16 Haziran 2020 Salı

ATHENAGORAS BEDİÜZZAMAN'LA GÖRÜŞTÜ İDDİASI TAMAMEN GLADIO-CIA UYDURMASIDIR, ÜZMECEDİR.


CIA AJANI PATRİK ATHENAGORAS, CIA AJANI VATİKAN “BABA”SI THOMAS MICHEL VE ÜSTAD’LARINI TÖHMET ALTINA KOYAN “PARALEL NURCULAR” FETÖ YUMURTALARI


(Facebook'ta Mahir Usta beyin konuyla ilgili paylaşımına katkı:
15 Haziran 2020 Pazartesi..

MUSTAFA AYDIN

Bünyamin Ateş ağabeyimizle Ahmet Akgündüz'ü ziyaret ettiğimizde Athenagoras konusu gündeme geldi. Kendisi o an o ziyaretin belgelerini bulmaya çalıştı, bulamayınca çok şaşırdı. "Öyle bir ziyaret olsaydı, mutlaka yazışması olurdu ve kitaba koyardım" dedi.
Biraz uzun olacak ama, herkes arşivine alırsa iyi olur. Tarihi bir şahitlik yapmış olalım.)
Thomas Michel, Nur camiasının yatak odasındaki "ikinci güveyi"dir. CIA ajanı, Gladio'cu, İlluminati üyesi bir Vatikan yöneticisi olduğu son 20 yıldır biliniyor. Hakkında takoz gibi kitap yazıldı.
Hadi önceden bilmiyoruz diyenler 20 yıldır bilmiyoruz diyemez. Birinci ve Fırıncı beyler, Michel’e, "bir hırıstiyan nur talebesi" sıfatını 30 yıl önce vermişlerdi.
Nurculuk onların zihinlerinde Mevlevilik, Melamilik, Bektaşilik gibi, modern tarikata dönmüş. Bir sürü Hıristiyan ve Yahudi Mevlevi ile görüştük, haberlerini okuduk. Onlara göre nasıl Mevlevilik, Melamilik için Müslüman olmaya gerek yoksa diyalogcu bazı abilerimiz için de Nurcu olmak için Müslüman olmaya gerek yok. Bu sıfatı kullanabildiklerine göre ve bu adama PARALEL NURCULUĞUN her grubu teberrüken ders yaptırabildiğine göre durum maalesef aynen bu şekilde. Onunla direkt ya da endirekt temas halinde olmayan "vekil abimiz" maalesef yok. Ya kendileri bizzat görüşüyorlar, ya da "sağ kolları" bu görüşmeleri gerçekleştiriyor. BU KONUDA HİÇBİR İSTİSNA YOK!
Biraz daha bekleyip Thomas Michel, FETÖ ve Paralel Nurculuk makalesini yayınlayacağım.
Allah inadla değil insafla yaklaşılmasını ve uyanmayı nasib etsin. Amin.
Şimdii..
ATHENAGORAS’LA GÖRÜŞME YALANI!
Bir de Athenagoras'la görüşme yalanı var aynı lobinin. İmanının ve ilminin izzeti sebebiyle esir olmasına rağmen Rus kumandanına ayağa kalkmayan, ölmeyi tercih eden Üstad'ımız, şahitliği geçersiz 2 kişinin iddiasına yine şahitliği geçersiz 1 ravinin aktarmasına göre CIA ajanı patrik Athenagoras'ın ayağına randevusuz, sakil bir şekilde gitmiş!
Baştan sona yalan.
Tek şahidi "denge" problemi yaşadığı ehlinin ma'rufu olan Yusuf Ziya Arun. Ondan rivayet eden KAYNAKlardan biri DİYALOGÇU, CIA'cı Fuller'ci, CIA'cı İlluminatici Thomas Michel'ci,, yine Vatikan'dan Michel Lelong'cu, Marovich'çi Fırıncı.
Patrikhane bu konuda 63 yıldır resmi yazılara cevap vermiyor. Olsa verirdi, di mi? Onlar da şaşkın olmalı.
AKGÜNDÜZ DE ŞAŞIRDI
Akgündüz'ün T.C Emniyet Arşivlerinden, Cumhuriyet Arşivi'nden çıkarttığı 50 bin belgede buna dair tek satır yok. Piyasadaki her biri 1200 sayfalık 6 cildin 1952 ve 1953'e dair bölümünlerinde tek satır yok. TEK SATIR!!
Üstad'ın her saatini, evine kimlerin girip kimlerin çıktığını, SAAT SAAT rapor eden Emniyet ve MİT, Athenagoras'la görüşmeye tepkisiz kalacak, raporlamayacak! PANİK YAŞAMAYACAK, YÜZLERCE YAZIŞMA EVRAKI YILLAR SONRA ORTAYA ÇIKMAYACAK ÖYLE Mİ?!!
Athenagoras, SON DERECE politik bir kişilik.
İslam Dünyası'na ve komünizme karşı Batı blokunu birleştirmek için Vatikan'la 1000 yıllık karşılıklı AFOROZ belgelerini iptal edip, barıştılar.
1948'de ABD'den getirilip uyduruk evrakla vatandaş yapıldı.
Fener bölgesini Vatikan'a çevirecekti.
Devlet de 50'li yıllarda İsmaliağa ve İskenderpaşa camileri çevresine bilinen iki tarikatı yerleştirerek "çevreleme" harekatı yaptı.
Böylesine politik ve istihbaratçı biriyle Üstad'ımızın ne işi olur?
Bir âlimin onun ayağına gitmesinin dindeki hükmü nedir? Ey bunu iddia eden hamiyetsiz, gayretsiz, salabetsiz "talebe"ler! Böyle bir iftirayı atarken niye titremediniz!
ACÎB BİR HATIRA ve İLMİN-İMANIN İZZETİ
Athenagoras, TR’ye ilk geldiğinde resmi ziyaret için İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen'i makamında ziyaret edecek. Bilmen diyor ki, “O geldiğinde ben oturuyor olacağım, o içeri girdiğinde ayağa kalkarsam bu ta'zimdir ve şer’an küfürdür. Nasıl yapmalı?" Hemen çözüm buluyorlar. Geleceği andan önce yandaki başka odaya geçiyor. Athenagoras'ı onun makam odasına getirip oturtuyorlar. Kendisi daha sonradan makam odasına girip patriği ayağa kaldırtıyor.. YAA! Bu işler bu kadar hassas EY CÜHELA, HUYENA TAKIMI!
Athenagoras'la ilgili sosyal medyanın en güçlü bilgi paylaşım sitesi Ekşi Sözlük'ten bir bilgi:
“Mustafa Kemal'in Nutuk'unda Mavri Mira örgütünün lideri, Nur camiasının kaynaklarına göre "gizli müslüman" diye bilinen bir isim.”
Evet, Ekşi Sözlük’e bunu yazan kişi gerçekten haklı. Çünkü o UYDURUK muhaverede ne deniyordu: "Ben Müslümanlığa inanıyorum ama metropolitlerim kabul etmiyor."
Sen böyle yazarsan, Ekşi'ci de öyle yazar..
YAHUUUUU!
Patrikler dahil, Vatikan temsilcileri, hatta papaların çoğu bile "HIRİSTİYAN DEĞİL Kİ GİZLİ MÜSLÜMAN OLSUN! BİRÇOĞU KRİPTO YAHUDİ! Türkiye’deki PARALEL NURCULUĞA HIRİSTİYANLIK AŞKINI AŞILAYAN Papa 2. Jean Paul, için Yeni Asya camiası "Hz. İsa" diyordu. FETÖcüler, "Gizli müslümandı. Son nefesinde hocamız himmet etti. İmanla gitti!!” dedi. PEKİİ, Polonyalı samimi mühtedi Müslümanlar NE DİYORDU? Onların 30 sene önce söylediğine, Türkiye medyasında da röportajlarda açıkça yayınlanan beyanlarına göre PAPA 2. JEAN PAUL, Sabatay'ların Frankist mezhebinden gizli bir Yahudi idi. Ergon Mengi adlı Polonezköy kökenli bir sabatay-frankist, "Papa akrabamız" diye yıllar önce ifşaatta bulunmuştu zaten. (Frankistler, hâlen de aktif olan ve son 300 yılda Deccaliyeti temsil eden İlluminati'yi kuran en sapkın, satanist teşkilat. Yahudi Prof. Harris Lenowitz'e göre, bu ekip, Fransız, Rus ve Amerikan ihtilalinin arkasındaki teşkilattı. Türk İhtilaline de (1908-1909) destek olmuştu.) Frankistler, zahiren Hıristiyan gözüken gizli Yahudiler. Çıkış noktaları Sabatay Sevi hareketi.)
PEKİ AL KONAVİ’NİN (ABDÜLMUHSİN EL KONAVİ)
ZABT VE “İDRAK”İNE "RAVİ"LİĞİNE GÜVENEBİLİR MİYİZ?
Alkonavi'nin kendi beyanlarına göre ve Üstad'ımızın ifadelerine göre KENDİSİNE ASLA güvenemeyiz. BAKIN MERHUM KONAVİ, Üstad'ın kendisi hakkındaki kerametvâri tespitlerini kendisi aktarıyor:
- "Zaman zaman bize çeşitli dersler verirdi. Yine bir gün bir vesilesini bulmuştu; 'Abdülmuhsin'in eli, dili kalbi iyidir. FAKAT AKLINA KARIŞMAM' DİYORDU.
- "Bazen çeşitli meseleler olunca Üstad yazmamı isterdi. 'Yaz, unutursun' derdi. Sonra daima sorup istişâre etmemi isterdi. 'İKİ KİŞİYE SORMADAN BİR ŞEY YAPMA' derdi.
- 'Eline, diline itirazım yok, FAKAT SENİN AKLINA KARIŞMAM' derdi. (EKSİ NOT veriyoruz: 1)
Üstad'ımız merhum niye haklı?
Çünkü, Muhsin Alev abi (Alkonavi), AYNI HADİSEYİ BİRBİRİYLE İLGİSİZ İKİ FARKLI ŞEKİLDE ANLATIYOR.
Hem de aynı röportajda:
-1- "Üstad'ın Fener Patriğiyle Görüşmesi"
"Çarşamba'da Ziya Arun kardeşimizle birlikte gezmeye gitmişlerdi. Eve döndüklerinde Ziya Arun heyecanlı bir şekilde. Üstad'la birlikte Fener PATRİKHANESİNE GİTTİKLERİNİ ve Üstad'ın Patrik Athenagoras'la GÖRÜŞÜP KONUŞTUĞUNU anlattı.
-2- BEDİÜZZAMAN PATRİK ATHENAGORAS İLE GÖRÜŞMÜŞ
Sene 1953. ÜSTAD ÇARŞAMBA’DA MEHMED FIRINCI’NIN EVİNDE KALIYORDU. Dışarı çıkmak istedi. Ziya Arun’a, “Ben hizmet yapacağım burada, sen git.” diye rica ettim. Ziya Arun gitmişti. Ziya Arun gelince anlattı bana. Dedi ki: “Giderken Athenagoras’a RASTLADIK, Üstad onunla konuştu.” Ben bu hadiseye o şekilde vakıf oldum. O gün Üstad’ın yanında değildim.
TESPİT:
Madde-1:
ÜSTAD'IMIZ FIRINCI'NIN EVİNDE KALMIYORDU. Fırıncı beyin kiralamışken Üstad istediği için geri çekildiği, Üstad'ın 80 lirayı bizzat vererek kiraladığı evde kalıyordu. (Bugün bile bu hikâye devam ediyor. EV FIRINCI'NIN DEĞİLDİ. Onlar kiralamışken, Üstad, FIRINCI'NIN MİSAFİRİ OLARAK DEĞİL, kirasını verdiği evde "kiracı" olarak kalmıştı. Kirasını EV SAHİBİNE VERMİŞTİ. FIRINCI BEYE DEĞİL. O açıdan Fırıncı'nın, "ÜSTAD'I EVİMİZDE MİSAFİR ETTİK" lafı çok ayıp. MUHSİN ABİMİZ, O GÜNLERİ YAŞAMIŞ AMA BU İNCELİĞİ YA ANLAMAMIŞ YA DA YANLIŞ AKSETTİRMİŞ BİR GÜZEL ABİMİZ. (Eksi Not-2)
Madde-2:
Konavi, "BERABER PATRİKHANEYE GİTTİKLERİNİ" ifadesiyle, "GİDERKEN RASTLADIKLARI" ifadesi arasındaki DAĞLAR KADAR FARKI ayırt edemeyecek bir güzel abimiz. Ne dediğini bilmiyor, neden bahsettiğinden haberi yok. (Eksi Not-3)
*Zihnî müşevveşiyet yaşadığını, dakik mes'eleleri kavrayamadığını anlıyoruz.
ATHENAGORAS'la görüşmek ve ONUN GÜYA GİZLİ MÜSLÜMAN OLMASI ÇOK BASİT BİR MESELE bu ağabeylerimizin ve ÜSTADIMIZIN NEZDİNDE! Başka şekilde hiç gündeme gelmemiş. Balat'taki Rum turşucunun Müslüman olması gibi bir şey demek ki! Ki o bile gündem olur Risale-i Nur'un içine illa girerdi. Athenagoras denen “Lâbis-i libas-ı katrânî, hâmil-i tâc-ı şeytânî, mahrûm-ı dergâh-ı Rabbânî" Müslüman olacak ve Üstad onu kendi haline bırakacak. MÜMKÜN MÜ? Ya da bir şahıs Müslüman olacak ve ööyle buzluktaki palamut gibi bir daha temas kurmayacak. Hiçbir kayıt olmayacak. Mahrem mektuplaşmalarda bu konu ERKÂN VE HASLAR DAİRESİNE BİLDİRİLMEYECEK! MÜMKÜNATI YOK!
SADECE FIRINCI, ARUN VE ALEV’İN BİLDİĞİ, BAHSETTİĞİ, KİMSENİN BİLMEDİĞİ böyle önemli bir GÖRÜŞME İstanbul Emniyeti ve MİT'i alarma geçirmeyecek.
İmkânı yok.
Akgündüz'ün Cumhuriyet-Emniyet arşivlerinden çıkarttığı evrakları paylaşacağım. Sayfalar dolusu istihbarat çalışması var. O gün Üstad'ı kim ziyaret etmişse o şahısla ilgili hangi ilden geldiyse ora ile İstanbul arasında defalarca yazışmalar yapılmış. Basit ve vasıfsız insanlar bile en ince detayına kadar araştırılmış, raporlanmış. Üstad'ın kiminle görüştüğü, ne yediği, kaçta kalktığı, ne yaptığı hepsi saat saat takip edilmiş. 8-10 saat haber alınamadığında tüm Emniyet alarma geçmiş, irtibatta olunan talebelerle teker teker temas kurulup, Üstad’ın nerede olduğu araştırılmış. Ve anlaşılıyor ki gereken bilgileri de "abilerimiz" vermiş maalesef. Çünkü o kadar detay ancak "içeriden" verilebilir.












