intihal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
intihal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2019 Salı

AHMET AKGÜNDÜZ, DOKTORA TEZİNİN 3'TE 1'İNİN İNTİHAL OLDUĞUNU KABUL EDİYOR!


 
 AHMET AKGÜNDÜZ, DOKTORA TEZİNİN 3'TE 1'İNİN İNTİHAL OLDUĞUNU KABUL EDİYOR!

"Profesör" Ahmet Akgündüz'ün doktora tezi intihal imiş. Bunu ben demiyorum, şu an Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapan Hasan Yüksel bey söylüyor. Sadece "söylemiyor" da, belgeleri ile ortaya koyuyor.

İntihal iddiası çok büyük bir itham, nasıl belgelemiş olabilir ki diyeceksiniz. O zaman Tarih ve Toplum Dergisi'nin Mayıs 1991 tarihli sayısında yer alan makaleyi satır satır okumanız, (derginin hacmi düşünüldüğü için kısıtlı olarak kullanılan) şemaları incelemeniz gerekiyor.
Önce kendisi de vakıflar konusunda uzman olan Prof. Dr. Hasan Yüksel'in makalesini yayınlayacağım.

Onun altına Ahmet Akgündüz'ün verdiği cevabı;
onun da altına Hasan Yüksel beyin ikinci cevabî makalesini koyacağım.

Tarih ve Toplum Dergisi, Mayıs-1991, Cilt:15, Sayı: 89 .










AHMET AKGÜNDÜZ'ÜN HASAN YÜKSEL BEYE VERDİĞİ ÇALIŞTIĞI CEVAP!





HASAN YÜKSEL'İN AHMET AKGÜNDÜZ'E
İKİNCİ CEVABÎ MAKALESİ

TARİH VE TOPLUM DERGİSİ
EYLÜL-1991 SAYI: 93


 

 

31 Ocak 2019 Perşembe

BİR İNTİHAL DAHA VAR: YILMAZ ÖZDİL'DEN 7. GOL DE GELDİ! PES DOĞRUSU

BİR İNTİHAL DAHA VAR:

YILMAZ ÖZDİL'DEN 7. GOL DE GELDİ! PES DOĞRUSU

https://twitter.com/Ali_Gulerr/status/1090152423891656704


Tarihçi - Yazar - Hacettepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi - Anıtkabir Derneği ve Ankara Karamanlılar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Ali Güler, Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal adlı son kitabında kendi çalışmalarından kaynak göstermeden ve defalarca intihal yaptığını açıkladı. 


Twitter'da @ali_gulerr hesabını kullanan Ali Güler'in yazısını ve ilgili kupürleri ekliyorum:



Yılmaz Özdil'in 498 sayfalık kitabında bizim eser ve makalelerimizden alınan ve ismimizden bahsedilmeyen,atıf yapılmayan,kaynakçada gösterilmeyen o kadar çok bilgi ve belge var ki... Sadece çok temel ve bariz olan “aşırmaları” sizlerle paylaşmak istiyorum.Devamı









DÜN YAYINLANAN YAZIMIN DEVAMI... Yılmaz
Özdil'in 498 sayfalık kitabında bizim eser ve makalelerimizden alınan ve ismimizden
bahsedilmeyen,atıf yapılmayan,kaynakçada gösterilmeyen o kadar çok bilgi ve belge var ki.
Sadece çok temel ve bariz olan “aşırmaları” sizlerle paylaşıyorum







30 Ocak 2019 Çarşamba

BİR İNTİHAL DAHA VAR: YILMAZ ÖZDİL BUNU HEP YAPIYOR! İKİNCİ VUKUAT!

İkinci yazımız yine Behram Kılıç'tan "alınmış"!Yazının linki Hürriyet'in sitesinde ölmüş. www.archive.org sitesinden girip, o günkü siteye ulaşıp, Yılmaz Özdil'in yazısını oradan aldım. 

Behram Kılıç'ın Aksiyon dergisindeki KAPAK dosyası yazısının tarihi 20 Ağustos 2007, Yılmaz Özdil'in yazdığı tarih: 4 Eylül 2007. 


ÖNCE YILMAZ ÖZDİL'İN YAZISI


http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7214481&yazarid=249&tarih=2007-09-04

https://web.archive.org/web/20110104082604/http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7214481&yazarid=249&tarih=2007-09-04




04 Eylül 2007

Yılmaz ÖZDİL

 yozdil@hurriyet.com.tr 

Yaşayan efsane...


BUGÜN sizinle birini tanıştıracağım... Mutlaka tanışmanız lazım çünkü.

*

"Kaleci..."

Lakabı bu.

Ama insan kumaşından o kadar iyi anlar, öylesine ölçüp biçer ki, "terzi" de derler ona...

Yetenek fabrikatörü.

*

Yıl, 1981...

Henüz 10 yaşında, zargana gibi ince uzun bir oğlan getirdiler ona... Baktı, baktı, "sol açık oyna" dedi. Sonra "orta sahaya geç" dedi. Ardından "libero ol" dedi. En son "santrfor mevkiine geç bakayım" dedi. Seyretti... Döndü yanındakilere, "bu çocuk dünyanın en büyük santrforu olacak" dedi.

*

Kehanetti bu.

*

8 yıl sonra...

Eskişehir Atatürk Stadı.

Dakika 61.

O zargana, girdi oyuna...

Titriyordu.

Çaktı topa, taktı ağlara.

Hakan'ın ilk golüydü bu.

*

241'in 1'i.

*

İlk golünü Eskişehirspor'un kalecisi Tanoviç'e atmıştı. Şimdilik, son golünü Manisaspor'un kalecisi Ufuk'a attı. Türkiye'de ve Avrupa'da gol atmadık stat bırakmadı neredeyse... Zdravkov'a 11, Gançev'e 12 gol attı. Rekor, Şanver'de, 14... Şanver, bu büyük krampon için şöyle demişti espriyle, "Hakan'ı Avrupa'ya ben gönderdim!"

*

Mobilyacıydı babası... Zor günlerdi, iflas kapıdaydı. Evini ipotek ettirmiş, borçlanmış, moralleri bozulmasın diye evlatlarından gizlemişti... Hakan, genç milli takım seçmelerinden eve döndü, anneciğini ağlarken buldu. Sordu, ısrar etti, öğrendi. "Merak etme, futbolcu olacağım, sana yeni bir ev alacağım" dedi... Genç milli oldu, Sakaryaspor'la masaya oturdu. Profesyonel oluyordu. Yaş, 15... "Bir otomobil ve 150 bin lira verelim" dediler. İlla "ev" dedi. Aldı... Annesine verdiği sözü tutmuştu.

(Anneciği hasta şimdi... 1.5 yıldır kanser tedavisi görüyor. O nedenle 241'inci golünü annesine armağan etti... Aklı onda.)

*

UEFA Kupası kazandı. 7 defa şampiyon oldu. 5 Türkiye Kupası, 3 Cumhurbaşkanlığı Kupası kaldırdı. İtalya Kupası'nı da... Dünya Kupası'nın en hızlı golünü attı, dünya üçüncülüğü yaşarken... Türk tarihinin en golcü futbolcusu... Milli Takım'ın, Galatasaray'ın en golcüsü... FIFA'dan dünyanın en iyi golcüsü unvanını aldı. Dünya Karması'na iki kez çağrılan tek Türk... Avrupa kupalarında en çok gol atan Türk... UEFA Kupası'nın ilk Türk gol kralı.

*

Kehanet tutmuştu!

*

Peki, kimdi o kehaneti yapan?

Size tanıştırmak istediğim kişi... Ekrem Karaberber.

81 yaşında şu anda.

*

4 gol kralı...

1 imparator keşfetti.

Bulup çıkardığı "tıfıl"ların 21 tanesi, A Milli oldu.

Hakan Şükür, Oğuz Çetin, Aykut Kocaman, Aykut Yiğit, Bülent Uygun, Recep Çetin, Turan Sofuoğlu, Rahim Zafer, Şaban Yıldırım, bazıları...

O keşfetti.

O yetiştirdi.

Onu kimse tanımıyor!

Hálá "Mercedesim" dediği bisikletiyle dolaşıyor Sakarya sokaklarında... Türk futbolunun "dev"lerini yaratan, idealist, ahlaklı, şov yapmayan, perde arkasında kalmayı tercih eden, "gizli kahramanlar"dan sadece biri...

*

"Müthiş teknik direktörüm" diye ortalıkta dolaşanların keşfettiği, yetiştirdiği bir tane bile futbolcu yokken... Onlar, hiç karşılık beklemeden gecesini gündüzüne katıyor.

"Skor" değil, "spor" basını olacaksak eğer...

Ekrem Karaberber gibilerini daha çok ön plana çıkarmalı...

Haklarını teslim etmeliyiz.

*

Ve son cümle...

Ders gibi.

Ekrem Hoca'dan...

"Biz eğiticiyiz. Görevimiz haysiyetli insanlar yetiştirmek... Sportif faaliyet sonra gelir."


***


İŞTE BEHRAM KILIÇ'IN AYLAR BOYU ÜZERİNDE 
ÇALIŞTIĞI, ALIN-TERİ 
GÖZ NURU DOLU UZUN DOSYASI.


(Hakan Şükür FETÖcü vs, diye olayı ıskalamayın! Burada konumuz, Yılmaz Özdil'in "sanat eserleri")


***
https://web.archive.org/web/20110104054312/http://www.aksiyon.biz/detay.php?id=28193
http://www.aksiyon.biz/detay.php?id=28193



|  Behram Kılıç - SAYI: 663 - 20.08.2007

Türk futbolunun rekor makinesi

O bir fenomen. O Boğaz’ın Boğası. O duygu yüklü krampon. O Türkiye’nin ‘Kral’ı. O Milli Takım, Avrupa Kupaları ve lig tarihinde en çok gol atan futbolcu. O başarının adı. İşte onun hikâyesi...

