulunmuştur.Gizli Geleneğin, Yahudi Kabalizmi dahil her yönüyle uğraşan ve sadece soyluların, zenginlerin ve bilim adamlarının üye olabildikleri ilk 'Açık' Gnostik-Hıristiyan tarikat ve locaları 1767'den itibaren peş peşe açılmaya başlandı. Bunlar tamamen Cabiri Geleneğine uygun, en eski kültür ve kült uygulamalarının taşıyıcıları oldukları bilinen özel örgütlerdi. Krallar, başta II. Frederick, Prensler, başta Thurm und Taxis, soylular ve zengnler bu örgütlere üye olmkuşlardı. Bu dört örgüt şunlardır: 1767'de Avusturya'da Habsburg Hanedan'ının himayesinde kurulan, 'The Academy of the Ancients and of the Mysteries'; 1780'de kurulan 'The Knights of the True Light': aynı yıl Almanya'da Rosicrucian'nın üyeleri tarafından kurulan 'The Order of Jerusalem' ve 1783'de Paris'te açılmış olan, 'The Society of the Universal Auora'. Bu tarikat ve localar, tüm Avrupa'da sadece 'Manevi' planda değil, Kilise-Karşıtı tüm faaliyetlerde başrolde yer almışlar ve Gnostik Hıristiyanlığın yerleştirilmesini yemin etmişlerdir. Ünlü Mesmer, İsveç'teki en etkili Kilise'yi kuran Swedenborg, Fransız şifacı St. Martin, ünlü Pasqually, Willermoz ve örneğin geçmişteki Lavatar ve Eckartshausen gibi mistikler de dahil, adları 17, 18, 19, yüzyıllarda ünlenmiş bir çok entelektüel bugünkü kAvrupa Birliği'nin, 'Kültür Mirasına' işte bu tip gizli örgütler aracılığıyla yön vermişlerdir. Bunlardan bazıları bu gizli örgütlere, 6 yaşındayken 'İnisye' edilmişler ve çok gizli, çok özel bilgilerle donatılmışlardı.

Son söz

Yeraltı okült örgütlerinde sır 'Mystery' anlamında kullanılır, sadece saklanması gereken örgütle ilgili bir bilgi değildir. Bu örgütlerde 'Mystery' kişilerle ilgili değil, 'Uhrevi' bir güçe atfen 'Sır' olarak saklanmaktadır. Örneğin Büyü, Gözgörü, Sihir vb. gibi okültik uygulamaların sonsal kaynağı Tanrı ya da onun yerine kaim edilmiş bir 'Süper Güçtür'. Gizlilik ise, işte bu anlamda anlaşılan 'Mystery'nin (Sırrın) kimseye fark ettirmeden, 'Gizlilik' (Clandestine) içinde toplum(lar)a uygulanması ya da enjekte edilmesi faaliyetidir.Örneğin Komünizm döneminde SSCB'de 'Okült' ilimleri ile ilgili 'Sırlar' bilimsel araştırma 'Konuları' başlığı altında 'Üst tasarım' sahipleri tarafından hayata geçiriliyordu. Daha doyurucu bir örneği İngiltere'den verebiliriz. İrlandalı ünlü yazar George Russel ve dünyaca ünlü şair William Butler Yeats, gizli bir örgütün üyesiydiler. Yeats 1886'da Gül ve Haç'ın sürgünlerinden olan Theosophical Society'ye üye olmuştu. (Russell de aynı örgüte üyeydi). Yeats, daha sonra 1890'da 'Hermetic Society of the Golden Dawn' adlı okültik-hermatik örgüte üye yapıldı. Araştırmacı-yazar Michael Edwardes'in yazdığına göre bu iki yazar, 1916'da patlak veren Paskalya Ayaklanmasına, yazdıkları ve söyledikleri okültik bilgilerle 'milli Ruh' katmışlardı. Edwardes'e göre, bu ikili 'Düşşel' bir İrlandalılık Ruhu yaratmışlar ve 1922'de İrlanda Devleti'nin (kısmen) doğmasına yol açmışlardı. Burada açıkça görüleceği üzere, önce 'Spekülatif' sonra 'Operatif' (silahlı mücadele) olan yaşanmıştır. Toparlarsak, yer altı okülit örgütlerinde 'Sır' belirli bir 'Üst Tasarım' oluşturan ve Spekülatif olan bir 'Mystery'dir. Operatif olan ise, verili 'Üst Tasarım'ın öngördüğü tarzda bu 'Mystery'yı 'Gizlilik' içinde topluma aşılamaktır.
Katolik Kilisesi'ni ne bekliyor
Bugün Vatikan kısa adıyla tanınan dini ve seküler kurum gerçekte son 2000 yıldır sayısız entrika ve oyunlarla ayakta durmuştur. Gelip geçmiş olan 264 Papa'dan en az otuz kadarının doğal ölümleriyle ölmedikleri bilinmektedir. Bu Kilise sadece Tyanalı Apollonius'u değil, kendi katı 'Dogmalarına' karşı çıkan herkesi ortadan kaldırtmıştır. Buna karşılık kendi içinde her türlü büyü ve sihir ile uğraşmış papalar da vardır. Örneğin 22. John bunlardan biriydi. Aynı şekilde Katolik kilisesi tarafından lanetlenmiş olan Mason örgütlerine ve benzeri kuruluşlara üye olmuş sayısız Kardinal hatta papalar vardır. Örneğin Türk Papa diye yutturulan 23. John gerçekte Gül ve Haç Örgütü'nün üyesi yapılmıştı -hem de Türkiye'de görevli bulunduğu sırada!Vatikan ile ilgili en ilginç kehanet ise Nostradamus'tan değil doğrudan doğruya Kilise'nin içinden gelmiştir. Bir önceki Papa John Paul I. ileride Vatikan'ın yer değiştireceğini ve muhtemelen yeniden eski ikamatgahı olan LATERAN'a döneceğini ve kendi içinde Doktrinler açısından büyük bir temizlik yapacağını öngörmüştü.Nostradamus'a gelince. Bu Yahudi asıllı 'Kahin' tüm bilgisini başta İbn-i Arabi olmak üzere Arap/Yahudi kaynaklarından almıştı. Bunların arasında Tyanalı Apollonius'un NUCTEMERON diye bilinen 'Şifreli' deyişleri de vardı. Nuctemeron'da yer alan 12 Kehanet ile Nostradamus'unkiler karşılaştırılırsa aralarındaki farklar ve benzerlikler şaşırtıcı sonuçlar verir. Kaldı ki Nostradamus'u 1941'de dünya kamuoyuna tanıtan Karl Haushoffer olmuştu. Alman Gizli Servisi'nde görevli olan bu akademisyen Hitler veNaziler'in 'Manevi' lideri durumundaydı. 1945'te intihar etti.Vatikan bir gayya kuyusudur. Üç günlük bir yazı dizisinde tamamını anlatabilmek olası değildir. Ancak bu kuruma karşı olan Hıristiyanlar günümüzde artık daha etkili çalışmalar yapmaktadırlar. Ve belki inanması güç gelecektir ama tüm bu gruplar arşivlerinde Tyanalı Apollonius'un yazılarını ve eserlerini saklamakta ve üyelerinden bunları okumalarını istemektedirler.

AYTUNÇ ALTINDAL