25 Aralık 2019 Çarşamba

93 AZERBAYCAN DARBESİNİ PETROL DEVLERİ YAPTI! SUNDAY TIMES'DA YAYINLANAN MİT RAPORU

93 AZERBAYCAN DARBESİNİ PETROL DEVLERİ YAPTI!
SUNDAY TIMES'DA YAYINLANAN MİT RAPORU


Mustafa AYDIN

Petrol...Medeniyetimizin gelişmesini sağlayan , hayatımızın her alanında ihtiyaç duyduğumuz son derece sınırlı olması yüzünden çok kiymetli bir hammadde kaynağı. İngiliz Devlet Adamı Winston Churchill'e " bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir" dedirten petrol özellikle sanayilesmiş ülkeler için büyük öneme sahip. Sanayi için hammadde ve enerji kaynağı olan petrolü kontrol etmenin sağladığı büyük avantajların farkında olan dev petrol şirketleri ve bu şirketlerin gizli servislerinin dost ve Kardeş ülke Azerbaycan'da Ebulfez Elçibey'in devrilmesinde oynadıkları rolü 27 mart tarihli Türk gazetelerinden okuyalım...



Darbeyi petrol devleri yaptı .....

MİT' e göre, Azerbaycan'da 1993'teki Devlet Başkanı Elçibey'in devrildiği darbenin arkasında İngiliz petrol şirketi BP var. İngiliz Sunday Times gazetesi Türk Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Azerbaycan'da 1993 yılında Ebulfeyz Elçibey'e karşı yapılan darbenin arkasında dev petrol şirketlerinin olduğunu anlatan raporunu ele geçirdi. Rapora göre, bugünkü Devlet Başkanı Haydar Aliyev'i iktidara getiren darbenin perde arkasında İngiliz petrol şirketi BP ve Amerikan Amoco var.

MİT'in raporuna göre, komisyoncular seçimle işbaşına gelmiş Azeri hükümetinin önde gelen yetkililerine Elçibey'e karşı Aliyev'e desteklemeleri için rüşvet verdiler. Bir MİT yetkilisinin söylediğine göre, BP Azerbaycan ile çok iyi bir petrol anlaşması yapmak istiyordu.

1991 yılında bağımsızlığını kazanan Azerbaycan, sahip olduğu 200 milyar varil petrol rezervi ile uluslararası şirketlerin iştahını kabartıyordu. Azerbaycan pazarından pay kapmak isteyen petrol şirketleri kısa sürede Azeri mafyasıyla kol kola hareket etmeye başladılar. MİT belgelerine göre Azeri petrolünde daha fazla pay almak isteyen BP, 40 kişinin ölümüne yol açan darbenin ardından Ebulfeyz Elçibey'i indirerek KGB kökenli Haydar Aliyev'i iktidara geçirdi. Aliyev, iktidara gelince ilk iş olarak BP'nin başını çektiği konsorsiyumla "yüzyılın anlaşması" denilen 5 milyar sterlinlik anlaşmayı imzaladi. BP ve Amoco böylece Azeri petrolünü işletme hakkına sahip oldu.

Kolombiya'dan paralı asker getirdiler...