Takvimler 1 Şubat 1989’u gösteriyor. Tanju Çolak Avrupa Gol Kralı ödülünü Gerd Müller’in elinden alıyor. Ve 25 gün sonrası, yani 26 Şubat 1989… Yer Eskişehir Atatürk Stadı. Saatler 14.00’ı gösteriyor. Es-Es’in rakibi Engin, Kemal Yıldırım, Turhan, Pesiç’li kadrosuyla ligin genç ve dinamik ekibi Sakaryaspor. Tribünlerde 5 bin 33 kişi var. Hasılat ise 10 milyon 629 bin 500 lira. Maçta dakikalar 61’i gösterirken Sakaryaspor’un hocası Necdet Niş, 2-1 gerideki takımının beraberliği yakalaması için oyuncu değişikliğine gider. Yücel’in yerine ince uzun boylu, sırım gibi bir delikanlıyı oyuna sokar. Delikanlı, hocasının yüzünü kara çıkarmaz ve 18 dakika sonra Boşnak kaleci Sedin Tanoviç’in bacak arasından meşin yuvarlağı filelerle kucaklaştırır. İnce uzun boylu delikanlı, sevinçle Sakaryasporlu taraftarların bulunduğu kale arkası tribünlerine doğru koşar. Aralarında babasının da bulunduğu taraftarlarla sarmaş dolaş olur.

İlk golden 18 yıl sonra… Tarih 12 Ağustos 2007. Yer, İstanbul Olimpiyat Stadı. G.Saray’ın rakibi Çaykur-Rize. İnce uzun boylu delikanlı artık orta yaşlara gelmiş. Maçın 84. dakikasında bir anda önünde bulduğu meşin yuvarlağı ayağının içiyle filelere gönderir. Bu, ince uzun boylu ‘delikanlının’ lig tarihindeki 240. golüdür. Ve tarihî bir goldür. Lig tarihinde en çok gol atan Tanju Çolak’a yetişmenin golüdür. Metin Oktay’a ait G.Saray formasıyla en çok gol atan oyuncu olma rekorunu da ele geçirmenin golüdür... Bu gol, Avrupalıların “Boğaz’ın Boğası” dediği, bizim Kral diye bağrımıza bastığımız Hakan Şükür’ün golüdür. Kim bilir, belki de Aksiyon’un basıldığı saatlerde oynanan Bursaspor maçında bu rekoru da kırarak zirvedeki yerini perçinleyecektir.

DUYGU YÜKLÜ KRAMPON

Kimileri ona duygu yüklü krampon dedi, kimileri bu topraklardaki en iyi profesyonel... O kimi zaman 70 milyonu aynı anda sevince boğdu. Kimi zaman ise saç baş yoldurdu. Ayağı, kafası, yüreğiyle yeşil sahalarımızda hep zirvede arz-ı endam ediyor. Onun başarıları ve rekorları saymakla bitmiyor. O, en çok gol atan Türk futbolcu. İşte Hakan Şükür’ün Sakarya’da başlayıp bugünlere uzanan hikâyesi.

Hakan Şükür, Arnavutluk göçmeni bir ailenin ikinci çocuğu olarak, resmî 1 Eylül 1971’de; ama aslında 29 Temmuz 1971 tarihinde Adapazarı Çıracılar Caddesi, Bostan Sokak’ta dünyaya gelir. Gerçek doğum tarihi 29 Temmuz 1971 olmasına rağmen, futbol âşığı babasının o sırada kampta olması nedeniyle nüfus kaydı ancak 1 Eylül tarihinde yaptırılır.

ANTRENMANLARA BEBEKLİĞİNDE BAŞLADI

Hakan’ın futbolcu olmamak gibi bir tercih hakkı neredeyse söz konusu değildir. Onu 8 yaşındayken Sakaryaspor’un alt yapısına emanet eden baba Sermet Şükür, oğlunun iyi bir futbolcu olmasını istiyordur. Baba Şükür de Sakaryaspor’da top oynamış; ancak dizlerinde oluşan rahatsızlık sebebiyle yeşil sahalardan erken kopmuştur. Futboldaki ideallerini oğlunun gerçekleştirmesini arzuladığından Hakan’ı 1 yaşında antrenmanlara başlatır âdeta. Yürüteçteki oğluna top atar!... Sermet Şükür yaşı biraz ilerleyen minik Hakan’a özel çalışmalar yaptırır. Sabahın erken saatlerinde krosa kalkan Hakan, akşam yatmadan önce de şınav ve mekik çalışmaktadır.

Babası Hakan’ı antrenman ve maçlarda sıkı takibe alır. Hatta bir maçta Hakan’ın faulden ürküp ayağını çektiğini gören Sermet Bey sahaya girerek oğlunu tekmelemeye başlar ve ona şunları söyler: “Hayatın boyunca sana atılan tekmelerin hepsi bunun binde biri kadar acıtacak canını. Bak bir şey oluyor mu, öldün mü, sakatlandın mı?”

Hakan uzun boylu olduğu için alt yapıdaki diğer çocuklara nazaran dikkat çeker. İlk hocası Ekrem Karaberber’dir. Hakan’ı sırasıyla sol açık, orta sahanın ortası, sağ kanat ve zaman zaman da libero oynatır. Son olarak santrfor mevkiinde forma giyen Hakan’ın, iyi bir golcü olarak yıldızı parlar.

Ekrem Karaberber’in o günlere dair söylediğine göre Hakan mücadeleden hiç yılmıyordur: “Sen vuruyorsun o saldırıyor, sen vuruyorsun o saldırıyor. Mücadeleciydi, asla pes etmezdi. Kaytarmazdı, çalışmayı da çok severdi.” Hakan ise o günleri şöyle anlatıyor: “Hava toplarında çok iyiydim. Basketbol oynadığım için sıçrama yeteneğim vardı ve zamanlamamı çok iyi ayarlıyordum. Gol sezgim zayıf olsa bile pozisyon sezgim çok kuvvetliydi. Pozisyonlara çok sık giriyordum. Ayrıca çok kuvvetliydim ve özel antrenmanlar yapmayı seviyordum. Topa karşı bir açlığım vardı ve hep onu kazanmak isterdim. Topun olduğu her yere koşardım.”

Bu arada belirtmekte fayda var; Hakan, futbolla beraber okul takımında basketbol da oynuyordur. Okulun basketbol takımıyla Türkiye şampiyonalarına gider. Atletizmde de başarılıdır. 1000 metre, uzun atlama, 4x4 bayrak yarışında birincilikleri vardır. Basketbolda Türkiye Şampiyonası’nda mücadele ettikleri gün TRT spikeri Tansu Polatkan’ı salonda görmek Hakan’ı çok heyecanlandırmıştır. Ayrıca Günaydın Marmara Gazetesi tarafından Marmara bölgesinin en iyi basketbolcusu da seçilir genç Hakan.

Hakan bu sporların dışında zaman zaman ünlü güreşçilerle antrenmanlara da çıkar. Bir dönem F.Bahçe’de oynayan ve Hakan’ın çocukluk arkadaşı Bülent Uygun’un babası Güreş Milli Takımı’nda antrenörlük yapıyordur. Yavuz Erçalan, Kenan Çınar, Erol Kemah ve Serhat Karadağ gibi ünlü güreşçiler o dönemde Şekerspor forması ile güreşmektedir. Serhat Karadağ’ın, Amerikalı rakibini 18-1 mağlubiyetten 20-18 yenerek, bütün Türkiye’yi gözyaşına boğduğu günler. İşte Hakan, bu ünlü güreşçilerle fizik gücünün gelişmesi için sık sık antrenmanlar yapar.

UZUN BOYLU SANTRFOR ARANIRKEN...

Sakaryaspor PAF takımında oynayan Hakan’ın artık sıçrama yapma zamanı gelmiştir. Takım arkadaşı Bülent Uygun, Genç Milli Takım’da oynamaktadır. Genç Milli Takım antrenörü Feridun Köse, bütün Anadolu’yu tarayarak yeni bir jenerasyon oluşturmak için kolları sıvamış; ancak uzun boylu bir santrafor bulamamıştır. Bülent Uygun, Feridun hocanın bu arayışını öğrenir öğrenmez ona Hakan’dan bahseder. Hocanın ‘hele bir izleyelim’ demesinden sonra Hakan seçmelere katılır. Oynadığı maçta 7 gol atar ve 44 kişinin arasından Genç Milli Takım kadrosuna dahil edilir.

İlginçtir, Hakan Şükür, Sakarya PAF takımında oynamasına, Genç Milli Takım’a seçilmesine rağmen futbolu meslek olarak yapmaya ailesinin düştüğü zor durumdan sonra karar verir. Mobilyacılık yapan Baba Sermet Şükür’ün işleri bir hayli bozulmuştur. İflastan kurtulmak için evlerini ipotek ettirip borç alır. Ancak bu durumu çocuklarından gizler. Olaydan sadece eşi Nermin Hanım’ın haberi vardır. Genç Milli Takım seçmelerinden dönen Hakan, eve girince annesini odada ağlarken bulur. Ve olayı öğrenir. Bunun üzerine annesine “Merak etmeyin, futbolcu olacağım ve size yeni bir ev alacağım.” der.

Genç Milli Takım’la ilk maçına Polonya karşısında çıkar. Varşova’da yapılan Avrupa Şampiyonası eleme maçında oyuna sonradan giren Hakan, takımda ilk golünü de o maçta atar. Hakan, 15 yaşında profesyonel olur. Sakaryaspor Yönetimi ondan 150 bin lira ile Doğan marka bir araba karşılığında imza atmasını ister. Ancak Hakan araba yerine ailesine ev almak istediğinden daha fazla para talep eder. Bu isteği kabul edilen genç futbolcu, daha önce oturdukları bloktaki daireyi satın alır ve kiradaki ailesiyle bu daireye yerleşir.

Profesyonelliğe adım atan Hakan, Zonguldakspor ile deplasmanda oynadıkları ve 5-0 kazandıkları maçı unutamaz. O karşılaşmanın ikinci yarısında maç 4-0 iken oyuna girer. O dakikaları Hakan şöyle anlatıyor: “Orta sahada duruyorum. Oğuz abi sırtıma hafifçe dokunarak ceza alanı içine koşmamı istedi. O anda Kemal abi hızla ceza alanına girdi. Sıfırdan ortaladı, ben boş kaleye topu yuvarladım. Ve profesyonel kariyerimdeki ilk golü Türkiye Kupası’nda attım.” Hakan Şükür, en başta anlattığımız 1. Lig’deki ilk resmî golünü ise bu golden yaklaşık bir yıl sonra kaydedecektir.

İLK FENER MACERASI

Fiziği ve oynadığı futbolla dikkat çeken Hakan, daha 16 yaşında F.Bahçe’nin transfer listesine girer. Sarı-Lacivertli kulübün başkanı Tahsin Kaya, Hakan’ı Sakarya’dan İstanbul’a getirir. Her konuda anlaşılan genç oyuncu bir hafta Kadıköy İskelesi’nin yanındaki Aden Otel’de misafir edilir. Ancak kulübüyle yetiştirme parası konusundaki pürüzler giderilemez ve bu transfer gerçekleşmez.

Hakan’ı F.Bahçe’den sonra Bursaspor ve Eskişehirspor da transfer etmek ister. O zaman Bursaspor’un başında Sakaryalı Yılmaz Vural vardır. Sakaryaspor’un Eskişehir’e 200 milyonluk borcuna istinaden Hakan, Kırmızı-Siyahlı kulübe verilir. Ancak orada hiç forma giymeden Vural’ın ısrarı ile Bursaspor’a geçer. Bursaspor’a imza atan Hakan, ilk defa gurbete çıkacağı için buruktur. Hatta imzadan sonra Sakarya’ya dönerken kendisini kurbanlık koyun gibi hisseden genç futbolcunun iki gözü iki çeşmedir. Baba Sermet Şükür ise iyi bir iş yapmanın mutluluğunu yaşamaktadır.

KULÜBEYE MIHLANDIĞI YILLAR

Bursaspor’da forma giyen Hakan, 4 bekar futbolcu arkadaşıyla kalır. Kalabalığa alışamadığı için daha sonra ayrı bir eve çıkar. Ama bu sefer de yalnızlık çeker. Bunun üzerine Sermet Bey, küçük oğlu Gökhan’ı abisinin yanında okumasına karar verir.

HADİ HAZIRLAN, BU FIRSAT KAÇMAZ

1990-91 sezonunda Bursaspor’a transfer olan Hakan’ı takıma kazandıran Yılmaz Vural o sezon görevinden alınır. Yerine F.Bahçe’nin eski futbolcularından Nur Veyler gelir. Yeni hocası Hakan’a büyük destek verir, onu her maçta oynatır. Bursa’da Balkan göçmeni çok olduğu için Hakan tribünler tarafından çok sevilir. Lakin işler kötü gidince Nur Veyler kovulur ve yerine Dorde Miliç getirilir. Miliç gelince Hakan âdeta kulübeye mıhlanır.

Bir gün Bursapor antrenmanında G.Saraylı yöneticiler gizlice izler genç futbolcuyu. Maç sonrası eve dönen Hakan’a telefon gelir. Karşıdaki ses, “Ben Ökkeş Polat. Seni G.Saray’a transfer etmek için İstanbul’dan geldim. Başkan seni verdi ama Yılmaz Vural vermek istemiyor. Biz senden söz istiyoruz” der. Şoka uğrayan Hakan, “Peki nasıl olacak abi?” diye sorar. Ökkeş Polat kararlıdır: “Sen hemen şimdi hazırlan ve İstanbul’da Florya Tesisleri’ne gel. Gece saat kaç olursa olsun biz seni bekliyoruz.”

Hakan’ın bu konuşmasına şahit olan dayısı da, “Hadi hazırlan, gidiyoruz. Bu fırsat kaçmaz.” der. O gece Hakan ve dayısı Bursa’dan, Baba Sermet Şükür de Sakarya’dan yola çıkar ve Topçular mevkiinde buluşurlar. Hep birlikte Florya Tesisleri’ne geldiklerinde saat gecenin 2’sidir. Hakan o anı şöyle anlatıyor: “Gecenin o saatinde Mustafa Denizli, Raşit Çetiner, Yurdeşen Karahasan, Ökkeş Polat, Ahmet Akcan’ın oturduğu masadayım. Hayran olduğum insanlarla aynı masada oturuyordum. Çok heyecanlandım. Uzun süre görüştük ve onlara G.Saray’a gelmek istediğimi söyledim.”

Görüşmeden sonra Ökkeş Polat, Hakan’ı bir odaya çekerek, önüne uzattığı kâğıdı imzalamasını ister. Ancak Hakan, “Abi imza atamam. Kulübüme ayıp olur.” der. Bunun üzerine Ökkeş Polat, Hakan’dan gelecek sezon için G.Saray’da oynayacağına dair söz alır.

Miliç tarafından yedek kulübesine mahkûm edilen Hakan, Ümit Milli Takım ve Olimpik Milli Takım’ın değişmez santrforudur. Akdeniz oyunlarında çok iyi oynar ve 5 gol atar. Bu maçlarda Hakan’ı izleyen A Milli Takım Teknik Direktörü Sepp Piontek, genç oyuncu hakkında ümitlerin hocası Fatih Terim’den bilgi alır.

Buradaki başarısından sonra Hakan, A Milli Takım’la birlikte Faroe Adaları’ndaki turnuvaya çağrılır. Piontek, yavaş yavaş kurmayı planladığı takımın santrfor mevkii için Hakan’ı düşünmektedir. Ancak o turnuvada genç oyuncu forma giyemez. Piontek o dönemlerde antrenmanlarda öğrendiği tek Türkçe kelime ile oyuncularına hep ‘mücadele, mücadele, mücadele’ diye bağırır. Tabii Hakan’ın en büyük özelliği mücadele olduğundan Piontek’in gözüne girmekte zorluk çekmez.

FENERBAHÇE’DEN İKİNCİ ‘KAÇIŞ’

Hakan Şükür, Lüksemburg ile 25 Mart 1992 yılında oynanan milli maçta ilk kez ay yıldızlı formayı giyer. O maçtaki mücadelesini bir golle süsler. Arkasından Almanya ile deplasmanda oynanan ve 1-0 yenildiğimiz maçta forma giyer. O maçtan sonra Hakan’ın yıldızı iyice parlar ve G.Saray’ın yanında F.Bahçe ve Beşiktaş da genç futbolcuyu transfer etmek için düğmeye basar. Milli takım kampında F.Bahçe’den Oğuz ve Beşiktaş’tan Rıza onu bir an olsun yalnız bırakmaz. Ancak Hakan, G.Saray’a söz verdiği için iki oyuncudan köşe bucak kaçar. Oğuz abisi ile Sakarya’da başlayan dostluğu sebebiyle onu kırmak istememektedir.

Kamp dönüşü İstanbul’a geldiklerinde Oğuz, Hakan’ı havaalanından direkt F.Bahçe Başkanı Metin Aşık’ın Kadıköy’deki yazıhanesine götürmek üzeredir. O sırada Ökkeş Polat’ da, Hakan’ı çıkışta beklemektedir. Oğuz’un Hakan’ı götürmek istediğini gören Ökkeş Polat, Oğuz’a “Sen Hakan’ı kaçırmaya utanmıyor musun?” Hakan’a da dönerek, “Oğlum sen bize söz vermedin mi? Niye sözünde durmuyorsun?”diye çıkışır. Oğuz, Ökkeş Polat’ı tanımadığı için onu yönetici zanneder ve sesini çıkarmaz. Bunun üzerine Ökkeş Polat, Hakan’ı alarak Florya Tesisleri’ne götürür ve 1992-93 sezonu için boş mukaveleye imza attırır.

1991 yılında Avrupa Gol Kralı Tanju’yu elinden kaçıran ve bu futbolcunun yerini doldurmayı başaramayan G.Saray için Hakan adeta kurtarıcı olarak lanse edilir. G.Saray’a geldiği gün Hakan Şükür de bir dergiye şunları söyleyecektir: “Camiada benim Tanju’nun yerini doldurmam konusundaki beklenti normal. Ama önemli olan benim gol atıp atmamam değil. Önemli olan oynadığım takımın başarısı. G.Saray’da da kaç gol atacağımın, gol kralı olup olamayacağımın benim için fazla bir önem taşıdığını söyleyemem. Önemli olan şampiyonluk. Bu yıl G.Saray’da gol sorunu olmayacak. Bunu G.Saray’a geldim diye söylüyor değilim. G.Saray geçen sezon şansızlık yaşadı. Bu sezon bu olmayacak.”

Takımın başına Karl Heinz Feldkamp yeni getirilmiştir. Bir sezon önce Hakan’ı transfer etmek isteyen Mustafa Denizli’nin Hakan’ın transferiyle ilgili düşünceleri ise şöyledir: “Bana göre çok yetenekli bir futbolcu. Geçtiğimiz sezon Hakan’ın kiralık olarak alınmasını istemiştim ama olmamıştı. Hakan şu anda Türkiye’nin en iyi golcüsü değil belki ama verdiği bütün sinyaller olumlu. Kuşkusuz G.Saray gibi büyük bir takıma gelmenin, basının, seyircinin büyük baskısı olacak üzerinde. Milli Takım’ın santrforu olarak geliyor... G.Saray’a çok genç geldi görüşlerine de katılmıyorum.”

G.Saray Futbol Şube Sorumlusu Adnan Polat ise basına yaptığı açıklamalarda Hakan’ı takımın ileride uzun boylu bir oyuncuya ihtiyacı olduğu için transfer ettiklerini söyleyecekti.

EN KÖTÜ MACERA: TORİNO

Hakan, Sarı-Kırmızılı takıma geldiği ilk yıl şampiyonluk yaşar. İlk sezonunda 30 maçta 19 gol kaydeder. Sırasıyla Feldkamp, Hollmann ve Saftig hep Hakan’ı oynatır. Hava toplarındaki hakimiyeti ve pres gücü sayesinde zaman zaman gol atamasa da her zaman ilk 11’de görev yapar.