Eski MİT görevlisi BP yöneticileriyle petrole karşılık silah konusunda pazarlıklar yaptığını da anlattı. MİT görevlisi düzenlenen toplantıda aralarında BP'nin de bulunduğu petrol şirketlerinin Aliyev'e ve Azerbaycan başbakanına Ermenistan'a karşı destek önerdiklerini anlattı. BP'li yetkililer Kolombiya'dan getirtecekleri silahlar ve paralı askerler ile Azeriler'i Ermenistan'a karşı savaşında destekleyeceği sözü verdi. İddiaları BP de doğruladı.

Sabah gazetesinde yayınlanan bu haber aynı gün içinde MİT tarafından yalanlansa da Sunday Times gazetesinde yayınlanan belgenin BP yetkilileri tarafından kabul edilmesi oldukça ilginçti.

1993 darbesinin temelinde bağımsızlık yanlıları ile Moskova yanlıları arasindaki çatışmalardan yatıyordu. Bağımsız Azerbaycan'ın şair ruhlu devlet adamı Elçibey liderliğindeki bir grup ülkenin milli kaynaklarının dost ülkelerle özellikle Türkiye ile paylaşılmasını ve bu sayede uluslararası güçlere karşı bir denge oluşturulmasını savunuyordu.

Moskova yanlısı diğer grup ise buna karşı çıkıyordu.18 Haziran 1993 günü Cumhurbaşkanlığı binasına baskın planları hazırlandı. Milli ordu kurulması konusunda Elçibey'le anlaşmazlık yaşayan Hüseyinov'un askerleri Gence'de isyan çıkardı. İsyanın üzerine çekilmeye zorlanan Elçibey, Bakü'yü terk etti. Ulusal Meclis Başkanı Aliyev Cumhurbaşkanı olurken Hüseyinov da başbakanlığa atandı.

Bu olay uluslararası petrol şirketlerinin Azerbaycan'da gerçekleştirdikleri ilk operasyon değildi. Türk tarihinin ikinci Cumhuriyeti olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ni de (1918-20) büyük bir operasyonla Sovyet Emperyalizminin ellerine teslim eden uluslararası petrol şirketlerinin Azerbaycan da yaptıklarını araştırmacı-yazar Raif Karadağ'ın ünlü eseri 'Petrol Fırtınası'ndan birlikte okuyalım....

Almanlar Müttefiklerini atlatmaya çalışıyor

" Birinci Dünya savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bu arada yaşanan sıkıntılar sonucu Rusya'da devrim gerçeklesmiş ve yeni yönetim Brest-Litosvk antlaşması ile savşstan çekilme kararı almıştı. 1918 yılının mayıs ayında Almanlar Von Kress komutasında 3000 kişilik bir birliği Rusların da izni ile müttefikleri Osmanlı'dan habersiz Gürcistan'ın Soçi limanına intikal ettiler amaçları Batum istikametine yürüyüşe geçen Türk ordusundan evvel bu şehri ele geçirmek ve Bakü'ye dogru ilerlemekti. Iki müttefikin arasına giren şey ise harbin kaderini ve seyrini değiştirebilecek unsur olan Petroldü... Ruslar Almanların Baku'yü işgal etmelerine ses çıkarmayacaklar buna karşın petrol sahalarından belirli bir hisse alacaklardı. Bu yüzden harekete geçen Alman birlikleri Türk Genelkurmayı tarafından yakından takip ediliyordu. Türklerden önce Baku'ye varan Almanlar Türk ordusunun komutanı Yakub Şevki Paşanın sert müdahalesi sonucu Baku'yu kisa sürede terk ederken Türk ordusu da şehirde fazla kalamıyor kasım 1919'ta İran üzerinden Azerbaycan'a giren İngiliz birlikleri Baku'yu işgal ediyordu."

Böylece 28 mayıs 1918'te kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti uluslararası petrol şirketi Royal-Dutch Shell'in kuvvetleri olan İngilizler tarafından işgal ediliyordu. 27 nisan 1920'de kızıl ordunun işgaline kadar hayatta kalan bu Türk Cumhuriyetinin başına gelenler sadece bununla sınırlı değildi...

Azerbaycan'ı kim tanımak istemiyor?

Yazar Raif Karadağ bu dönemde yaşanan tartışmaları bakın nasıl aktarıyor: " İngilizler Rusya daki petrol bölgelerinden çekilmekle beraber bu bölgeler üzerindeki hak iddialarından vazgeçmediler .Rusya ile yaşanan sorunu halletmek için harekete geçen İngiltere bu konuda beynimel bir konferans düzenlemesini istedi. Genova sehrinde düzenlenen konferansın Royal Dutch- Shell ile Amerikan Standart Oil Co tröstlerinin mücadeleleri ile sonuçlanacağı baştan belliydi. İngiliz ve Hollanda Petrol şirketlerinin ortaklığıyla kurulan Royal Dutch Shell elde ettikleri avantajların korunması için yeni kurulan Azerbaycan devletinin tanınmasını isterken, Rockfeller'ın sahibi olduğu Standart oil Tröstü daha sonra şaibeli bir sekilde hayatını kaybedecek olan ABD Başkanı Harding'e baskı yaparak Azerbaycan'ın tanınmamasını istiyordu.23 kasım 1920 tarihinde bu açıklamayı yapan ABD'nin bu açıklaması konferansta bomba etkisi yaratırken, ABD'liler aynı zamanda Ruslarla gizlice görüşmeler yürüterek bu bölgede daha önce satın aldıkları petrol sahalarının kendilerine birakılmasını istiyorlardı. Times gazetesinin Avrupa muhabirinin merkezine geçtiği telgraf Genova konferansını gayet iyi özetliyordu: ' Bugün Avrupa matbuati Neft (Petrol) ile doludur'"

Komünist rejimi Shell kurtardı

ABD ile İngiliz, Fransız ve Belçikalı temsilcilerin kendi aralarındaki sorunlardan son derece iyi yararlanan Ruslar sonunda Baku petrollerini millileştirdiklerini ilan ettiler. Ancak buna rağmen gerek İngilizler gerekse ABD hükümeti ısrarlarından vazgeçmedi. Diplomasi kurdu Britanyalılar Rusları yeni hükümetlerini tüm Avrupa'ya tanıtmak koşuluyla ikna etmeye çalışıyorlardı. Bolşeviklerin Londra Sefiri Yoldaş Krasin ile İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkilileri arasında yapılan gizli bir anlaşma ile Shell firması 3 yıl boyunca Baku petrollerinin alıcısı olmak koşuluyla Rusya'nın içinde bulunduğu mali krizden kurtulması için yüksek krediler temin etmeyi kabul ediyordu. Rusları bu konuda iyice ikna etmek isteyen İngilizler aynı zamanda 250 yıl boyunca Rus esareti altında inleyen Polonya ordusunu silahlandırarak Yeni rejimin üzerine gönderiyor ve Mareşal Pilsudsky komutasındaki Polonya ordusu, bolşeviklere büyük darbe vurarak Rusya içlerine kadar ilerliyordu. Baku petrollerinin başlarına bela olacağını ve yeni rejimin doğmadan öleceğini gören Komünist Parti yöneticileri İngilizlerin teklifini kabul ederken, İngilizler de tarihe 'Courson hattı' olarak geçen bir hat üzerinde Polonya ordusunu durdurmayı kabul ediyorlardı. Böylece Rusya'da kurulan Komünist düzenin ayakta kalmasını Shell firması sağlıyordu.

Gelişmeleri yakından takip eden Rockfeller ise ABD hükümetine baskı yaparak Rus petrolünün ABD tarafından satın alınmamasını istiyordu. Bu sayede Rusları hizaya getireceğini sanan Rockfeller Rusların yaptığı gizli antlaşmadan habersiz olduğu için Rusların kısa süre içinde gardının düşeceğini bekliyordu. Ancak gelişmeler ABD'nin beklediği gibi olmadı ve 1923-26 yılları arasında Azerbaycan petrolü Avrupa'ya aktı. Daha sonra Standart oil ile anlaşan Ruslar bu sayede epey paralar kazanirken, Kafkasya'nın kahraman evlatlarının özgürlük özlemi hüsranla bitti. Azerbaycan özgürlüğünü kaybetmesi petrolcülerin bir millete vurdukları ne ilk ne de son darbedir. Petrol için dünya haritasını bile değiştirmeyi başaran Petrolcülerin yeni hedefi ise Türkiye ... 

ŞİLİ'DEKİ DARBE, IMF - DÜNYA BANKASI VESAİRE

ŞİLİ'DEKİ DARBE, IMF - DÜNYA BANKASI VESAİRE

MUSTAFA AYDIN


4 eylül 1970 Şili tarihinde son derece önemli bir gündü... Ülke, tarihinin en önemli dönemeçlerinden birisine girmeye hazırlanıyordu. Dış borcu 3 milyar doları aşmış, büyüme hızı yüzde 0.8 düzeyinde olan , enflasyonun 3 haneli rakamlarla seyrettiği ülkede gerçekleştirilen seçimlerden kimsenin özellikle ABD'nin beklemediği bir isim Salvador Allende ismi zaferle çıkıyordu.
Dr. Salvador Allende

And dağları üzerinde bulunan Şili, tarih boyunca hep birilerinin arka bahçesi olmuştu. Muhteşem Maya uygarlığının kalıntıları üzerinde bulunan ülke 400 yıl boyunca İspanyolların, arkasından da ABD'nin etki sahasına girmişti. Dünya bakır piyasasında hatırı sayılır bir rezerve sahip olan Şili'nin zengin bakır yataklarından ülke halkı değil, ABD'nin dünyaca ünlü firması ITT yararlanıyordu. ITT dışında Şili'de ciddi oranlara varan bir ABD yatırımı söz konusuydu.