Hakan Şükür, hayatının en kötü tecrübesini İtalyan kulübü Torino’ya transferi sürecinde ve bu takımdaki üç aylık dönemde yaşar. Kötü olduğu kadar, çok acı bir tecrübedir bu. Kral o yıl, birçok Avrupa kulübü tarafından yakın takibe alınır. Basında sık sık Hakan’ı isteyen Avrupa kulüplerinin isimleri yazılır. Bu kulüplerden biri de Torino’dur. Torino kulübü ile yapılan pazarlıkta Futbol Şube Sorumlusu Adnan Polat, Hakan’a Avrupa’ya gidip gitmeyeceğini sorar. Yıldız futbolcu tek kelime ile ‘hayır’ cevabı verir. Polat, Torino’lu yöneticilerle yaptığı toplantıya Hakan’ı da çağırır. Hakan’la özel olarak görüşen Adnan Bey, elindeki kâğıdı ona uzatarak, “Bu, Torino kulübünce tek taraflı olarak hazırlanan protokol. İstersen imzala. Torina’ya gitmek istemezsen bu anlaşma senin için hiçbir yükümlülük içermiyor.” diyerek odadan çıkar. Hakan sözleşmeyi imzalar.

Ortada bir protokol bulunmasına rağmen Hakan, Torino’ya gitmek istememektedir. Protokol anlaşmasını iptal ettirmek için İtalya’ya giden golcü oyuncuya protokolü kabul etmediği takdirde olayın UEFA’ya götürüleceği ve tahminen 3 yıl ceza alacağı söylenir. Bir ara gözyaşlarına hâkim olamaz. Sonunda istemeyerek de olsa imzayı atar. Artık G.Saray’dan kopmuş, Torinolu olmuştur.

KÖTÜ RÜYA: İLK EVLİLİK VE BOŞANMA

Ağlaya ağlaya İtalya’ya gitmiştir Hakan; ama Türkiye de uzun bir aradan sonra Avrupa’ya futbolcu göndermiştir. İtalya’ya giderken birden evlilik konusu da açılır. Hakan, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde okuyan ve Sakaryalı Esra Elbirlik ile evlenmek ister. Ama Esra bir türlü bu evliliğe razı olmaz. Dönemin başbakanı Tansu Çiller devreye girer; Polat Rönesans Otel’de gerçekleşen düğünle dünya evine girer Hakan.

1995, Hakan için bir bakıma hüzün yılı olur. Yıldız futbolcunun Torino hayatı üç ay sürer. Boğaz’ın Boğası, İzlanda ile deplasmanda oynadığımız milli maçtan sonra İtalya’ya gitmeyerek İstanbul’a döner ve G.Saray ile iki yıllık sözleşme imzalar. O dönemde Hakan Torino’da yedek kulübesinde otururken, G.Saray’da da işler iyi gitmez. Teknik Direktör Souness yönetimindeki Sarı-Kırmızılılar, ligde kötü günler geçirir. Futbol Şube Sorumlusu Adnan Polat, kötü gidişe son vermek için Hakan’ı yeniden G.Saray’a alır. Ancak o sezon Hakan hem futbol hayatında hem de özel hayatında birçok hüsranı birlikte yaşar. Kötü oyunu sebebiyle ‘Torinolu Şaban’ lakabı takılan yıldız futbolcu, özel hayatındaki sorunlar sebebiyle de Esra Elbirlik’ten ayrılır.

MİLLİ TAKIM’DA ‘BAŞKA’ HAKAN

Kulüp takımlarında huzur bulamayan Hakan, Fatih Terim’in yönetimindeki Milli Takımda ise çok başarılıdır. Attığı gollerle Türkiye’nin tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonası’na gitmesinde büyük rol oynar.

1996-97 yılında Milil Takımı bırakan Terim’in G.Saray’ın başına getirilmesi Hakan’a da ilaç gibi gelir. Yıldız futbolcu, Terim yönetiminde forma giydiği Sarı-Kırımızılı takımda 4 yıl üst üste şampiyonluk ve 3 kez de gol krallığı sevinci yaşar. 1996-2000 yılları arasında hep zirvede yer alan Hakan, sarı-kırmızılı takımın UEFA Kupası’nı kazandığı efsane kadroda da yer alır.

1999 yılında Hakan’ın bir başka İtalya macerası başlar. O yılın Ocak ayında Juventus’un kapısından döner. Başarılı futbolcu devre arasında İtalya’nın Juventus kulübü ile tam 15 gün süren transfer pazarlığı yapar. Ama anlaşma son anda gerçekleşmez ve sarı-kırmızılı takımda kalır.

2000 yılında UEFA Kupası maçlarında iyi bir futbol sergileyen ve 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda başarılı bir grafik çizen Hakan Şükür, Fatih Terim’in Fiorentina’ya gitmesinden sonra G.Saray’dan kopar. Sarı-Kırmızılı yönetimle uzun süren pazarlıklar sonucu anlaşamayan Hakan, 2000-2001 sezonunda İtalya’nın ünlü takımı İnter’e transfer olur. İlk haftalarda İnter’de başarılı maçlar çıkaran golcü oyuncu, Vieri ve Ronoldo’nun iyileşmesinden sonra bir anda kendini yedek kulübesinde bulur. 23 maçta sadece 5 gol atar.

DÜNYA KUPASINDA TARİHÎ GOL

İkinci sezonunda ise kiralık olarak Parma’dadır. Parma’da 15 maçta 3 gol atar. İtalya’da umduğunu bulamayan Hakan Şükür’ün yeniden G.Saray’a döneceğine dair haberler basında yer alır. 2001-02’de G.Saray’ı şampiyon yapan Lucescu’nun yerine takımın başına getirilen Fatih Terim, Hakan’ın transferine soğuk bakar. Hakan zor günler yaşadığı bu dönemde yine Milli Takım’da kendini bulur. 2002 Dünya Kupası elemeleri boyunca attığı gollerle Türkiye’nin 48 yıl sonra Dünya Kupası’na gitmesine büyük katkı sağlar. Şampiyonada ise kötü maçlar çıkartır. Ağır eleştiriler alır. Tek golü ise son maçta yani Türkiye’nin Dünya Kupası üçüncülüğü için karşılaştığı Güney Kore maçında atar. Hem de maçın 11. saniyesinde. Bu gol aynı zamanda Dünya Kupaları tarihinde atılan en erken goldür. Bu gole kendine has bir yorum getirir: “En erken goldü, ama benim için biraz geç oldu.”

Kupadan sonra İngiltere’nin yolunu tutar yıldız oyuncu. Souness’in çalıştırdığı Tugay’ın takımı B.Rovers’dedir bu kez. Tam formunu bulmuşken ayağı kırılır. Bu takımla 9 maça çıkar, 2 gol kaydeder. 2003-04 sezonunun başında G.Saray Başkanı Özhan Canaydın’ın ısrarıyla yeniden yuvaya döner. 29 maçta 12 gol atar.

ERSUN YANAL HÜSRANI

Nisan 2004’te A Milli Takım Teknik Direktörü Şenol Güneş’in görevden alınmasından sonra takımın başına getirilen Ersun Yanal’ın ona Milli Takım kapılarını kapatmasıyla adeta şoke olur. Yanal’ın Uzakdoğu turnesine götürdüğü ve burada yaptığı açıklamalarla övgüler yağdırdığı Hakan’ı daha sonra sistemine uymadığı gerekçesiyle kadroya almaması spor kamuoyunun gündemini uzun süre meşgul eder. Hakan bu olaydan çok etkilenir: “Etkilenmemeye çalıştım; ama açıkçası ilk 5-6 hafta bunu başaramadım. Sonra unutmaya çalıştım. Ama ne zaman stada çıksanız o olay hatırlatılıyordu. Ama alınmayışımın bir şekli olmalıydı. Bugüne kadar verdiklerimden dolayı böyle olmamalıydı.”.

O dönemde spor kamuoyu Hakan’ın takıma alınmama gerekçesine pek inanmaz. Bir sürü senaryo oluşturulur. Hatta Fethullah Gülen Hocaefendi’ye olan yakınlığından dolayı kadroya alınmadığı yazılır: “Hocaefendi, hakikaten tanımaktan dolayı büyük onur duyduğum bir insan. Bunu açık söylediğim için çok farklı yerlerden, çok farklı tepkiler aldım. Her insan her insanı sevebilir. Ama ben Millî Takım’a alınmayışımın bu sebepten dolayı olduğunu inanmıyorum.”

MİLLİ TAKIM’IN LOKOMOTİFİ

Ersun Yanal’ın Milli Takım serüveni uzun sürmez. Dönemin Federasyon Başkanı Levent Bıçakcı, Bodrum’da tatilde bulunan Fatih Terim’i Yanal’ın yerine Milli Takım’ın başına getirir. Terim, G.Saray’dayken transferine onay vermediği Hakan’a yeniden Milli Takım kapılarını açar. Hakan da Terim’i mahcup etmez. Dünya Kupası elemelerinde Arnavutluk, Ukrayna maçlarında ve İsviçre ile oynanan özellikle ikinci baraj karşılaşmasında iyi bir performans sergiler. 2008 Avrupa Şampiyonası elemelerinde de Terim’in gözdesidir kaptan. Malta, Macaristan, Moldova, Yunanistan, Norveç ve Bosna maçlarında sahadadır. Moldova’yı Frankfurt’ta 5-0 yendiğimiz maçta Hakan Şükür takımın 4 golünü atarak Milli forma altındaki gol sayısını 50’ye çıkartır.

2006-2007 sezonu ise ligde Hakan Şükür ve G.Saray için pek iç acıcı geçmez. Kral sık sık sakatlıklarla boğuşur. Teknik Direktör Eric Gerets de çoğu maçta Hakan’ı yedek bekletir. 14 maçta sahada yer alan Hakan sadece 4 gol atar. Geçen sezon Ankaraspor maçında attığı golle ligdeki toplam gol sayısını 238’e çıkartır. G.Saray forması ile attığı gol sayısı ise 217 olur. Bu aynı zamanda Metin Oktay’ın Sarı-Kırmızılı forma altında attığı gol sayısıdır. Hakan bu sezona G.Saray’daki ilk sezonundaki hocası Karl Heinz Feldkamp’ın takımın başına getirilmesiyle daha bir moralli başlar. Kalli, Hakan’a güvenmekte ve ona takımda önemli bir rol vermektedir.

Lig öncesi hazırlık kampında sakatlanmasına rağmen ligin ilk maçına yetişen Hakan Şükür, hocasını mahcup etmez ve Ç.Rizespor maçında rakip filelere 2 gol bırakarak ligdeki toplam gol sayısını 240’a çıkartarak Tanju Çolak’ın rekoruna ortak olur.

Kral’ın futbol hayatı devam ediyor. O, taraftarları bakalım kaç kez daha ‘Hakan Şüküüüüür’ diye gol sevincine boğacak? Belki siz bu satırları okurken 240’ı da çoktan devirmiş olacak. Bunca yıl zirvede olmayı başaran, iş ciddiyetinden ödün vermeyen, iyi bir aile babası ve profesyonel yaşantısıyla gençlere örnek teşkil eden Kral’a ülkemiz insanına tattırdığı onca mutluluktan dolayı teşekkür ediyoruz. Hakan’ın bugünlere gelmesinde büyük pay sahibi hocalardan Fatih Terim’in şu sözüyle yazıyı bitirelim: “Hakan Şükür; Türkiye’deki rekorları kırmayı anasının ak sütü gibi hak etti.”



Ekrem Karaberber (İlk hocası): BİZİM UZUN, ARSENAL’DE OYNAR DERDİM...

Hakan’ın ilk hocası; Oğuz Çetin, Aykut Kocaman, Turan Sofuoğlu, Beşiktaşlı Rahim Zafer, Recep Çetin, Bülent Uygun, İlker Yağcıoğlu gibi oyuncuları yetiştiren Ekrem Karaberber’di. Hakan, Ekrem hocanın yanına 8 yaşında geldi. “Hakan’ı bana getirdiklerinde çok küçüktü. Hakan’ın o yıllardaki lakabı Deve’ydi. Onun için hep ‘bizim uzun Arsenal’de oynar’ demişimdir. Hakan mücadeleden hiç yılmıyordu, sen vuruyorsun o saldırıyor, sen vuruyorsun o saldırıyor. Başarısı da buradan geliyor zaten.”

HAVA TOPU MÜCADELESİNİ NASIL ÖĞRENDİ?

Ekrem hoca Hakan’a kafa toplarına çıkmayı öğrettiği bir anısını da şöyle anlatıyor: “O zaman benim takımda Soner isimli bir stoperim vardı. Ben Hakan’ı santrfor oynatıyorum, Soner’i de stoper oynatıyorum antrenmanda; Soner Hakan’ı marke ediyor. Soner’e de dedim ki; geçir şuna bir tane havada. O da havada Hakan’a bir daldı, Hakan yere düştü tabii, ondan sonra Soner’e çıkışacak; ‘Ama Soner…’ derken, ben ‘Hadi hadi fazla konuşma, sen de gir, erkek oyunu bu. Ne o hemen Soner diye ağlamaya başlıyorsun!’ diye fırçaladım.” Yerden kalkan Hakan, Ekrem Hoca’nın tabiriyle ‘tingos tingos’ yerine gider.

Bu bir dönüm noktası olur Hakan için ve o da başlar havada mücadeleye. Soner bindirdiği zaman o da bindiriyor, kendi bir tarafa o bir tarafa derken Hakan kafaya çıkmayı öğreniyor.



Bülent Uygun: EVİNE BİLE KOŞARAK GİDERDİ

Bugün Sivasspor’u çalıştıran Bülent Uygun, Hakan’ın hem lisede basketbol oynadığı, hem de Sakaryaspor alt yapısına girdiği dönemdeki arkadaşı. O günlere dair Bülent’in Hakan ile ilgili anıları: “Hakan’la Sakarya yıldız takımında başladık. İncecik, sırım gibi bir fiziğe sahipti. Evine bile koşarak giderdi. Büyük futbolcu olma hayali vardı. Öyle günlerdi ki defterlerimizin yapraklarını yırtıp top şekline getirip okul bahçesinde oynardık. Okulun yanına her gelişinde babasından izin alırdı. İkimizi de Ekrem Karaberber hoca yetiştirdi. Ekrem hoca sürekli onun için ‘Bu dünyanın en büyük santrforu olacak’ derdi. Biz çocuk olduğumuz için Ekrem hocaya inanmazdık.”

MİLLİ TAKIM KAPISINI AÇTIM

Bülent, Hakan Şükür’e Milli Takım kapılarını açanın da kendisi olduğunu anlatıyor: “Takımdan Genç Milli Takıma ilk ben gittim. Hocamız Feridun Köse, uzun boylu bir santrfor arıyordu. Ona Hakan’dan bahsettim. ‘Getir bakalım’ dedi. Hakan’ı seçmelere gönderdim. Başarılı oldu. Daha sonra Polonya maçına gittik. Ben ortayı yaptım, Hakan kafayı yapıştırdı. Hakan’la Sakarya’da basket takımında da birlikte oynadık. O pivot oynuyordu. Takımı tarihinde ilk defa şampiyon yaptık. Türkiye’de tartışmasız, gelmiş geçmiş en büyük futbolcu Hakan Şükür’dür. Pres yapan, gol atan, attıran, takımı için özveriyle çalışan, karakterli, yaşamasını bilen bir futbolcu Hakan.”



Sepp Piontek (A Milli Takım’daki ilk hocası): TAKIM İÇİN OYNARDI

“Hakan o günlerde belki gol atamıyordu ama takımı için canını dişine takarak oynuyordu. Hakan’ın o kadar koşması, pres yapması, takımın motivasyonu açısından iyi oluyordu. Hakan, Arif, Bülent gibi oyuncular beni hayal kırıklığına uğratmadı. Çünkü Hakan gibi bir oyuncuya hangi sistemde olursa olsun yer bulabilirsiniz. Hakan ne yaptı? Gol attı. Gol atmaya da devam ediyor. Bu, takım için çok önemli. Kendisini kutluyorum.”



Yılmaz Vural: BEN OLMASAYDIM BELKİ DE BURALARDA OLMAZDI

Hakan’ın bugünlere gelmesinde emeği geçen hocalardan biri de Yılmaz Vural. Vural’ın Hakan’la ilgili söyledikleri: “1989 senesi Bursaspor’u çalıştırıyordum. Adapazarı’ndaki arkadaşlarım ‘Sakaryaspor’da böyle böyle özellikleri olan bir oyuncu var. İstersen bir bak’ dediler. Adapazarı’na gittim. Necdet hoca onu alt yapıdan A takıma yeni almış. Onu izlediğim maçta son 15 dakika oyuna girdi. Önde oynuyor. Koşuyor, pres yapıyor. Bursa’ya döndüm, başkanımız İbrahim Yazıcı’ya ‘bu çocuğu alın’ dedim. Başkan ‘Bir çocuğa bu kadar para verilir mi?’ dedi ama Hakan’ı aldı. Sezon sonuydu bize imzayı attı. O geldi, ben takımdan ayrıldım. Benim yerime Miliç’i takımın başına getirdiler. O, Hakan’a pek şans vermedi. Takım kötü gitti. Son haftalara doğru takımı yine bana emanet ettiler. Geldikten sonra Hakan ile Vedat’ı forvete koydum. Hakan goller kaçırıyor, ben de onu oynattığım için eleştiriliyorum. Aldırmadım ve onda ısrar ettim. Hatta, onun özelliklerinden dolayı sistemimi değiştirdim. 3-6-1’e döndüm. Hakan’dan sadece rakibi çıkarmamasını istedim. ‘Gol atarsan üstüne kaymaklı kadayıf olur’ dedim. Onun sayesinde savunma oyuncularım 14-15 gol attılar. Hakan’ın fizik yapısı oturmaya başlayınca hem F.Bahçe hem de G.Saray onu transfer etmek istedi. O sıra F.Bahçe’de Aykut, Oğuz gibi oyuncular var. Ona dedik ki sen G.Saray’a git. Yurdaşen Karahasan ve Adnan Polat’a da ona zaman tanıyın dedim. Türkiye’nin en önemli oyuncusunun orijininde olmak ve onun ortaya çıkmasında katkıda bulunmak onur verici bir durum. Ben olmasaydım belki de Hakan bugün bu yerlerde olmazdı. Vefalı çocuktur. Her bayram da aramıştır.”