Bu yüzden ABD' li analizciler ve dolayısıyla CIA ülkede gerçekleşecek olan seçimleri yakından izliyordu. Seçimler öncesi genel kanı sağ olarak adlandırılan ve ülkenin kaynaklarının Amerikalılarla paylaşılmasına ve bundan pay almaya razı grupların seçimden zaferle çıkacağı yönünde idi. Ancak beklenen gerçekleşmedi. Hristiyan Hareket (MAPU) , Bağımsız halkçı ittifak ( API) ve sosyal demokrat partinin aksine hiç beklenmeyen bir isim Salvator Allande yönetimindeki Halk Birliği (UNIDAD POPULAR) seçimden büyük bir zaferle çıkarken, Washington'daki bazı eller Allende'nin tavrına göre düğmeye basıp basmama konusunu tartışmaya baslamıştı.

Genelkurmay Başkanını kim öldürdü ?

Allende'ye göre Şili'nin içinde bulunduğu borç batağından kendi kaynaklarıyla kurtulması mümkündü. Öncelikle küçük bir azınlık tarafından verimsiz bir şekilde işletilen toprakları ihtiyacı olan ve daha iyi işleyebileceğini düşünen kişilere dağıtılmasıyla işe başlayan Allende pek çoklarına göre romantik bir devrimciydi. İdealleri ve sosyalizmle ülkenin düze çıkacağını düşünen Allende'nin önündeki ikinci hedefse ülkedeki Amerikan yatırımlarını özellikle bakır işletmelerini millileştirmekti. Bu konudaki tavrını bilen CIA ve ülke içindeki yardımcıları demokrat bir insan olan Genelkurmay Başkanı Rene Scheneider'in öldürerek, Allende'yi uyarırlar. ABD'lilerle ters düşmek istemeyen Allende özelleştirme karşılığında ITT firmasına para bile teklif edecektir ancak CIA ve ABD'nin menfaatlerini engelleyeceklere bir ibreti alem olması için bu teklifi reddetme kararı alır.

Kasım 1971 tarihinde devlet Başkanı Allende'nin teklifi ve oybirliğiyle ITT tarafından işletilen Bakır madenleri devletleştirilir. ABD'nin ilk tepkisi Şili'ye yardım için Dünya Bankası ve IMF tarafından verilen kredilerin kesilmesini sağlamak olur. Ardından da ülkenin en önemli gelir kaynağı bakırın uluslararası piyasalardaki fiyatı bir anda düşüverir- ABD Allende için artik düğmeye basmıştır...

IMF ve Dünya Bankası kimin emrinde?

Bakır fiyatlarının düşmesi yüzünden milli gelir bir anda aşağılara düşer, uluslararası kredi kuruluşlarının da hep kırmızı ışık yakması yüzünden ülkede işler yolunda gitmemektedir. Ülkede milli gelir ve üretimin düşmesi üzerine kadınlar 'tencereli protesto' lara başlarlar. Aynı dönemde sol bir iktidara karşı sendikalar bakır madenlerinde çalışan isçileri örgütleyerek 'ücret artışı' talebiyle greve gidilmesi çağrısında bulunurlar. Bunun üzerine mayıs 1972'te bakır isçileri greve gitme kararı alırken, bundan sadece birkaç ay önce ABD'li bir gazeteci ' ITT ve CIA'nin Allende'ye devirmek için harekete geçtiğini açıklayan bir yazıyı kamuoyuna açıklıyordu. Bu arada ülkede toplumsal hareketler piyasanın durması ve beklenen uluslararası kredilerinde gelmemesi yüzünden patlama noktasına ulaşır. Kamyon sahipleri artan petrol fiyatlarını protesto etmek için ülke çapında greve giderken, Aralık 1972 'te Birleşmiş Milletlerde konuşan Allende ülkesine karşı uluslararası tekeller tarafından büyük bir komplo düzenlendiğini söylüyordu.


Darbeye adım adım...

Bu arada CIA tarafından desteklenen basın ve ordu içindeki bir grup rahatsızlıkları sert bir şekilde dile getirmektedir. CIA destekli medyanın temel argümanı ise Allende'nin ülkeyi komünizme getirdiği üzerinedir. Ülkedeki muhalifleri ateşlemek üzer CIA mükemmel bir plan hazırlamıştı. Çıkış yolu arayan Allende'nin tüm yolları kapalıdır- Sovyetler Birliği bile yeterince sosyalist olmadığına inandığı Allende'ye destek vermemektedir. Ülkenin içinde bulunduğu zor duruma karşın Allende halk tarafından gene de desteklenmektedir. 1973 martında yapılan seçimlerde Allende'nin partisi yüzde 43.9 oy alarak yine birinci parti olurken, büyük kısmı ABD ordusu tarafından eğitilen Şili ordusunda cuntalar harekete geçmek için sabırsızlanmaktadır. Haziran 1973'te Santiago'da bulunan 2. Panzer birliği askerlerinin başlattığı darbe girişimi bastırılır. Muhalefetin yoğun baskılarına karşı, görüşme talebini yineleyen muhalefetten olumlu yanıt alamaz. Bu gelişmeler olurken, hükümet kurmakta zorlanan Allende tarafından kurulan 9. Hükümette dağılıyordu. Üstelik parlamentoda bulunan muhalefet orduya başkanın emirlerine itaat edilmemesi çağrısında bulunuyordu. Başkana yakınlığıyla bilinen genelkurmay Başkanı Pratts baskılara daha fazla dayanamayarak ağustos ayında görevinden istifa ederken, darbenin ayak sesleri artik tüm ülkede duyulmaya başlıyordu. Bu arada ABD'de de yayınlanan bir dergide CIA'nin Şili'de darbe yapılması için ülkenin önde gelen sendika, parti ve askeri yöneticilerine 8.5 milyon dolar gönderdiğini yazıyordu. Artık ziller seçilmiş hükümet için çalıyordu...

ALLENDE'nin acı sonu...

Sonunda Türkiye'de yaşanacak bir başka darbeden bir gün önce 11 eylül 1973'te Şili halkına karşı işlediği insanlık dişi suçlardan ötürü İngiltere'den sınır dışı edilecek olan dönemin Genelkurmay Başkanı Agusto Pinochet yönetimindeki ordu başkanlık sarayını kuşatır. Teslim olmayı reddeden Allende " istifa etmeyeceğim ve Şili'yi savunma kararımdan asla vazgeçmeyeceğim. Her türlü yola başvurarak, hayatım pahasına da olsa direneğim" derken sözünün eri olduğunu askerlere de göstermiş olur. Korumalarıyla birlikte çarpışırken, hayatını kaybeden Allende'yi deviren Şili ordusu ve Genelkurmay Başkanı'nın emriyle yüzlerce kişi tutuklanır. Binlerce kişi işkence görürken, yeni devlet başkanı yayınladığı bir emirle daha önce millileştirilen şirketlerin eski sahibi ITT ve ABD firmalarını darbeden sonra yeniden bağımsız (!) Şili'ye dönmesi çağrısında bulunur.

Kaynaklar:
Abdullan Özkan - Sam Amcanın çoçukları - Emre yayınları
Çağdaş Liderler Ansiklopedisi - İletişim yayınları 1986
Temel Britanica

IMF VE DÜNYA BANKASI'NIN KÜRESEL SÖMÜRGELEŞTİRME OPERASYONLARI

IMF VE DÜNYA BANKASI'NIN KÜRESEL
SÖMÜRGELEŞTİRME OPERASYONLARI

Mustafa Aydın

BBC’nin Washington temsilcisi olarak görev yapan deneyimli gazeteci Gregory Palast Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’na ait gizli belgeleri ortaya çıkarınca kıyamet koptu. Bu iki kurumun kredi isteyen ülkeleri gizli anlaşmalar yapmaya zorlandığını ortaya koyan belgeler tüm dünyada şok etkisi yarattı. Palast'ın açıkladığı belgelerin önce sahte olduğunu iddia eden Dünya Bankası Başkanı James Wolfenshon daha sonra belgelerin gerçek olduğunu kabul edince skandal yeni boyut kazandı.


Gregory Palast, 1980 sonrasında IMF ve Dünya Bankası tarafından yapılan anlaşmaların önemli bir kısmının çok özel taahhütler içerdiğini ve bu taahhütleri yerine getirmeyen hükümetlerin askeri darbe yoluyla iktidardan uzaklaştırıldığını belgelerle ortaya koydu. “Gelişmekte olan ülkeler IMF'den kredi alabilmek için stratejik kurumlarını satmaya zorlanıyor. İktisadi açıdan kendi yapılarını ve sosyal dokularını olumsuz etkileyecek bu kararların dışında 101 farklı iyilik daha isteyen IMF ve Dünya Bankası ancak bu yolla kredi verebileceklerini söyleyerek şantaj yapıyor" diyen Palast Arjantin'le yapılan gizli anlaşmaları örnek veriyor.