HAKAN ŞÜKÜR’ÜN BAŞARILARI:

Kulüp:

... UEFA Kupası: 2000 (G.Saray)

... Türkiye Lig Şampiyonluğu: 2005-2006, 1999-2000, 1998-1999, 1997-1998, 1996-1997, 1993-1994, 1992-1993 (G.Saray)

... Türkiye Federasyon Kupası: 2005, 2000, 1999, 1996, 1993 (G.Saray), 1989 (Sakarya)

... Cumhurbaşkanlığı Kupası: 1997, 1996, 1993 (G.Saray)

... İtalya Kupası: 2003 (Parma)

... Başbakanlık Kupası: 1995 (G.Saray)

Milli Takım:

... 2002 Dünya Kupası Üçüncülüğü

Bireysel Başarıları:

... Türkiye Ligi Gol Kralı: 1996-97 (32 maç 38 gol), 1997-98 (34 maç 32 gol), 1998-99 (33 maç 19 gol)

... 1997 FIFA Dünyanın En İyi Golcüsü Ödülü

... 1997 Bronz Ayakkabı Ödülü

... Avrupa Kupalarında en çok gol atan Türk futbolcu: 36 gol

... Milli Takım’da en çok gol atan futbolcu: 50 gol (38 defa Galatasaray’da, 7 defa İnter’de, 2 defa Torino’da, 2 defa Parma’da, 1 defa Blackburn Rovers’da)

... UEFA Kupası’nda ilk Türk Gol Kralı: (1999-2000) 10 gol

... Şampiyonlar Ligi’nde en çok gol atan Türk futbolcu: 8 gol

... Dünya Kupalarında en erken gol atan futbolcu: 11. saniye (Türkiye-Güney Kore: 3-2. (2002 Dünya Kupası Üçüncülük Maçı)

... Toplamda en çok milli olan Türk futbolcu: 159 defa (110 defa A Milli, 25 defa Ümit Milli, 13 defa A Genç Milli, 6 defa B Genç Milli, 5 defa Olimpik Milli)

... G.Saray forması ile en çok gol atan futbolcu: 219

... Hakan Şükür 498 lig maçında (Sakarya, Bursa, G.Saray, İnter, Parma, Torino, B.Rovers) 251 gol atarak halen dünyada en çok gol atan (faal) ilk 5 oyuncudan biridir.


MİLLİ TAKIM’DA GÖZ KAMAŞTIRAN KARİYER

Hakan Şükür A Milli formayı ilk kez Lüksemburg deplasmanında 25 Mart 1992 tarihinde giydi. İlk golünü Danimarka’ya attı. Milli formayı Rüştü’nün (114) ardından en çok giyen oyuncu da Hakan Şükür (110 kez ). Milli forma altında toplam 50 gol kaydetti. Hakan, A milli formayla 28 ayrı ülkeye gol atma başarısını gösterdi. En çok golü San Marino ve Moldova’ya attı (5’er gol). Hakan’ın gol attığı 36 karşılaşmadan 27’sini ay-yıldızlılar kazandı. 6’sında berabere kaldı, 3 kez de yenildi. A Milli Takım’da 32 kez kaptanlık pazubandı takarak Turgay Şeren’in (35 kez) rekoruna yaklaştı.

Hakan 25 kez Ümit, 13 kez A Genç, 6 kez B Genç, 5 kez de Olimpik Milli Takım formalarını giyerken, Ümit Millilerde 5, A Genç Millilerde 1, B Genç Millilerde 2, Olimpik Milli Takım da 4 gol kaydetti. Hakan Şükür böylece ay-yıldızlı formayı bütün kategorilerde toplam 159 kez giyip, 62 gol attı.

Hakan Şükür ayrıca, 36 golle Avrupa kupalarında en çok gol atan Türk futbolcu unvanını da açık ara elinde bulunduruyor. Onu 23 golle Hami Mandıralı, 16’şar golle Oktay Derelioğlu ve Arif Erdem, 15 golle de Metin Oktay izliyor.


KRAL, ÜÇ BÜYÜKLERİ BOŞ GEÇMEDİ

Hakan Şükür ligde F.Bahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’a hatırı sayılır goller attı. Kral, F.Bahçe ve Trabzonspor’a Sakarya, Bursa ve G.Saray formaları ile gol atarken, Beşiktaş’a sadece G.Saray’da oynarken gol atma başarısı gösterdi. F.Bahçe’nin 9, Beşiktaş ve Trabzonspor’un kalelerine ise 10 gol bıraktı. Ama G.Saray’a hiç gol atmadı. Centilmen kimliğiyle de bilinen golcü, profesyonel kariyerindeki ilk sarı kartı Sakaryaspor-F.Bahçe maçında gördü. Bunca yıllık kariyerinde sadece bir kez kırmızı kart aldı. Kral’a bu kartı 26 Mart 2004 tarihinde deplasmanda oynadıkları Samsun maçında Bülent Uzun gösterdi.

90 KALECİYE 240 GOL

Sakaryaspor’daki ilk sezonunda sadece 3 maç oynayan Hakan, golle 1988-89 sezonunda Eskişehir deplasmanında tanıştı. İlk golünü Sead Tanoviç’e attı. En çok golü ise Şanver Göymen’e: 14 gol. Hakan Şükür 240 golü 90 farklı kaleciye atarken Bursaspor kalecisi Gançev’e 12, İstanbul ve Adana kalecisi Zdravkov’a 11 gol attı.

Şanver Göymen
Hakan’ın en çok gol attığı kaleci (Altay’ın eski kalecisi):
HAKAN’I AVRUPA’YA BEN GÖNDERDİM!

“En çok ben mi yemişim? Olabilir. Çünkü 1. Lig’de 6 sene oynadım. Hakan çok iyi golcü. Stoperlere onu biraz daha yakın marke edin diyordum, ama olmuyordu. Zaten ben hep derim, Hakan’ı ben yolladım Avrupa’ya diye. Aramızda geçen özel bir anımız yok. Zaten bizim G.Saray maçları genelde kötü geçiyordu. Buna rağmen bu maçlarda oynamaktan hiçbir zaman kaçmadım. Kaleciyiz, gol yiyeceğiz, normal bir şey. 240’ı da geçecek. Allah yolunu açık etsin Hakan’ın.”


Tanju Çolak: REKORLAR KIRILMAK İÇİN

“Onu kutlamak lazım. Hakan Şükür’ü her zaman takdir ettim. Önemli bir golcüdür. Önemli bir değerdir. Attığı goller ortadadır. Hem Milli Takım, Hem G.Saray, hem Avrupa’da attığı goller ortadadır. Gurur duyuyorum. G.Saray’lı kardeşim benden bu rekoru aldığı için çok mutluyum. Rekorlar kırılmak için. Hakan 240 golde kalmayacaktır. “


LİG TARİHİNDE EN ÇOK GOL ATAN FUTBOLCULAR

1. Hakan Şükür: Sakarya, Bursaspor, Galatasaray 446/240
2. Tanju Çolak: Samsunspor, Galatasaray, Fenerbahçe 276 maç/240 gol
3. Hami Mandıralı: Trabzonspor, A.Gücü 465/219
4. Metin Oktay: Galatasaray 252/217
5. Aykut Kocaman: Sakarya, F.Bahçe, İstanbulspor 355/200

İLK GÖRÜŞTE PEK ISINMADI; AMA MUTLULUĞU BEYDA İLE BULDU

Hakan Şükür ilk evliliğini 1995 yılında Esra Elbirlik ile yapar. Bu evlilik kısa zamanda boşanma ile neticelenir (Esra Hanım daha sonra 1999 depreminde vefat etti). Kral ikinci kez evlenmekten ise âdeta kaçar. Annesinin ve anneannesinin ‘evlen’ isteklerine her seferinde bir bahane uydurur. Yine günlerden bir gün anneannesinin çok beğendiği uzaktan akrabalarının bir kızı Hakan’a tavsiye edilir. Hakan konuyu basının duymasından ve kızın kendi ile anılmasından çekinir. Ama yine de kızın bir akrabasında gizlice görüşmeyi kabul eder.

İlk görüşmede Hakan, Beyda’dan çok elektrik alamaz. 15 gün sonra bir antrenmanda sakatlanır. Ayağında buz, evde yine uzanmıştır. Telefon çalar: “Hakan geçmiş olsun, çok üzüldüm sakatlanmana.” diyen bir ses vardır karşısında. Sesi tanımaz Hakan; ama ‘çaktırmayarak’ bir an önce telefonu kapatmaya çalışır. Karşıdakinin ‘Hakan beni tanıdın mı?’ sorusuna da ‘Tanımaz olur muyum?’ diye karşılık verir. Hayranlarından biri zanneder önce: “Nerden bileyim 15 gün önce görüştüğüm Beyda’nın beni aradığını?” Konuşma ilerleyince telefondaki sesin Beyda olduğunu fark eder ve bu görüşmeden annesine bahseder. O an Hakan’ın kalbinde Beyda’ya karşı bir muhabbet belirir.

Hakan cephesinde bunlar yaşanırken Beyda’nın da lise yıllarında en beğendiği futbolcu listesine koymadığı futbolcudur Hakan Şükür. Beyda bir gece rüyasında Hakan Şükür’ü görür. Hakan’ın burnu yoktur. Ertesi gün gazetelerde Alpay’ın Hakan’ın burnunu kırdığı haberleri vardır. Velhasıl aralarındaki görüşmeler tekrar başlar. Ardından da 1999 Haziran’ında Hilton Oteli’ndeki bir düğünle hayatlarının imzasını atarlar. Şükür çiftinin bu evlilikten Zeynep Sude ve Buse Selma isimli iki kızları, geçen yıl ise bir erkek çocukları dünyaya gelir. Üç çocuk babası hakan, aile değerlerine atfettiği önemle de biliniyor.

BİR İNTİHAL DAHA VAR: YILMAZ ÖZDİL, BUNU HEP YAPIYOR! -1-


Yılmaz Özdil'in Haluk Hepkon'un Kırmızı Kedi Yayınları'ndan 1881 adet çıkarıp 2500 liraya sattığı ve Kemalist kesimde "keriz silkelemesi" yaptığı son kitabında da intihal yaptığı ortaya çıktı. Ben şimdi sizi arşivde gezmeye ve tek tek kaç tane yazıyı indragandi yaptığını göstermeye davet ediyorum. Son kitabında yaptığı intihalle ilgili olarak akademisyen Ali Güler beyin yazdıklarını bir sonraki blog dosyasında işleyeceğim.

Yılmaz Özdil'in ap açık intihal yaptığı ilk yazı Hürriyet'te 26 Aralık 2010 tarihinde yayınlanan bir yazı. Bu yazı en alta kupürleriyle gösterdiğimiz üzere Aksiyon dergisinin spor yazarı ve editörü Behram Kılıç'a ait. Yazıda ne dergiden, ne dergide yayınlanan haberden ne de Behram'dan bahsediliyor. Behram Kılıç'ın haftalarca peşinden koştuğu, alın teri, emek ve para sarf ettiği bir güzel dosya Yılmaz Özdil'in ellerinde sahip değiştiriveriyor. Özdil, kendi araştırması ve bulgusuymuş gibi yazıyor bu ilginç konuyu:

***


26 Aralık 2010


https://web.archive.org/web/20101230202027/http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=16619628&yazarid=249&tarih=2010-12-26

 yozdil@hurriyet.com.tr 

İl'la...
Yüksekova ve Cizre'nin “il” yapılacağı duyuldu, 70 küsur ilçe “Ben de istiyorum” diye ayağa kalktı. Akhisar, Tarsus, Nazilli, Alanya, Bandırma, Çorlu, Divriği, Erbaa, Merzifon kuyrukta... Kapı bi aralansa, 800 şehir filan olacak Türkiye'de... Kimi 82 plakayı hazırladı, kimi 85'i istiyor. “100 numara”lı plakaya razı olan ilçe bile var. Yeter ki, plakası olsun.
*
Hayati bi şey çünkü plaka.
*
Bakın mesela...
*
Ahmet Koçak. 20 senedir Almanya Ausburg'da yaşıyor. Fanatik Trabzonlu. Tesadüf bu ya, Ausburg'un plaka kodu, Ahmet'in A'sı... Takip ediyor, A'nın peşine TS'yi de alıyor. Yani, Trabzonspor'un TS'si... Böylece, plakası oluyor A-TS.
*
A-TS'nin peşine, Trabzon'un plaka kodu olan 61'i de almak istiyor, ki, A-TS 61 olsun...
*
Plaka tahsis edilen devlet dairesine gidiyor, “61” dolu maalesef, başka birinde... “Kimde?” diyor. “Kanun gereği açıklayamayız” cevabını alıyor. Pes etmiyor, dolanıyor oralarda... Görevli memurun olmadığı sırada, dalıyor bilgisayara, 61 plakanın kime ait olduğuna bakıyor, adresi öğreniyor. Tam o sırada enseleniyor, polise şikâyet edilmekten kıl payı kurtuluyor.
*
Gidiyor o adrese, A-TS 61 plakalı otomobil ortada yok, belli ki kapalı garajlardan birinde duruyor. N'aapsın? Küçük kâğıtlara “A-TS 61 plakalı otomobilin sahibi bu telefon numarasını arasın” diye notlar yazıyor. Sonra da, mahalledeki her evin kapısına yapıştırıyor.
*
Bir hafta geçiyor, ne arayan var, ne soran... Gözü karartıyor. Mahalleye gidiyor, evlerin tek tek zilini çalıyor! Zırrr, kapı duvar. Zırrr, 
kapı duvar. Almanlar öyle her kapıyı çalana açmaz. Tam umudu keserken, biri megafondan “Kimsin?” diyor. Ahmet bodoslama dalıyor, “A-TS 61 plakalı otomobili satın almaya geldim” diyor. Megafondaki ses tarif ediyor, “Şu ev” diyor.
*
Ahmet o eve gidiyor, ısrarla zırrr zırrr, yaşlı bi kadın sesi bu sefer, gene megafondan “Kimsin?” diyor. Ahmet gene bodoslama, “Otomobilini almak istiyorum” diyor. 
Deli midir nedir... Korkuyor tabii kadın... Açmıyor. Ahmet ilk megafona geri dönüyor, derdini anlatıyor, “Yardım eder misiniz?” diyor. İlk megafondaki kadın gülüyor, “Peki” diyor, beraber ikinci megafona gidiyorlar. Yaşlı kadın, komşusunun sesini duyunca ikna oluyor, kapıyı aralıyor.
*
Ahmet “Senelerdir bu plakanın peşindeyim, Allah aşkına sat” diyor. Yaşlı kadın “Geçen gün kapımdaki notu yazan siz miydiniz?” diye soruyor... Meğer, kadın notu görünce polisi aramış, ki, Almanlar zart diye polisi arar, polis de kayıtlara bakmış, “Sizin otomobille ilgili suç, şikâyet veya ceza yok” demiş. Kadın da notu yırtıp atmış... E-ee? “Satmam!” diyor.
*
Niye illa satmıyor ki?
*
Anlatıyor kadın: “Benim adım T ile başlıyor, soyadım S ile başlıyor. TS yani... Bu otomobili kardeşim bana hediye etti. 61'e gelince... 61'inci yaş günüm nedeniyle hediye etti. Satmam!”
*
Talihsizliğe bak birader.
*
Ahmet yalvarıyor, kadın şırrak diye kapıyı kapatıyor... Ahmet pes etmiyor. 
Ertesi gün kadına çiçek gönderiyor. Yarım saat sonra telefonu çalıyor, ki, polis... 
“Kadını rahat bırak, derhal karakola gel” deniyor! Ahmet tırıs tırıs karakola gidiyor, derdini anlatıyor, bırakılıyor.
*
Aradan aylar geçiyor... Ahmet “Belki fikrini değiştirmiştir” diyor. Yılbaşı günü, çikolatalı mikolatalı babaçko bi hediye paketi yapıyor, gidip, gene kadının kapısını çalıyor. Kadın gene “Satmam” diyor. “Bari bi defacık göreyim” diyor... Kadın buna ikna oluyor. Garaja iniyorlar. Ahmet plakayı öpüyor! Fotoğrafını çekiyor. 
Kadın duygulanıyor... “Kardeşimle konuşayım, ikna olursa, sana haber veririm” diyor. Ahmet, bayram harçlığı almış çocuk gibi seviniyor.
*
Gel gör ki, aylar geçiyor, haber yok. 
Ahmet, ha bire mahallede dolanıyor, sanki tesadüfmüş gibi kadının önüne çıkıyor, saygılarını sunuyor filan, nafile... Ahmet'in ailesi endişeleniyor haliyle, “Hasta bu” diyorlar, doktora götürüyorlar. Doktor, Ahmet'in kayınbiraderinin kızı... Üstelik, şansa bak, plakanın sahibi olan kadın da, bu doktorun hastası çıkıyor.
*
Ahmet, hastalığını doktora da bulaştırıyor, doktor kız “Bi de ben konuşayım” diyor. Ama, yaşlı kadın “Usandım artık, söyleyin yakamı bıraksın, satmıyorum, anca ben ölünce alır!” diyor. Doktor kız, Ahmet'ten beter... “O zaman lütfen, bunu vasiyetinize yazın” diyor. Kadın da, bakıyor ki, hepsi arızalı, kurtulmak için “Peki söz, vasiyetime yazacağım” diyor.
*
Ahmet, “Allah sıralı ölüm versin” diye dua etmeye başlıyor!
*
Aradan aylar geçiyor, zırrr, polis arıyor... Neredeyse bütün polis teşkilatı Ahmet'i tanıyor artık, Ausburg polis teşkilatının makara konusu çünkü... “Seninki otomobili satıyor, koş!”
*
Ahmet uçuyor, hakikaten doğru, bi ayağı çukurdaki kadın nihayet satıyor, bastırıyor parayı, alıyor... Macera mutlu sonlanıyor. Hem dünyalar onundur artık, hem de A-TS 61 plaka.
*
Takıyor plakayı otomobiline, arka cama da devasa bi Trabzonspor arması yapıştırıyor, memlekete havasını atabilmek için basıyor marşa, ver elini Türkiye.
*
Mola bile vermiyor.
Gece gündüz, son sürat...
Amasya'ya varıyor.
*
Niye biliyor musunuz?
*
17 senedir bu plaka için mücadele veren Ahmet, 

Trabzonlu değil iyi mi... 

Merzifonlu!
*
:)


















YAZININ KAYNAĞI OLAN AKSİYON'DAN BEHRAM KILIÇ'IN HABERİ

Bizimkisi bir plaka hikâyesi

11 Ekim 2010 / BEHRAM KILIÇ

Almanya’da yaşayan Amasyalı bir Trabzonspor taraftarının, yaşlı bir kadına ait A TS 61 plakasını almak için verdiği 17 yıllık ilginç mücadele...

Adı, Ahmet Koçak... Almanya’da yaşayan binlerce gurbetçiden biri. Trabzonspor âşığı. Ama sıra dışı bir âşık... 8 yaşından beri bordo-maviye gönül vermiş. Aslen Merzifonlu. 20 yılı aşkın bir süredir Almanya’da. Evinin her tarafı bordo-mavi boyalı. Aslında buraya kadar her şey normal. Merzifonlu biri Trabzonspor’u tutabilir. Evinin her tarafını bordo-maviye de boyatabilir. Ama o sıra dışı bir Trabzonspor âşığı dedik ya...

Bildiğiniz gibi Trabzon’un plaka numarası 61. Bu rakam şehir insanı için âdeta kutsaldır. Zaten son birkaç yıldır da Trabzonspor’un iç ve dış sahada maçlarının 61. dakikaları renkli tribün gösterilerine sahne oluyor.Koçak’ın farkı da bu noktada ortaya çıkıyor. Koyu bir Trabzonspor sevdalısı olduğundan adı çoktan ‘deli’ye çıkan biri. Bu sevda yüzünden aklına ne gelirse yapıyor, her yeri bordo-maviye boyuyor, hayatı bordo-mavi görüyor. Yaşadığı Augsburg, 265 bin nüfuslu bir şehir. Oturduğu şehrin plaka numarasının başlangıç harfi onun adının ilk harfi. Yani A. Bu zamana kadar aldığı araçların hepsinde A ve TS harflerinin olmasına dikkat etmiş. Fakat hiçbirinde 61 rakamını denk getirememiş. Almanya’ya gittiği günden beri hayali hep ‘A TS 61’ olan bir plakaymış. Bu yüzden her hafta araba satılan galerilere telefon açmış ya da internetten satılan araç plakalarını sürekli kontrol etmiş.

Bir gün her zamanki gibi plaka açılan yere gider ve “A TS 61 numaralı plaka boş mu?” diye sorar. Orada çalışanlar artık onu tanıyordur. Her defasında hayır cevabı verdikleri birini niçin tanımasınlar. Ama o gün plakanın 1992’den beri aynı şahısta olduğunu öğrenir. Kanunlar gereği bu şahsın ismi kendisine söylenmez.