Palast'ın açıklamalarına göre ABD'de de bile özelleştirilmesi yasak olan içme suyu dağıtımı işi bile çokuluslu şirketlere ihale edildi. “Ekvator ve Arjantin konusunda görüştüğüm Dünya Bankası eski başekonomisti Joıseph Stiglitz bana kamu varlıklarının satışı konusunda inceleme için bu ülkelerde ülkenin özelleştirmeyi savunan partilerinin satışlar için komisyon aldığını anlattı. Mesela Arjantin'in en büyük kamu bankalarını alan Citibank bu işi oldukça kolay gerçekleştirdi çünkü gereken yardımı ilgili kişiler yapmıştı." diyen Palast batan Enron şirketinin de benzer yollarla çok sayıda ihale kazandığını vurguluyor.

ENDONEZYA AYAKLANMASI IMF'IN ESERİ

Palast sözlerini şöyle sürdürüyor: "Joseph Stiglitz'in Dünya Bankası'ndan kovulma nedeni işte bütün bunları sorgulaması oldu. Stiglitz'e göre IMF ülkeler her istediğini yapsa bile hükümetleri ayaklanma çıkaracak tedbirler almaya zorluyor. Bir ülkede halk sokaklara dökülüyor buna ‘IMF ayaklanmaları’ deniyor. IMF bütün yabancı sermayenin kaçmasının ardından onlar için daha iyi ortamı yaratacak yeni tedbirler için yeri şartlar koyarak geri geliyor."

Endonezya'da geçtiğimiz yıl yaşanan halk ayaklanmaları ve ayrılıkçı hareketlerin IMF, Dünya Bankası ve uluslararası sermaye destekli olduğunu söyleyen Palast, Venezüella darbesinin öncesi IMF yönetiminin yaptığı ilginç açıklaya dikkat çekiyor. "ABD karşıtı Chavez'e darbe yapılmadan önce IMF yönetimi, 'Başkan yönetimden uzaklaşırsa IMF'nin geçiş hükümetine destek vereceğini açıkladı. Bu ne demektir? Yani Başkanı devirirseniz masraflarınızı biz ödeyeceğiz anlamına geliyor. Çünkü Popülist lider Hugo Chavez IMF ve Dünya Bankası denetçilerini ülkeden kovmuştu"

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERE DAYATMA

Gregory Palast, yapılan gizli anlaşmalar ile ülkelerin uygulayacağı ekonomik programlar üzerinde büyük hâkimiyet kuran bu iki kurumun halkın temel ihtiyaçlarının karşılandığı kurumların satışını öncelik haline getirmesinin sosyal yapıyı bozduğunu vurguluyor. " Arjantin nüfusunun yüzde 20'si aç ve işsiz iken siz kakıp onlara sosyal 'yardım fonlarını kapatacaksınız, emeklilik fonlarını küçültecekseniz' diyorsunuz zaten uygulanan ekonomik programla durgunlaşan ekonomiyi bunları yaparsınız ancak mahvedersiniz" diyen Palast, aynı dönemde ABD ekonomisinin canlaması için ABD yönetiminin 100 milyar dolar harcayacaklarını açıkladığına işaret ediyor.

GİZLİ BELGELER RAHATSIZLIK YARATTI

'The Best Democracy Money Can Buy' -(Paranın satın alabileceği en iyi Demokrasi) kitabıyla tanınan İngiliz gazeteci Gregory Palast'ın bu açıklamaları Dünya Bankası ve IMF yönetiminde büyük rahatsızlık yarattı. Daha önce küreselleşme ve uluslararası sermaye konusunda olumlu açıklamalar yapan Dünya Bankası Başkanı James Wolfenshon'un son olarak İtalya'nın başkenti Roma'da dün başlayan 1. Global Forum konferansında yoksulluktan bahsetmesinin de son gelişmelere bağlı olduğu iddia ediliyor.

Komplo. Org’un sorularını yanıtlayan Palast ise Türkiye'nin gizli anlaşma yaptığına dair eline bir belge veya belge ulaşmadığını ancak 'Ekonomik reform' olarak lanse edilen yasaların bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

GARAUDY'NİN BAŞINA GELENLER

Siyonistler, Roger Garaudy ve Aksiyon dergisi

Bu yazı 2000 yılında olsa gerek Fransa'da yaşayan bir gazeteci tarafından Aksiyon dergisine gönderilmişti. Aksiyon dergisi o dönemde bu önemli yazıyı sansürlemişti. Yazının imza sahibini arşivimde bulamadım. Bulduğumda blog'a ekleyeceğim. Mustafa Aydın

***

GARAUDY'NİN BAŞINA GELENLER



Bundan üç-dört yıl önce Fransız kamuoyu, Garaudy ile Yahudi lobisinin temsilcileri arasında günlerce süren kıyasıya bir mücadeleye şahit oldu. Tartışmaya sebep, ünlü Fransız filozofu Roger Garaudy'nin yazdığı en son kitabıydı. Garaudy, "İsrail Politikasının Kurucu Efsaneleri" adını verdiği bu kitabında, siyonizm, vaad edilmiş topraklar, Yahudi kıyımı ve Fransa'daki Yahudi lobisini; hem de genelde Yahudi kaynakları kullanarak kıyasıya eleştiriyordu.

Roger Garaudy

Yahudiler karşı taarruza geçerken Fransızlar'ın çok sevdiği ve kendisinden Nobel ödülü bekledikleri Rahip Pierre, Garaudy'yi desteklediğini açıkladı. Rahip Pierre'nin tepkisi anlamlıydı. Çünkü, kendisini evsizlere yardıma hasretmiş 80 yaşını aşkın bu saygın din adamı aynı zamanda Fransız Yahudileri'nin kurduğu Irkçılık ve Yahudi Düşmanlığıyla Mücadele Derneği'nin de (LICRA) yirmi yıldır şeref üyesiydi.

Kitap piyasaya çıkar çıkmaz LICRA, 1990 yılında kabul edilen Gayssot Kanununa göre, Garaudy hakkında dava açarken Rahip Pierre'i de derhal savunmasini vermek üzere ifadeye çagirdi. Rahip Pierre de dernek idarecilerinin çağrısına uyarak gitti ve savunmasını verdi. Tam bir ifade alma havası ve ağır baskı altında bunalan Rahip Pierre, şöyle konuştu: "Yahudi kıyımı doğrudur. İnkar edilemez ve inkar eden tezlere de katılınamaz. Ben Garaudy'nin kitabını okumadım. Ancak kendisi ilmi kariyerine ve namusuna çok güvendiğim birisidir. Ve çevremdeki saygın kişiler kitabın çok değerli olduğunu söylediler."

Yahudi lobisi bu ifadelerle tatmin olmayarak Garaudy'den desteğini tamamen çekmesini ve bunu açıkça ilan etmesini istediler. Ancak Rahip Pierre tam tersini yaparak Garaudy'yi desteklediğini açıkladı. Bunun üzerine tanınmış Yahudi aydın, yazar ve popüler temsilcileri, Rahip'in bunadığını ne söylediğini bilmediğini, eski İtalyan Kızıl Tugay artığı danışmanlarının etkisinde kaldığını yazıp çizmeye başladılar. Rahip Pierre'nin çok yakın arkadaşı olan ve beraber bir kitap da yazdığı Sağlıktan Sorumlu eski Devlet Bakanı Bernard Kouchner, Le Monde'da yazdığı bir makalede kendisinden utandığını kaleme aldı.

Yahudi lobisini bu kadar kızdıran Garaudy'nin kitabını kısaca özetlemeden, davasına gerekçe gösterilen Gayssot Kanunu'na bir göz atmak istiyoruz. Bu kanunun çıktığı dönem ve ortam olarak çok ilginç özellikler gösteriyor. Kanun 1990 yılında kabul ediliyor. Dönem, daha sonra en genç Fransız başbakanı olacak olan Yahudi asıllı Laurent Fabius'un Millet Meclisi Başkanı olduğu zaman. O günlerde Fabius, Cumhurbaşkanı Mitterand'ın veliahtı olarak lanse ediliyordu. 2. İmparatorluğun 1881 tarihli fikir suçu kanununun ilgili maddesini ihya eden bu kanunun 24. tekrar maddesi şöyle diyor: '8 Ağustos 1945 tarihli Londra Anlaşması'na ilave edilen Uluslararası Askeri Mahkeme'nin iç tüzüğünün 6. maddesi tarafından tanımlanan, insanlığa karşı işlenmiş bir veya daha fazla cinayetin varlığını tartışan, inkar edenler, 24. maddenin 6. fikrasında belirlenen ceza ile cezalandırılırlar.' Teklifi yapan milletvekili ise Fransız Komünist Partisi'ne mensuptu. Ve tam bu teklif parlamentoya sunulduğunda Fransa'nın güneyinde küçük bir kasabada Carpentras'da bir Yahudi mezarlığı geniş çapta bir gece tahrip ediliyor ve Fransa ayağa kaldırılıyordu.

Söylentilere göre, Hiristiyan bir kadınla evli bir yahudi olan ve kısa bir süre önce vefat eden Félix Germon'un cesedi mezarından çıkarılarak kazığa geçirilmişti. Daha sonra yapılan soruşturmada, bunun doğru olmadığı anlaşıldı. Yalnız, ilginç bir şekilde ceset, Katolik bir erkekle evlenen bir yahudi kadının mezarının üzerine bırakılmıştı. Devrin İçişleri Bakanı M. Pierre Joxe, faillerin öğrenilmesi için polis soruşturmasına gerek olmadığını ileri sürdü ve olayın failleri 5 yıldır bulunamadı. 1990'dan beri devam eden soruşturmadan ise bugüne kadar hiç bir sonuç elde edilemedi. Çünkü olayın aydınlatılması için gerekli olan en önemli şahısların ifadesine başvurma ve konuşmaları engellenmişti. Mesela bunların başında, mezarlığın anahtarlarını elinde bulunduran Bekçi Kouhana geliyordu. Felix Germon'un cenazesini gören kişi olan bu bekçinin konuşması, 'ağzına geleni söyler' bahanesiyle yahudi idareciler tarafından engellendi. Bilinen, 14 Mayis 1990 tarihinde Komünist Parti liderinden, Cumhuriyetçi Parti liderine kadar, pek çok siyasinin katildigi 80 bin kişilik grubun, Paris'te İsrail bayrakları altında yürüyerek olayı lanetlediği.

İşte bu ortamda verilen kanun teklifi Meclis Başkanı Laurent Fabius'un emriyle gündeme alındı. 48 saat içerisinde görüşülmesine başlandı ve süratle kanunlaşarak 13 Temmuz 1990'da yürürlüğe girdi. Böylece Fransa gibi bir ülkede siyonizm aleyhine olur korkusuyla, tarihi bir olayın kritiği yasaklandı. Bu başarılı sonucu Fransa Başhahamı Sitruk, Izak Samir'e 8 Temmuz 1990'da şöyle müjdeliyordu: 'Her Fransa yahudisi Israil'in bir temsilcisidir. Sizi temin ederim ki, her Yahudi Fransa'da, sizin savunduğunuzun müdafaasını yapmaktadır.' İşte Fransız fikir suçu kanunu böyle bir ortamda çıkıyordu.

Burada Yahudi lobisinin gösterdiği hassasiyet üzerinde düşünmek ve aynı zamanda çifte standartçılığını göstermek açısından hiçbir Fransiz gazetesinde yer almayan bir olayı hatırlamamak mümkün değil. Gerçekten 2 Mart 1984 günü Tel Aviv yakınlarındaki Rishon Letzion Yahudi mezarlığında da benzer bir olay cereyan ediyordu: Bir kadının cesedi mezarından çıkartılarak Yahudi mezarlığının dışına fırlatılmıştı. Fakat hiçbir Yahudi'den çıt çıkmamıştı. Çünkü Teresa Engelowicz adındaki bu kadın Yahudi bir erkekle evli olan Hristiyandı. Yahudi kökten dinciler onun Yahudi mezarlığındaki varlığını bir kir olarak kabul ederek mezarlıktan çıkartılmasını istemişlerdi. Kendi ölüleri için bu kadar hassas olan Yahudiler, çöl gibi bir toprak aldıklarını ilan edebilmek için, yüzlerce köy ve mezarlığı mezarlarıyla beraber buldozerlerle dümdüz etmişlerdi. Nitekim bugün Kudüs'teki Agron Sokağı ve Tel Aviv'deki Hilton Oteli yok edilen müslüman mezarlıklar üzerine inşa edilmişti.

GÜRÜLTÜ KOPARTAN KİTABIN ÖZETI

Genel çerçeve ile ilgili söylenenleri burada bırakıp, Israil Politikasının Kurucu Efsaneleri adlı kitapta ele alinan konulara bakalım. Kitap, "Vaadedilmiş toprak", "Seçilmiş halk", "Yuşa Efsanesi: Etnik temizlenme", "Anti-faşist siyonizm", "Nuremberg Adaleti", "Altı milyon kurban", "halksız toprak" efsaneleriyle, ABD ve Fransa'da Yahudi lobileri gibi konulari etraflıca ele alıyor. Ekte ise siyonizme itiraz eden Israil'deki "yeni tarihçiler"den bahsediliyor.

Garaudy, kitabının gayesini şöyle özetliyor: "Batı tipi gelişmenin sınırları olan Ortadoğu petrolünü sahiplenmek isteyen, dünyanın geçici efendisi ABD'nin batmaz nükleer uçak gemisi, Israil tanrisi yerine Israil Devleti'ni ikame etmekten ibaret olan politik siyonizmin sapkınlığını ortaya koymak" (sh. 7-8). "Vahyedilen metinleri integrist bir tefsirle efsaneyi tarihe çevirerek saldırılarına teolojik bir gerekçe oluşturan iddiaların perdesini kaldırmak..." (sh 9). "Israil Devleti, Arap ülkesi Yahudiler'den olustuğu halde, Israil Devleti'ne "Soykırıma Tanrı'nın cevabı", Hitler katliamından arta kalan Yahudiler'in tek sığınağı efsanesi maskesini indirmek (...) "Zira rakamları şişirmek gerekiyordu. Mesela, 1994'e kadar Auschwitz anıtının plaketinde 19 dilde yazılı ifadeye göre kurbanların sayısı 4 milyon. Bugünkü yeni plaket ise 1.5 milyon kadar diyor" (sh. 9-10).

-Kitabımda yerilen siyonizm (Yahudi inancı, imanı değil) nedir? (sh. 15).
1- Bu (siyonizm) politik bir doktrindir (sh. 16).
2- Yahudilik'ten değil fakat 19. yy Avrupa milliyetçiliğinden doğmuş milliyetçi bir doktrindir. "Yahudi meselesi, benim için ne sosyal ne de dini meseledir bu milli bir meseledir" diyordu siyonizm kurucusu Theodore Herzl (sh. 16).
3- Siyonizm sömürgeci bir doktrindir (sh. 16). T.Herzl'in mektuplarında bu husus açıkça belirtilmektedir (sh. 17). (Kitabın ilerleyen sahifelerinde bu husus, ileri gelen Yahudi aydın ve din adamlarının politik siyonizme itirazlarıyla birlikte açıklıkla ortaya konmaktadır.)

POLİTİK SİYONIZMIN TEFSİRİ

"Şayet biz Tevrat'ın sahibi isek ve kendimizi Tevrat'in kaimi olarak kabul ediyorsak. Tevrat'ta geçen bütün topraklara sahip olmak zorundayız." Moşe Dayan, Jeruselam Post, 10 Ağustos 1967 (sh. 30). Bu ilginç tefsir medodu yüzünden 25 Şubat 1994 günü Doktor Baruch Goldstein, camide ibadet eden Araplar'ı katledebildi. 4 Kasım 1995 günü ise, Yigal Amir "vadedilmiş toprakları" Araplar'a veren Izak Rabin'i tanrının ve "Israil Savasçıları" grubunun emriyle katletti" (sh. 30)."Dünya nüfusu ikiye ayrılabilir: Israil ve blok halinde geriye kalan bütün milletler. Israil seçilmiş kavimdir. Bu temel dogmadır." (sh. 42). (Haham Cohen, Le Talmud, Payot Yay. Paris, 1986.)

Garaudy kitabının ilerleyen sahifelerinde ''vadedilmiş topraklar'' ve ''seçkin halk'' efsanelerinin hiçbir hukuki ve dini kaynağı olmadığını gösterdikten sonra, ırkçı iddialarının Hitler ve ekibine ilham kaynağı olduğunu iddia etmektedir. Nuremberg mahkemesinde, ırkçı kanunların çıkarılması ile ilgili sorulan bir soruyu ırk ''teorisyeni'' Julius Streicher şu şekilde cevaplıyordu: ''Evet bu kanunların çıkarılmasına katıldım. Öyle ki Alman kanının Yahudi kanına karışmasını engellemek gerektiğini yazıyordum. Bu anlamda makaleler yazdım ve Yahudi ırkını veya yahudi halkını model olarak almak zorunda olduğumuzu devamlı tekrarladım. (...) Çünkü Yahudiler sahiplendikleri ırk kanununa göre, Musa Kanunu'na göre hareket ediyorlar. Bu kanun söyle diyor: ''Sayet yabanci bir ülkeye giderseniz onların kadınları ile evlenmemelisiniz''. Evet beyler, Nuremberg kanunlarını bu görüş çerçevesinde yargılamanız gerekir. Zira bu kanunlar Yahudi kanunları model alarak hazırlanmışlardır.'' (Kaynak: Büyük harp suçluları mahkemesi, Nuremberg Askeri Mahkemesi; 14 Kasim 1945 - 1 Ekim 1946). Fransizca resmi metin, 26 Nisan 1946 duruşması, Cilt XII, Döküman 321) (sh. 60-61)

Kitabın bundan sonraki bölümünde, Yahudi önderlerin, iddia ettikleri gibi antifaşist olmadıkları aksine temiz kanı savunan Hitler'i kendilerine yakın bulduklarını ve Yahudiler'in Filistin göçünü sağlamak ve bir Yahudi devleti kurmak için İngilizler'e karşı Nazi Almanyası ile işbirliği yaptıklarını ve kendi soydaşlarına, Filistin'e göçe zorlamak için yaptıkları acımasız icraat ve tertibler hem de Yahudi belgeleri ile anlatılıyor uzun uzun.