Ahmet Koçak dayanamıyordur ama elinden de bir şey gelmiyordur. Yine bir gün yaşadığı şehirde A TS 61 plakalı aracı görür. Ancak birkaç saniye içinde araç gözden kaybolur. O gün sabahtan akşama kadar cadde ve sokaklarda aracı arar ama nafile. Yine plaka açılan yere gider. Yine aynı soruyu sorar. Yine cevap alamaz. Ancak görevli kadının başka yöne bakmasından istifa ederek bilgisayar ekranına sokulur ve aracın kime ait olduğunu, hatta o şahsın hangi mahallede oturduğunu görür. Görevli kadın bilgisayarına bakıldığını fark edince çok kızar ama Koçak alacağını almıştır.

Oradan ayrılarak mahalleyi bulur. Acaba plakanın sahibi hangi evde oturuyordur. Aklına mahalledeki her evin kapısına Almanca ‘A TS 61 plakalı aracın sahibi beni bu numaradan arasın’ ilanı yapıştırmak gelir. Aradan bir hafta geçer ama ne arayan vardır ne soran... Tekrar aynı mahalleye gider. Her evin ziline basmaya karar verir. Tek tek zillere basacak ve aracın kime ait olduğunu soracaktır. Bu güvenlik açısından sorun oluşturacak bir durum ama Ahmet Koçak bunu göze almıştır. Onun bu plaka aşkını bilen çevresindekiler buna bir anlam veremiyor, hatta bazıları gülüyordur.

Bir hafta sonu düşündüğünü yapar. Mahalledeki evlerin zillerine basmaya başlar. Birkaç evden yanıt gelmez. En sonunda bir evin megafonundan ‘Kimsiniz?’ diye bir ses duyar. Heyecanla ‘A TS 61 numaralı arabanız için geldim, ben bu plakayı istiyorum, ücreti neyse veririm’ der. Cevap, ‘Bizim ehliyetimiz yok ki arabamız olsun’ şeklindedir. Sonra kadın devam eder: “O plakalı araba bizde değil, komşumuzda.” Ahmet Koçak çok mutlu olur. Sonra yandaki adrese gider. Zile basar. Karşıdaki ses ‘Kimsiniz?’ diye sorar. Adını söyler. Ama kapı açılmaz. Zira kadın korkmuştur. Ahmet Bey tekrar komşuya gider: “Kapıyı açmıyor, bana yardım eder misiniz?”

‘Hay hay’ der kadın. Birazdan birlikte diğer evin kapısına varırlar. Zile basılır. Kapı da hâliyle açılır. Kadın, komşusunu Ahmet Bey ile görünce şaşırır. Komşusu, “Bu bey seninle konuşmak istiyor.” der. Ahmet Bey, kendisini tanıtır. Uzun yıllardır bu plakanın peşinde olduğunu söyler. Kadın, “Geçen gün evimizin kapısında bu plakayı soran bir kâğıt asılıydı. Öyleyse onu da siz asmış olmalısınız.” der. Cevap, evettir. Oysa kadın, kapısında o kâğıdı görünce polisi aramış, polis ise sizin aracınızla ilgili bize bir şikayet yok diye cevap vermiştir. Kadın gerçeği öğrenince hem güler hem de Ahmet Bey’e bu plakayı neden bu kadar çok istediğini sorar. Ahmet Bey, “Benim her şeyim bu plaka. A, ismimin baş harfi. TS, tuttuğum takımın kısaltılmış harfleri. 61 de tuttuğum takımın bulunduğu şehrin plaka numarası. Ev telefonum, kimlik numaram, çocuklarımın telefonu, yani aklınıza ne gelirse 61.” Kadın şaşırır ve “Hayret, bu acayip bir şey, bir hastalık herhâlde. Çünkü bu arabayı bana kardeşim hediye aldı. 1992’den beri bu plaka bende. Benim de adım T ile soyadım S ile başlıyor. 61’e gelince... Kardeşim 61. doğum günüm dolayısıyla aldı. Bu plaka bana çok şans getirdi. Onun için asla değiştirmeyi düşünmüyorum.”

Ahmet Bey kadına âdeta yalvarır, ancak kadın kusura bakmayın diyerek tüm teklifleri geri çevirir. Duvara toslamıştır ama pes etmeyecektir. Ertesi gün kadına bir çiçek gönderir. Bir sonraki gün ise telefonu çalar. Arayan polistir: “Kadını rahat bırak. Aksi hâlde işlem yaparız.” Ahmet Bey şoke olur. Eşi bile bu durum karşısında şaşkındır. “Ne olursun artık şu plakanın peşini bırak. Bak başımıza bir iş gelecek.” diye sitem eder.

Ahmet Bey birkaç gün sonra polisi arar. Durumu anlatır. Kesinlikle kadını rahatsız etmek gibi bir düşüncesinin olmadığını ve sadece plakanın peşinde olduğunu söyler. Kadın ise yalnızdır ve Ahmet Bey’in ısrarları karşısında korkmuştur. Ahmet Bey’in elinden daha fazlası gelmiyordur, ‘Allah’ım bu plakayı bana nasip et’ diye dua etmekten başka. İlerleyen günlerde bu derdini tanıdığı bir polise açar. Aldığı cevap, herkesin söylediğidir: “Sen deli misin? Bir plaka için değer mi?” Ancak polis arkadaşı, ona yardımcı olmak için elinden geleni yapacağını da söyler. Ve o polis, bir gün plakanın sahibi kadınla konuşur. Fakat sonuç yine olumsuzdur. Ahmet Bey’e tekrar bu işin peşini bırak, başın derde girecek diye nasihatte bulunur.

Aradan yıllar geçer. Ahmet Koçak, belki de fikrini değiştirmiştir diye bir yılbaşı günü çikolatalı güzel bir hediye paketi yaptırarak adının baş harfleri TS olan kadının kapısını çalar. Kadın bu jest karşısında çok sevinir. Ahmet Bey, ‘İzin verirseniz arabaya bakabilir miyim?’ diye sorar. Kadın “Böyle bir istek ne gördüm ne de duydum. Madem bu kadar istiyorsun, gel benimle.” der ve garaja inerler. Koçak, doya doya plakaya bakar. Bu arada duygulanır ve gözleri dolar. Kadın bu manzaradan etkilenir ve “Kardeşimle konuşayım. Sonucu sana haber veririm.” der. Bir ümit ışığı doğmuştur lakin aradan 5-6 ay geçmesine rağmen kadından ses seda çıkmaz. Ahmet Bey, kadını görürüm diye birkaç defa evinin önünden geçer ama nafile. Bir gün alışveriş merkezinde arabaya rastlar. Kadına görünmeden takip eder, cep telefonuyla aracın fotoğrafını çeker. Daha sonra bu kareleri arkadaşlarına gösterir. Ama arkadaşları ona gülüyordur. Arabanın sahibinden hâlâ ses seda yoktur. Ahmet Bey, ne yapacağını bilememektedir. 5 ay daha geçer. Bu dertten kurtulmak için doktora gitmeyi bile düşündüğü günlerdir. Kayınbiraderinin kızı doktordur. Onunla konuşur. Ne ilginçtir ki kadın da kayınbiraderinin kızının hastasıdır. Bir kez daha ümit ışığı doğar. Bu sefer kadınla doktoru konuşur. Kadın, “Söyleyin lütfen, rahatsız etmesin. Usandım artık. Vermiyorum plakayı. Ancak ben ölünce alır.” diye cevap verir. Doktor, kadından bunu vasiyetine yazmasını ister. “Tamam yazacağım, söz. Yeter ki peşimi bıraksın” cevabını alır.

Ahmet Bey artık Allah’a sıralı ölüm versin diyerek dua etmeye başlar. Aradan yine aylar geçer. O tanıdık polisten telefon gelir: “Seninki arabayı satıyor, yetiş!” Ahmet Bey inanamaz. Soluğu kadının evinde alır. Dünyalar onundur artık. Sevinçten yaşlı kadını havaya kaldırır. Yıldırım hızıyla işlemleri yaptırır.



Plakayı taktırdıktan sonra arabasına bindiği anı hiç unutmuyor Ahmet Bey. Araba sanki gitmiyor, uçuyordur. Tam 17 yıldır bu plakanın peşindedir. Çok geçmeden arabasının arkasına büyük bir Trabzonspor logosu yaptırır. Ve ver elini Trabzon... Çünkü arabayı Trabzonspor Mehmet Ali Yılmaz Tesisleri’nin önüne çekip şöyle artist gibi bir fotoğraf çektirmeden olmaz. Memleket yolunda bir sürü Karadenizliye rast gelir. Ona hep aynı soru sorulur: “Hemşerim Trabzon’un neresindensin?” Her defasında “Amasyalıyım” diye cevap verir. Önce Amasya’ya uğrar. Sonra da Trabzon’a varır. Ve Mehmet Ali Yılmaz Tesisleri önünde o fotoğrafı çektirir.



İşte, çoklarımıza göre garip ama Ahmet Bey’in hayatında büyük bir yer tutan A TS 61 numaralı plakanın hikâyesi. Bu hikâye, geçen hafta piyasaya çıkan ‘Bize Her Yer Trabzon 2’ adlı kitapta da yer alıyor. Kitap, dünyanın dört bir yanındaki Trabzonsporluların Bordo-Mavi renkler etrafında dönen yaşam öykülerinden oluşuyor. Kitabı okurken, taraftarın, mevcut yönetimin çok ilerisinde bir ufka sahip olduğunu da görüyorsunuz.





***

BEHRAM KILIÇ'IN HABERİNİN WEB SİTESİNDEKİ EKRAN GÖRÜNTÜLERİ. (ARCHIVE.ORG SİTESİNDEN ALINMIŞTIR




https://web.archive.org/web/20130105005326/http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-27792-178-bizimkisi-bir-plaka-hik%C3%A2yesi.html