Garaudy kitabının Yahudi katliamı, gaz odaları ve Nuremberg mahkemesinin işleyişi ile ilgili bölümünde ise yapılan manipülasyonları, hileleri ve Yahudi kinini, İngiliz, Amerikalı katliamlarına (II. Dünya Savaşı'nda) belgeleri ile gözler önüne seriyor ve iddiaların çok aşırı şekilde abartıldığını ortaya koyuyor. Bir örnek olmak üzere, 1942 yılında yani harp esnasında, bir Amerikan Yahudisi olan Theodor Kzufman, ''Almanya yok olmalı'' adlı kitabında şu teklifi yapıyor: Almanlar, ne olurlarsa olsunlar (anti-nazi, komünist hatta Yahudi bilimci) yaşamaya hakları yoktur. Netice olarak, harp sonrasında 20 bin doktor, her gün 25 Alman erkeğini kısırlastıracak şekilde seferber edilmeli; öyle ki üç ayın sonunda üreyebilecek tek Alman kalmamalı, böylece 60 yılın sonunda Alman ırkı toptan yok olmalı'' (sh. 100).

Kitabın bu bölümünde, ''Nil'den Fırat'a kadar sana verdim'' iddiasi gereğince, Araplar'ın Filistin'den nasıl, çeşitli oyunlarla sürüldükleri ve Yahudiler'in yerleştirildiği anlatılmaktadır. (sh. 169-190). Üzerinde düşünülmesi gereken husus, Golda Meir'den Menahem Begin'e bütün Yahudi liderlerin bu ideale bağlılıkları ve bu konuda hiç bir ahlaki ve hukuki kural tanımamalarıdır. ''Israil'in kurulması, bizzat tanrının vadettiği vaadin gerçekleştirilmesinden ibarettir. Meşruluğunu tartışmak gülünç olacaktır.'' (sh. 170, kaynak Le Monde 17 Ekim 1971, Golda Meir). ''Bu toprak bize vaadedildi. Üzerinde hakkımız var'' (sh. 170, M. Begin, Oslo, 12 Aralık1978). ''Statüko sözkonusu olamaz. Biz, genişlemeye yönelik dinamik bir devlet kurduk''. (sh. 171 Ben Gaurion)

ABD VE FRANSA'DA YAHUDİ LOBİSİ

ABD'de 6 milyon Yahudi yaşıyor. Bunlar hem maddi güç olarak hem de seçmen olarak Amerikan hükümeti olağanüstü etkilemektedir. Bu hususta Garaudy şu örnekleri veriyor: "Israil Başbakanı, ABD'nin Ortadoğu politikası üzerinde kendi ülkelerinin politikası üzerindeki tesirinden çok daha fazla söz sahibidir" (sh. 193, Kaynak: Paul Findley, They dare to speak out, p. 92). "Israil'i ilgilendiren hiç bir karar, Israil'e derhal haber verilmeden, hükümet seviyesinde karara bağlanamaz" (sh. 209, Kaynak: Adlai Stevenson, ABD eski baskan adayi, Foreign Affairs, 75-76 kis sayısı).

Garaudy'ye göre, Fransa'da yüzde 2 oranında olan Yahudilerin özellikle basın-yayın organlarındaki hakimiyetleri tamdır. Bunlar bir orkestra halinde, Filistinli çocukların taşlı mücadelelerini "terörizm", binlerce insanın ölümüne sebep olan Israil'in Lübnan işgali ve terörüne ise "Galile Barışı" demektedirler.

Bütün Fransız Başkan adaylarının, adaylığını koymadan önce Israil'e gidip icazet istediklerini söyleyen Garaudy şu görüşlere yer veriyor: "En son şimdiki cumhurbaşkanı Jacgues Chirac, gayri meşru Vinchy hükümetini tanıyarak Yahudiler'in arzusunu gerçeklestirdi. (Almanlar'la işbirliği yapan bu hükümetin Yahudiler'e zulmettiği iddia ediliyor) Ancak siyonizmin bu tesirini sadece De baulle ifadeye cesaret edebilmiştir. 1982'ye kadar bütün Fransız yayıncılar benim kitaplarımı basarlardı. 1982'de Israil Meselesi adli kitabimdan sonra özür dileyerek yayıncılar benden yüz çevirdiler ve adı geçen kitabımı basan kitapevi iflas etti." 

İNGİLTERE, OSMANLI'DA NİÇİN BANKA KURAR? KENDİ BELGELERİYLE MÜTHİŞ İFŞAAT!


İNGİLTERE, OSMANLI'DA NİÇİN BANKA KURAR?


Merak edenlere 14 yıl önce yayınlanmış güzel bir makale ve sonunda sömürgeci zihniyeti deşifre eden orijinal bir belge. Araştırmacı-yazar Reşat Kasaba beyefendiye bu güzel çalışması için teşekkürü bir borç biliyoruz: XIX. Yüzyılın ilk yarısında İzmir'de bir İngiliz Bankası:

***
İZMİR TİCARET BANKASI

Osmanlı İmparatorluğu'nda kurulan ilk banka olarak genellikle Osmanlı Bankası bilinir. Halbuki, Osmanlı Bankası'nın kurulduğu tarih olan 1863'ten yirmi yıl önce, Osmanlı İmparatorluğu'nda ikisi İzmir'de ve biri İstanbul'da olmak üzere üç banka kurulmuştu. İzmir'deki bankalardan biri (İzmir Bankasi) kurulduğu yıl Osmanlı hükümeti tarafından kapatıldı. İstanbul Bankası ise varlığını yedi yıl kadar sürdürdü, ama kuruluş amacı olan Osmanlı parasının ve mali sisteminin düzeltilmesini sağlayamadan iflas etti. Bu yazıda üzerinde etraflıca duracağımız İzmir Ticaret Bankası (ITB) ise kuruluş biçimi ve amaçları açısından bir çok özelliği olan önemli bir girişimdi.

KURULUŞ İNGİLTERE'DE

İzmir Ticaret Bankası'nın kuruluşunu izlemek için 1843 yılına dönmemiz gerekiyor. O tarihte Osmanlı İmparatorluğu ile ticaret yapan otuz İngiliz firması İngiltere hükümetine başvurarak İzmir'de kurmayı tasarladıkları bir banka için izin ve onay belgesi istediler (1). Salt bu başvuru ITB'ye İngiliz bankacılık tarihinde de özel bir yer kazandırıyordu. Asıl faaliyeti yabancı bir ülkede yoğunlaşacak bir bankanın İngiltere'de kurulmak istenmesi alışılmamış bir durumdu. İngiliz Ticaret Bakanlığı bu gerekçeye dayanarak ilk başvuruyu hemen geri çevirdi. Bunun üzerine ikinci bir dilekçe hazırlayan girişimciler neden böyle bir yönteme başvurduklarını açıkladılar. Buna göre bankayı İngiltere'de kurmak istemelerinin en önemli nedeni, sermayeye katkıda bulunacak pay sahiplerinin korunmasıydı. Böyle bir güvence olmazsa İngiliz sermayedarları bankanın borçlarından tek tek sorumlu tutulabilir bu koşullar altında da Osmanlı İmparatorluğu gibi uzak ve güvensiz bir ülkede kimse yatırım yapmak istemezdi. Ayrıca, sınırlı sorumluluk ilkesi ve hükümet garantisi, girişimcileri Osmanlı İmparatorluğu'nda yatırım yapmış olan diğer Avrupalı sermayedarlarla eşit duruma getirecekti.(2) Bu ikinci dilekçenin diğer bir bölümünde belirtildiğine göre, imparatorluğun doğal kaynakları o zamana kadar sermaye darlığı nedeniyle işlenip pazarlanamamış, bu yüzden gelişemeyen ihracat da osmanlıların satın alma gücünü sınırlamıştı. İzmir Ticaret Bankası, vereceği düşük faizli kredilerle bölgedeki para kıtlığına çözüm getirecek ve İmparatorluğun İngiliz malları için bir pazar olarak gelişmesine katkıda bulunacaktı. (3)

"Anadolu'nun en değerli ürünleri İzmir'de toplandığı için" (4) bankanın merkezi olarak bu sehir seçilmişti. Londra'daki şube İngiliz ihracatçılarına Osmanlı İmparatorluğu'nda verilen senetlerin paraya çevrilmesi için gerekli olanakları sağlayacak, İmparatorluğun çesitli yerlerindeki şubeler ise para ve senetlerin hızla ve güvenle dolaşımına aracılık edeceklerdi. Böylece iç bölgelerde para ve kıymetlı maden taşıma zorunluluğu ortadan kalkacaktı. Girişimciler, yerel tüccarların iç bölgelerdeki etkinliklerine son vermek için İngiliz tüccarlarına yardım etmeyi de planlıyorlardı. Buna ek olarak, yerel tüccarların tasarruflarının zamanla bankanın kasasına akacağını da umuyorlardı. (5)

İngiliz Ticaret Bakanlığı birinci dilekçeye itiraz ederken belli başlı üç neden daha öne sürmüştü. Bunlardan birincisi, Osmanlı hükümetinden izin almadan böyle bir girişimin onaylanmasının uygun olmayacağıydı. Girişimciler buna cevap olarak, banka kurulmadan önce izin istenirse Babiali'nin ya izin vermeyeceğini ya da kendilerini uzun süre oyalayacağını ileri sürdüler. İstanbul'da Osmanlı maliyesi üzerinde etkisi olan bir takım kişiler imparatorluğun mali sistemindeki düzensizlikleri gidermeyi amaçlayan böyle bir kuruluşu engellemeye çalışacaklardı. Çünkü ülkeye ve ticarete sonsuz zarar veren bu düzensizlikler, kendilerine çesitli kazanç imkanları açmıştı. Ama, bankanın kuruluşu tamamlandıktan sonra ülkeye sağlayacağı yararlar, Babiali'nin kuşkularını giderecek, 'değil izin her türlü yardımın alınmasını kolaylaştıracak'tı. (6)

İngiliz Ticaret Bakanlığı'nın itirazina yol açan 2. neden böyle ayrıcalıklarla ve resmi destekle güçlendirilmiş bir İngiliz firmasının diğer Avrupa hükümetlerinin tepkisine yol açma olasılığıydı. Girişimcilerse İngiliz hükümetinden istenen desteğin kendilerine herhangi bir ayrıcalık vermeyeceğini, tam tersine, tek isteklerinin Osmanlı İmparatorluğu'nda diğer ülkelerin koruması altında çalışan firmalarla eşit düzeye gelmek olduğunu savundular. (7)

3.olarak, Ticaret Bakanlığı, ITB'nin İngiliz ticaretinde tekelci bir konum edinmesi tehlikesinden bahsetmiş, bunun da İngiliz tüccarlarının rekabete dayalı çıkarlarını olumsuz yönde etkileyebileceğine değinmişti. Kurucular, bankacılık dışında hiçbir faaliyete katılmayı planlamadıklarını, zaten müşteri olarak çekmeye çalıştıkları tüccarlarla rekabete girişimlerinin anlamsız olacağını söylediler. Ek bir güvence olarak, kendilerine ticari nitelikteki tüm faaliyetleri yasaklayan bir genelgeye uyacaklarini bunun tesbiti için de hesaplarının belli aralıklarla İngiliz hükümeti tarafından denetlenmesine karşı çıkmayacaklarını belirttiler. (8)

Bu ikinci dilekçede sıralanan gerekçeler Ticaret Bakanlığı'nı olumlu yönde etkilemiş olsa gerek ki 1844 yılının ilk yarısında tüm formaliteler tamamlandı ve ITB Londra'da kuruldu. (9)

Kuruluş belgesi bankanın sermayesini 200 bin sterling olarak belirliyordu. Bu para, 1000'er sterlinlik 200 paya ayrılacaktı. Kuruluş amacı, 'İzmir'de, para basmak dışında her türlü bankacılık işlemini yapmak' şeklinde belirtilmişti. (10)

Bankanın genel yönetim kurulu Londra'da olacak, bu kurul dış ülkelerdeki çalışmaları İzmir'de bulunduracakları bir yerel yönetici aracılığıyla denetleyecekti. IBT, kuruluş biçimi, sermayesinin hacmi ve öngörülen çalışma alanları bakımından dış ülkelerdeki diğer İngiliz bankalarının çok önündeydi. Buradan şunu belirtelim ki, İngiltere'de hükümetinden izin alarak Londra'da kurulma yöntemini, dış ülkelerde ITB'den sonra kurulan bankalar yaygın bir biçimde benimsediler. (11)

Girişimcilerin ilk dilekçesini izleyen yazışmalardan anlaşıldığına göre, ITB hiçbir zaman salt yerel bir banka olarak tasarlanmamıştı. Bankanın geniş kapsamlı bir mali örgüt olarak Osmanlı hükümetine bir çok alanlarda yardım edebileceği ve bu yoldan edineceği siyasi ağirlığını İngiliz hükümetinin yararına sunacağı sık sık belirtilen noktalardandı. (Kupürünü yayınladığımız belge) (12)

(...) Hem girişimciler, hem de İngiliz hükümeti ITB'yi salt bir banka olarak değil, uzun dönemli amaçları yolunda önemli bir araç olarak görüyorlardı. Bu nedenle de İngilizler aynı tarihlerde kendi denetimleri dışında gelişen bankacılık deneyimleriyle hemen hemen hiç ilgilenmediler.

(...) Ne var ki, edindiği çok yönlü güce, İngiltere hükümetinin sagladığı desteğe ve amaçlarıyla İngiltere'nin siyasi/ekonomik çıkarları arasındaki koşutluğa ragmen ITB macerası başarısızlıkla sonuçlandı.

(...) ITB'yi etkisiz kılan asıl unsur, yerel tüccarların bölgedeki ticaret ağları üzerine kurmuş oldukları yaygın denetim gücüydü. Çoğunluğu gayri-müslim olan bu grubun güçlenmesi Napolyon Savaşları sırasında Fransızların Dogu Akdeniz'den çekildiği yıllara rastlar. Bu aracılar, ticaretin yanında her türlü bankacılık işlemlerini görüyorlar ve iltizam anlaşmalarına da geniş bir biçimde katılıyorlardı.

Dipnotlar
1- İzmir Ticaret Bankası ile ilgili belgeler İngiliz Devlet Arşivlerinde (Public Record Office), Ticaret Bakanlığı (Board of Trade) tasnifinde BT 1/569 numaralı dosyada bulunuyor.
2- BT 1/569, Belge (B) 2, s.1,2
3- Ibid. s. 3.
4- Ibid. ve aynı yerde belge 4.
5- Aynı yerde belge 2, s.4.
6- Ibid. s.5.
7- Ibid. s.6.
8- Ibid. s.7.
9- Büyük bir olasılıkla, ITB, Türkiye'de kurulan ilk modern banka niteliğini taşıyordu. ITB ve onun çagdaşı olan İzmir Bankası'ndan söz eden görebildiğim tek kaynak Zafer Toprak'ın Türkiye'de Milli İktisat'ıdır. Bkz. s.135.
10- BT 1/569, B 5.
11- Bkz. A. Baster, 'The Origins of British Banking Expansiyonin the Near East', Economic History Review, Cilt 1, Ekim 1934, s.78.
12- BT 1/569, B 3 (Ticaret Bakanlığı ile ITB'nin kurucuları arasındaki yazışmalar).




İŞTE BELGE'NİN İÇERİĞİ

Türkiye'de Kurulması Düşünülen İngiliz Bankası'na İlişkin Rapor
(Kaynak: İngiltere Arşivleri, Board of Trade, Dosya No: B.T. 1/569, Belge no: XC/A 046442 Tarih: 1843)

Türkiye'de kurulması amaçlanan İngiliz Bankası'nın İngiltere'nin bu ülkedeki siyasal etkisinin artmasına katkıda bulunacağı bildirilmektedir. Asağıdaki notların dikkate alınması önerilmektedir.

1- Dünyanın hiçbir ülkesinde sermayenin gücü herhangi bir mali düzenin olmadığı ve devlet görevlileri arasında rüşvetin yaygın olduğu Türkiye'deki kadar fazla değildir.

2- Sözkonusu Banka, Türkiye Hükümeti'ne önemli miktarlarda mali yardımda bulunabilecektir; bu durum da bir siyasi etkinlik kaynağı oluşturacaktır.

3- en önemli devlet görevlileri genellikle olmasa da sık sık en fazla parayı verenin eline geçmektedir; bankanın bu atamalar üzerinde ara sıra dolaylı bir etkisi olabilir.

4- Türkiye İmparatorluğu'nda devlet gelirleri son derece yetersiz bir biçimde toplanmakta, tahsildarların spekülasyonları nedeniyle ortaya büyük kayıplar çıkmaktadir. En önemli yörelerde banka devlet gelirlerinin toplanmasına yardım ederek Babiali'ye önemli yardımlarda bulunabilir.

5- Banka yüksek devlet görevlilerinin hesaplarını tutarak onlara önemli kolaylıklar sağlayacaktır.

6- Halen bu işi yapmakta olan özel firmalardan daha büyük kolaylıklar sağlayacağı için, Mısır vergisi, banka yoluyla Türkiye'ye aktarılabilecektir.

7- Büyük bir olasılıkla Banka, Babiali'den özel bir imtiyaz elde ederek Türkiye'de toprak tutma hakkını sağlayabilecektir. Yukarıdaki en önemli noktalara ek olarak, Banka, pek çok diğer vesileyle de Türkiye'deki İngiliz siyasal etkisinin artmasına katkıda bulunabilecektir.

Kaynak: Reşat Kasaba. Tarih ve Toplum. Temmuz 1987. shf: 57-58.